27 Nisan 2013 Cumartesi

olmasi umulan diyaloglar





Cv'nizi inceledik ve sizi görüşmeye çağırdık. özgeçmişiniz bayağı bir etkileyici... Anadolu Universitesi Moda tasarım'dan mezunsunuz. hayalinizdeki bölüm müydü?
---Hayır, açıkçası ben siyasal bilimler okumak istemiştim fakat olmadı. ufak bir sinir harbi sirasinda universite kayit formu doldurursaniz olacaği budur.

Hmmm, ama dört yıllık bir eğitimden sonra fikriniz değişmiştir belki.
---Evet, bu ülkedeki insanların ne modadan ne siyasetten anlamadığını birkez daha kavradım. ama bu bizim üretemeyeceğimiz anlamına gelmiyor elbette.

Neden birakmadınız okulu peki?
---Tekrardan sınava girmeye takatim yoktu da ondan. ama iyi ki bu bölümü okumuşum, yoksa bu sektörün dinamiklerini uzaktan bilecek, içine girdikçe daha da seviyesizleşen bir sektör olduğunu görmeyecektim. ama sevdim, yani kısmen.. tasarlamak çok keyifli ve seviyorum.

Giyinmek sizce nedir?
---Tamamen bir maskedir.
Pardon?
---Maske, kişiliği örten bir kılıf. canlı olmayan bez parçalarını canlı olan organizmanın önüne geçirmek. ben nüdizme yakın hissediyorum kendimi. özümüz neyse o olmalıyız. insanlar giysilerini sadece bulundukları ortama kendilerini kabul ettirmek, başka hiçbir vasıfları olmadığından o giysilerle bir vasıf sahibi görünmek içın giyiniyorlar. ben buna karşıyım.

Fakat bu sizin mesleğiniz...
---Maalesef...
Bu kadar sevmiyorsanız, neden iş arıyorsunuz?
---Tamamen duygusal... Aslında seviyorum ama benim sevdiğimle işverenlerin beklentisi aynı değil. ben yararlı üretimi, yaratma kavramını seviyorum fakat frekans ayarlarımızda denklik yok. sistem yaratmayacak, kul olacak eleman arıyor. işte bu yüzden yaşama uğraşı oluyor iş aramak benim için, hoş yaşamak denirse buna. peki siz neden bir işçi arıyorsunuz?

Anlayamadım?
---Siz neden bir işçi arıyorsunuz basit bir cümle?
İş hacmimiz ve dinamiklerimiz her geçen gün artıyor ve daha çok üretim yapıyoruz. bu üretim çizgisinde, bünyemize yeni ekip arkadaşları ekleyerek hızımızı ve üretme gücümüzü geliştirmek istiyoruz.

---Daha zengin olabilmek ve insanları daha fazla tüketime itmek için asgari ucret alıp aldığının çok üstünde bir performansla banka hesaplarınızın genişlemesine yardımcı olacak bir insan arıyorsunuz yani. ve buna ekip arkadaşı diyerek sevimli oluyorsunuz, tarzınızı sevdim:)
Anlayamadım Gözde Hanim, tekrarlar mısınız?
---Diyorum ki elbette sizinle çalışacak bir ekip arkadaşı olurum. tüketim toplumunu destekliyorum ve bireysel zenginliğin ekip ile arttirilacağinda hemfikirim.

...Hhmmm.... işinizde pek deneyim sahibi değilsiniz gördüğüm kadarıyla. daha önce bir firmada çalışmamışsanız. bizim için deneyim önemlidir...
---Benim için de, fakat işe almadıkları sürece nasıl deneyim kazanırım ben bilemiyorum, bu bir ironi:) ama kendime guveniyorum ve calismanin ibadet oldugunu dusunuyorum.

