1 Kasım 2014 Cumartesi

nefes

kalabalığın tam ortasındayım.
sıkışık bir koridorda, birbirine bitişik halde duran yüzlerce insan...
sesler yüksek ve yer yer boğuk
tam arkmda kavga eden bir çift.
birbirlerine öylesine bağırıyorlar ki, dayanamayıp öne dogru birkaç adım atıyorum.
ter ve parfüm kokusu birbirine karışmış halde.
dışarının dondurucu soğuğuna karşı, koridor bir o kadar sıcak.
bunalıyorum...

önce atkımı çözüyorum yavaşça.
sanki çözmesem, boğulacakmışım gibi hissediyorum.
yanımdan geçen biri omuzuma çarpıyor hızlıca, sarsılıyorum.
bir hışımla dönüp arkama baktığımda o da bana bakıyor fakat telaşla yürüyüp gidiyor.
daha önce tanışmış mıydık diye düşünüyorum.
çok tanıdık geliyor ancak çıkaramıyorum.
bu sıkışık koridorda nasıl bu