Neden işe alınmadınız peki?
---Çünkü altyapılari ve IQ'ları beni calıştırmaya yetersizdi, kullanilmakla calismak arasindaki farki biliyordum, sistemin yetistirdigi bir robot degil insanlıginin pesinden giden biriydim ve kazanma hırsım yoktu. sadece yaratma ve yararlı olma hırsım vardır ki bu da kimseye zarar vermez. ama o firmaların çizgilerinde ne yaratmanın ne de yararlı olmanın iki Y'si de yok. tek Y var o da 'Yeme'nin Y'si. harflerimiz uyuşmadı diyelim.

... Anlıyorum... peki, bize yararlı olabileceğinizi düşünüyor musunuz?
---Kesinlikle, ben yararlı olmak için yaratılmışım.

Kendinize cok güveniyorsunuz..
---Bu dönemde sadece kendime güvenebiliyorum, siz de bilirsiniz insanlar güvenilmez oldular; bu yüzden güvenme potansiyelimin hepsini kendime yoğunlaştırdım.

Farklı bir bakış açınız var. ancak kafam karıştı hem bu sektörü sevmeyip hem de bu sektorde çalışmak istiyorsunuz. bu bir ironi... neden böyle birşey yapıyorsunuz?
---Sevebileceğim bir yanını bulmaya çalışıyorum. bu sürekli sisteme laf söyleyip de o sistemden ayrılamamak gibi maalesef. bir şekilde kendime sevebileceğim bir alan bulabileceğime, kendim gibi insanlrın da bu sektorde olabileceğine olan inancımı kaybetmedim. ya da tam aksi olacaksa da, en azından insanların ne kadar basitlesebildiğini yakından görürüm ve inanmamak için bir nedenim olur.

Firmamız, 15 yildir bu sektorde... şu an 500 çalışanımız var, erkek giyim üzerine içpiyasaya ve yurtdisina calisiyoruz. gün geçtikce buyuyoruz. bize ne gibi bir yenilik getirebilirsiniz?
---Beni işe alın ve görün...

Çok nüktedansınız ama bilmemiz gerekiyor.
-fikirlerimi kendimi garanti altına almadan paylaşmıyorum, malumunuz fikir hırsızlığı çağımızın vebası.

Bu çok genel bir sorudur ve hemen hemen tüm iş görüşmelerinde sorulur.
---Ben sizin farklı bir firma olduğunuzu sanıyordum. hala başarabilirsiniz...
.........

CV'niz iş deneyimi konusunda eksik olsa da siz ve özgeçmişiniz etkileyici. seyahat engeliniz yok, yabanci diliniz yeterli, fiziksel bir probleminiz de yok. full time calışmak istiyorsunuz ve departmanimizdaki acik kadroya da uygunsunuz. herhangi bir sabika kaydiniz var mi?
---2002-2005 arasinda 3 dizi cinayetim var fakat yakalanmadığim için sıkıntı olmayacaktır.

Pardon?
---Nükteydi. sabıkam yok, yani ikinci anlamıyla işlediğim ve mahkemede sabit bulunmuş bir suçum yok. ilk anlamıyla ise elinizdeki özgeçmiş de bir nevi sabıka kaydıdır...

??Ne demek istediniz, pardon?
---Sabıka, geçmişte olan demek... neyse herhangi bir suçtan hüküm giymedim...

Peki, Gözde Hanim, çok farklı bir sohbetti. biz gerekli gorüşmelerden sonra sizi arayacağız.
-zahmet etmeyin, ben ararım sizi. işleriniz yogundur, ayrıca avutulma çağinda bir genç kız değilim. o yuzden görüşmemek üzere diyerek bu toplantıdan yelken açıyorum. esen kalın

24 Nisan 2013 Çarşamba

ütopya


Çocukluk sadece doğumdan belli bir yaşa kadar süren bir dönem değildir ve belli bir yaşı da yoktur.Çocuk büyür ve çocukça şeyleri bırakır.
Çocukluk hiç kimsenin ölmediği bir krallıktır.
Edna St. Vincent Millay



Basit yaratıklarız aslında. sade kalmayı başarabilsek, ne üzüleceğiz, ne ezileceğiz ne de yıpranacağız... fakat olmuyor, basitliğimizi yok etmek için, kendimize daha komplike hale geleceğimiz amaçsız uğraşlar ediniyoruz. bundan farkında olmadan utanıyoruz. ne kadar ip varsa doluyoruz hem ruhumuza hem düşüncelerimize. sonra o iplerin arasında kayboluyor ve bambaşka canlılara dönüşüyoruz. sonradan öğrendiklerimiz bizi yönetiyor. yaratılışımızda olanları ise unutuyor, yok sayıyoruz.

Büyüyoruz, büyüdükçe kirleniyoruz. Yeni doğmuş bir bebeğin o saf güzelliğine karşılık, hasta, yorgun ve yıpranmış olarak ölüyoruz. Büyürken aslında çirkinleşiyoruz ama bunu hiç sorgulamıyor 'doğanın döngüsü böyle' deyip devam ediyoruz. çocukların o imrenilen güzelliği, içlerinde daha yitirilmemiş olan saflığın yüzlerine yansımasından, iyiliğin ve zarifliğin dışavurumundan kaynaklanıyor. ama büyüdükçe ne saflık kalıyor, ne iyilik ne de o çocuksu zarafet. yaş aldıkça ruha yüklenen tüm o kin, öfke, hırs, nefret ve yapılan kötülükler bedende izler bırakıyor ve biz büyüdükçe maalesef çirkinleşiyoruz. hücrelerimiz de bizden vazgeçiyor, kendilerini iyileştirmek için bir gayret göstermiyorlar. çünkü biz de büyüdükçe maalesef 'iyi'leşmiyoruz, bilakis daha da kötüleşiyor, yaratılışta sahoip olduğumuz o temizliği ellerimizle kirletiyoruz. yaşlandıkça artıyor çizgilerimiz, derimizin o bebeksi yumuşaklığı yok oluyor, gözlerimdeki parlaklık sönüyor ve biz yaşantımız boyunca terk ettiğimiz, sırt döndüğümüz iyiliğimizin cezasını taşıyoruz bedenlerimizde...

ben hiçbir çocuk büyümesin istiyorum bu yüzden, öyle kalsınlar. kahkahaları berrak olsun, bakışlarındaki sevgi her zaman sabit kalsın, temizlikleri baki dursun istiyorum.

büyümek kirlenmektir. hepimiz kirliyiz, kabul edelim. içimizde birbirimize verebileceğimiz tek bir saf iyilik, karşılıksız sevgi ve merhamet yok. aksine kötülük alanında verilen tüm ödülleri almaya azmetmiş gibi birbirimizi yıkıyoruz, kırıyoruz.

ve sonunda elimizde hiçbir şey olmadan gidiyoruz. ve her gidenin arkasında acı kalıyor, kimse temiz gidemiyor.

ama bu bir ütopya maalesef. insan büyüdükçe kirlenecek, buna engel olmak imkansız....

Batman Robin'i neden tokatlıyor?


Bu Batman Çizgi Romanı,nda en sevdiğim sahnelerdendi... Biraz populer kültüre endekslenmiş ama güzel olmuş zira bence de yeter artık Oppa Gangham Styel... Hey gidi Batman hey ama tabii orjinali hafif dramatik... Robin hak ediyor mu o tokadi, bence etmiyor ama Batman bu sağı solu belli olmaz. taktı mı takar, yapıştırır Osmanlıyı...

ve orjinal tokat sizlerle:


olan Robin'e oldu, niye suradını vuruyorsun adamın yetim olduğunu a Batman, çok kızmıştım sana bu bölümde...

odun vs.



Sonunu bildiğiniz halde bir şeye devam ediyorsanız, 
hala umudunuz vardır. 
Ama ne umut ne de inanç kalası tekrardan ağaç yapmaz.

Yukarıdaki fotoğraf da çok manidar oldu, neden koydum bilmiyorum. Herşeyi de bilemem ki.
ama gömlek çok yakışmış.

23 Nisan 2013 Salı

oturmak sorunsalı

sallanan sadalyeye oturup da sallanmiyorsan, o sandalyeye hakaret edersin.

oturduğun koltuğun vizyonuna göre hareket edeceksin ki hem o koltuk hem de senin o koltuğu seçmendeki amaç sonuca ulaşsın.

salıncakta sallanmayan birini gordüğümde işte bu yüzden sinirleniyorum ben. gidip uyarasım ya da arkasına geçip onu sallayasım geliyor. zira Avm'lerdeki 1 tl ile çalışan masaj koltuklarına oturan ancak 1 TL'nin pintiliğini yapıp o koltuğu boş yere işgal eden AVM insanına da kızıyorum. git banka otur, oturma o koltuğa masaj yaptırmayacaksan.

oturmak sadece popoyu bir nesneye koymak değildir her zaman sevgili seyirciler.
oturduğun nesnenin işlevine göre bir misyon kazanır.
mesela makam koltukları böyledir.
o koltuğa oturduğun an, beynin değil de poponla düşünmeye ve o koltuğun işlevini layıkıyla yerine getirmek yerine sadece yayılmaya başlıyorsan koltuğa hakaret edersin.

sormazlar mı sana 'oturmaya mı geldin?' diye...

koltuklar da canlıdır.
koltuklar işlevseldir.
onların da görevleri vardır ve poponu oraya koyarken o göreve uyum sağlaman gerekir.
eğer yapamıyorsan kalkacaksın o koltuktan.

hala ısrarla oturuyorsan ve birşey yapmamaktaki katır inadını sürdürüyorsan sayın seyirci; o zaman en kısa zamanda basur olursun ve bir koltuğa oturmanın sadece oturmak olmadığını, oturma eyleminin küçümsenmeyecek bir eylem olduğunu fizyolojik çıkıntıların sebep olduğu acı ile anlarsın.

sallanan saldalye gördün mü oturup sallanacaksın, makam koltuğuna oturduysan da o makama hizmet edeceksin.

sevgiler

bugun 23 nisan...

Çocukluğunu tam yaşamamış bir insan, kolay kolay tam bir insan olamaz...
Höderlin

Bugün 23 Nisan.
93 yaşında kocaman bir çocuk Egemen. 
İyi ki doğdun, hep baki ol, sonsuz ol...
Bugün 23 Nisan,
çocukluğumuzun, çocuklarımızın bayramı.
Geleceğimizin ışıklarının.
Büyüyün, insan olarak, vatanını seven bir birey olarak büyüyün ve ne olur içinizdeki çocuğu susturmayın. 
Zira onu kaybedenler kirleniyor ve dünya da onlarla birlikte karanlığa gömülüyor...
siz onların yaptığı hiç bir hatayı yapmayın tamam mı çocuklar?

Bugün 23 Nisan, 
-ülkemizde 24 çocuk sokakta yaşıyor sadece diyen Fatma Şahin'in,
-çocuğun rızası vardır diyerek tecavuzcülere ceza indirimi veren ve onları aklayan adalet sisteminin,
-bu otistik çocuklar ateist, onlara iman bilinci aşılayacağız diyen Adana Otistik Çocuklar Sağlık ve Eğitim Derneği Başkanı Sosyolog Fehmi Kaya'nin,
-ağır işlerde çalışma yaşını 16'ya indiren çalışma bakanlığının,
-son beş yılda cinsel istismara maruz kalan çocuk sayısının 30 binin üzerine çıkmasına rağmen hala kılını kimildatmayan devlet efendilerinin,
-çocuk işçi sayısıyla avrupa'da birinci, çocuk gelin sayısıyla ikinci ve tutuklu çocuk sayısında üçüncü olan ülkemin,
-dul kalan erkeklere 5 bin tl'ye çocuk gelin satan şerefsizlerin
çocuk bayramı kutlu olsun.

bir de bundan 40 gün önce 13 yaşındayken, çırak olarak verildiği fabrikada başı pres makinasına sıkışarak hayatını kaybeden AHMET'in yaşayamadığı çocukluğununun sorumlularının bayramı kutlu olsun...

22 Nisan 2013 Pazartesi

gulesim var


bazen ufak bir cümle yarar insanı... yıllardir gülüyorum yigit ozgur rocksss!!!!

biz arkadasiz, pardon?



-biz arkadasiz.
-cunku senin ortaminda kalabalik yapacak birilerine ihtiyacin var.

-biz arkadasiz
-cunku erkek arkadasinla bulusacaksin ama aperatif olarak onden beni sunman gerekiyor ebeveynlerine

-biz arkadasiz
-cunku yalniz kalmaktan korkuyorsun

-biz arkadasiz
-cunku ben senin evden cikis biletinim

-biz arkadasiz
-cunku ben senin merve'de kalacagim deyip de emre'de kalacaginin gizli teminatiyim

-biz arkadasiz
-cunku ben gercekten oyle saniyorum

-biz arkadasiz
-cunku en kolay bu sekilde kandiriyorsun beni

-biz arkadasiz
-sadede gel sekerim, bu gece yine ben gorunumlu kimde konaklayacaksin da benim isim haklarimi satin almak istiyorsun?

-biz arkadasiz
-cunku kiranın tamamini karsilamak yerine yarisini kendine ayirmani saglayacak sponsorum ben, bulasiklar mi? ben yikarim sen oje sur...

-biz arkadasiz
-bu kurt ölümleri beni huzünlendiriyor...

-biz arkadasiz
-hangimiz arkadasiz?ben mi sen mi?

-biz arkadasiz
-ben aglama duvariyim yaklas..

-biz arkadasiz
-ama sen aglama duvari degilsin tabii

-biz arkadasiz
-ilk onbirde miyim yedekler de mi?

-biz arkadasiz
-şipşak külah yapılır

-biz arkadasiz
-bir yere gitmek istiyorsun ve o sirada baska arkadslarinin isi var. tek basina da eglenmeyi beceremedigin icin sana eskort edecek bir safa ihtiyac duydun.
evet, o saf benim. adi da arkadaslik olsun madem, sen boyle avutuyorsan kisiliksizligini...

-ama biz arkadasiz
-kornet mi olsun, normal mi?

-biz arkadasiz
-yuru git!!!


"Tanrım, beni dostlarıma karşı koru, kendimi düşmanlarıma karşı korurum."

Voltaire

ornitorenk olsaydım herşey daha anlamlı olacaktı...

toz bulutuyduk ya biz bir zamanlar. ne ara bu kadar karmaşıklaştı herşey?
patlamalar kötüdür. hangisinden iyi birşey çıkmış ki Big Bang'den çıkacaktı?
rolünü benimsemiş fanilerin kendi kendilerini kandırma ritüelleri 'iyi ki yaşıyoruz'larla başlayan alt metinde bu dünyaya ana avrat söven ancak bunu söyleyecek cesareti cümleleştiremeyen nutuklar. 
hayat yaşamaya değer diyor bazıları da, evet değerdi eger sen ya da ben olmasaydık. mesela ornitorenk olsaydık degerdi. 
farklı olurduk bir kere, yine memeli olurduk mesela ama gagalı da olurduk. 
bir alternatifimiz olurdu çoktan seçmeli misali. 
hem gagalı olmak iyidir. 
burnumuzu ota boka sokmazdık mesela o zaman. 
'yaratılışımız böyleymiş, konuşalım', 'yok yok konuşmayalım konuşur gibi yapıp kelime sıçalım' demezdik. biliyorum böyle demiyorsunuz ama siz konuşunca ortalık metan gazı doluyor vesselam. kabul edin ağız ishaliyiz hepimiz. konuşuyoruz da ne oluyor, ya da düşündük de ne oldu. düşünüyorum o halde varım'dan 'mehmet varım diyooorrr'a mutant bir nesil olduk. sadece varız, düşünmüyoruz yani...

neyse, ornitorenk olsaydık şayet evet tipimiz biraz garip olurdu. ama biz aynaya bakmaya alışmış bir türüz, kendimizi böyle görüp bize benzemeyenleri garipsiyoruz haliyle. o zaman aynaya bakmayacağımızdan mütevellit tipimizin garipliği pek de umrumuzda olmazdı. hem tipimiz garip olsa ne olacak? söyleyeyim, Marilyn Monroe ölmeden önce ve hatta öldüğünde bile taş gibiydi. ama şu an herhangi bir elmanın içerisinde yaşayan kurtçuğun bir parçası. hatta milyonlarca kurtçuğun... kısacası guzellik kurtçuklarla tanışana kadar. sonrası ekolojik döngüye tabii. 

sonra elektrik döngüsünü algılardık. hani esra erol'da diyorlar ya 'elektrik aldım, elektrik alamadım' diye. peh, palavra... esas ornitorenk olsaydık bak nasıl alırdık o elektriği karşı taraftan. o zaman nice izdivaçlar yelken açardı nikah masasına. 

insan dışında herhangi mükemmel bir canlı olsaydık şayet, hayat o zaman yaşamaya değer olurdu. çünkü o zaman ne hirs olurdu, ne kavga, ne patirtı. yani hayvanlar da kendi aralarında hırlaşıyorlar ama o tamamen onların doğası. yaşadıkları ekolojinin verdiği doğal bir yetki var, güçlü olan mertçe kazanıyor. şımdı kalkıp da geyik avlayan aslana kızmanın hiçbir manası yok. aslan aç olmadığı sürece zarar vermiyor, ama acıkınca gözü kararıyor. ama insan? her zaman ezme derdinde. amaç tamamen duygusal, her hirs, yapılan her kötülük tamamen içgüdüsel bir hıyarlıktan kaynaklanıyor. 

ornitorenkler çok güzel yaşıyor. keşke ornitorenk olsaydım da adımı birçok insan ikinci kez telaffuz edemeseydi. yaşam alanıma zarar vereni zehirimle oracıkta gebertseydim, hem suda hem karada yaşayabilseydim. keşke günde 10 saat başka bir adamı zengin etmek için çalışacağima, bu sure zarfını yemek arayarak geçirseydim. ekmek derdim o zaman gerçek olurdu. şimdi yaşadığım kendim için ekmek derdi değil, bir başkasının pasta derdi. marie antoinette'nin kurtçukların kemirdiği küçük kulakları çınlasın. tabii giyotinle kesilen kafası bedeniyle aynı mezara defnedildiyse... defnedilmediyse de büyük ihtimalle kargalar kemirmiştir. o zaman kargaların midesindeki minik kulakları çınlasın. 

yahu, bu boktan hayatın neresi yaşamaya değer biri bana kanıtlarla izah etsin. en iyi yaşayanımız bile ki bu kıstas tamamen para ile doğru orantılı, bence onlar da farklı bir bokun içindeler; hayat ne şekilde olursa olsun kof. gereksiz hareketler topluluğu, evreni kirletmek için hunharca ömur tüketen insanların çöplüğü. 

toz bulutyken iyiydik, gerçekten de patladık ama fark eden yok... 
ornitorenklere çok özeniyorum, onlar için hayat harbiden yaşamaya değer...

21 Nisan 2013 Pazar

yardım edin bana!

kafamın içi çarşamba pazarı.
dengesizliğin dibine vurmuş bulunmaktayım an itibariyle.
yani sevinmem gereken şeylerde hunharca ağlayan ve benim için iyi olan kararları kabul ettikten sonra pişman olan ve dövünen bir psikolojim var.

hayatımda bu hep böyle oldu, neden oldu ben de bilmiyorum. herşeyi bilemem ki ben...
üniversite sınavına girdim, tercih yaptım ve yerleştirme sonuçları açıklandı. ikinci tercihime yerleştim. bunu gördüğüm ilk an 'keşke yerleşmeseydim, allah kahretsin ben moda tasarım okumak istemiyordum ki. ne yapacağim ben' diyerek tuvalette ağladım.

derken üniversiteye gittim, orada ilk görüşte bir adama aşık oldum. tanıştık ve ilişkiye başladık. ben çok seviyordum onu ama o ilk gün' neden teklifini kabul ettim ben' diye yurdun tuvaletinde ağladım. şu an beşınci yılımızı dolduruyoruz.

universitede okurken bir dergide moda yazıları yazacak bir stajyer aranıyordu. gittim görüştüm ve işi aldım. oradan çıkıp Kanatlı AVM'nin tuvaletine girip 'ben moda hakkında ne yazacağım, neden kabul ettim ki işi' diye ağladım. yan tuvaletteki kız alttan peçete uzattı ve sevinmen lazım niye ağlıyorsun dedi. ben peçeteye sümkürdüm ve cevap vermeden çıkıp gittim.

aynı dergide bir yıl stajyer olarak çalıştıktan sonra kadroya dahil etmek istediler beni. ben de kabul ettim ve o görüşmeden çıktıktan sonra kahve içmek için gittiğım kafenin tuvaletinde 'ben dergide çalışmak istemiyorum, moda tasarımcısı olacağım, neden kabul ettim ki?' diye ağladım. tuvaletten çıktığımda kapıda kuyruk vardı ve herkes neden içerde hunharca dövündüğümü, başıma kötü birşey mi geldiğini sordu. cevap vermeden yürüdüm ve bol şekerli bir türk kahvesi söyledim. o dergide 2 sene bilfiil çålıştım ve hala çalışıyorum o ayrı.

okuldan diplomamı aldım, artık mezundum. ama o diplomayı alıp okul tuvaletinde 'ben ne yapacağim şimdi mezun da oldum, ne bok yiyeceğim' diye ağladım.

dün iş görüşmesine gittim 'işe alındın, haftaiçi başlayabilirsin' dediler. görüşmeden çıkıp firmanın tuvaletini sordum. tuvalete girip kendimi bir kabine kilitledim ve 'ben işe başlamak istemiyorum. neden hemen aldınız beni, ben ne yapacağım şimdi. istemiyorum bu işi' diye ağladım. sonra o tuvaletten çıkıp babamın yanına gittim. onların fabrikadaki kadınlar tuvaletine girdim ve orada da ağladım. oradan eve geldik, evdeki tuvalette de de ağladım. erkek arkadaşım aradı o sırada; 'neden ağlıyorsun, yoksa işe alınmadın mı' dedi. 'hayir alindim' dedim hıçkırarak ve sadece güldü. 'aşkım bir garipsin' dedi. ona da ağladım.

büyük ihtimal işe başladığim ilk gün yine aynı tuvalette ağlayacağim. sonra evlenme teklifi aldığımda da ağlayacağım, çocuğum olduğunda da. maaşıma zam aldığımda ya da yeni bir araba aldığımda da.

bunlar iyi, güzel şeyler biliyorum ama neden karar kesinleştikten sonra reddetme ve pişman olma psikolojisine giriyorum bilmiyorum. bunu eskisehirde psikologa sormuştum ve kadın bana daha önce boyle bir durum gormedigini soylemişti. bir daha gorusmemis ve psikologa gittigim icin de aglamistim. daha dogrusu verdigim 200 lira icin aglamistim, fis de isteyemedim.

bu arada ev falan tuttugumda da agliyorum. bazen bir siparis veriyorum kafede ama o anda pisman oluyorum. geri de donemedigim icin gozlerim doluyor. ya da bir yere gitme plani yapiyorum misal bu yaz litvanyaya gitme planim var. ama su an pismanim ve vize almamak icin binbir bahane uretiyorum.... falan falan...

birazdan bu yaziyi neden paylastim diye de aglayabilirim. neden boyleyim bilmiyorum, herseyi bilemem ki...

17 Nisan 2013 Çarşamba

pazartesiden hallice


her pazartesi gunu turlu turlu sosyal mecraalarda, degisik insanlarin ayni yakinmalarina sahit oluyorum; 'yine pazartesi, pazartesiden nefret ediyorum, iykk pazartesi' gibi... bu da bir sendrom olmuş literature kapak atmiş. neredeyse 2 yıl bilfiil çalışmış bir yeni işçi olarak, bende hıc pazartesı sendromu olmadı. bu kadar insan yanılıyor olamaz deyip ben de girmek istedim ama benim psikolojim çok sağlam, gelmez böyle oyunlara. bence pazartesinin aslında bir gunahı yok. tamam ilk iş gunü ama o mu istemiş? Çogunlugun yakindıgı pazartesı sendromunun nedenı, bır yılda 52 kez bu güne maruz kalmaları. eh tabii para kazanmayı sevip çalışmayı sevmeyen bir yapıya sahip insanoğlunun da kendine bir günahkeçesi ilan etmesi gerekiyordu. arkadaş, bir yıl içinde 52pazartesi var, haliyle bır sure sonra alıskanlıga donusuyor aslında. bir de sendrom deyip işi ciddiye alıyorsunuz, bır nevı stockholm sendromundan hallıce oluyor. pazartesinin bir günahı yok, sizin tedavıye ıhtıyacınız var..

bir garipsiniz vesselam



Bundan 4 sene önce, hatta çok da geriye gitmeye gerek yok; Muhteşem Yüzyıl isimli yıllardır ihtiyaç duyduğumuz şu dizi ne zaman başladı hatırla, işte ondan bir ay öncesine kadar bıyık bırakan erkeğe 'kıro, iyk' derken, ne zaman Malkoçoğlu'nu gördünüz bıyıklı erkek taş erkek oldu. 
Aslında Malkoçoğlu'nu Cüneyt Arkın'ken de görüyorduk, çocukluğumuz onunla geçtiydi ancak bizim özlem duyduğumuz malkoçoglu sixpackleri olan Burak özçivit isimli abiymiş meğer, neyse...
oysa ki bıyıklı erkek de bizim bir insanımızdı o zamana kadar, malkoçoğlunda önce bıyık bırakanları acımadan hiç ettiniz. 

bir işveren bir işverene gel beraber yeni mezunlarin agzina s.calim demis



Bayramlık ağzımın açılışına tüm işverenleri davet ediyorum. 
Yok bilmem kaç yıllık sektör deneyimiymiş de, efendime söyleyeyim yeni mezun degil, donanımlı eleman arıyorlarmış da, bık bık bık, vik vik vik. 
Donanım ne çocuğum alet miyim ben?
hem sen donanımdan ne anlarsın çarli bey, daha maymundan gelememişsin? 
Ayrıca sormazlar mı sana sen kendini ne sanıyorsun, parayı gördün de adam mı oldun diye? 
Annenin karnından öyle çıktın sanki primat seni. 
Gece gece asfalyalarım attı iş ilanlarına bakınca. 
Tüm işverenler(olmasa da büyük bir kısmınız) kıl dönmesi olun, basur olun inşallah! 
Parayı verenin düdüğü caldığı sisteme meteor düşsün de geberin komple.

5 Nisan 2013 Cuma

aslinda nebula iyiydi, bak o toz bulutu çamur oldu be tanrı...

hatta bazılarının çamuruna bok bulaştı bir de.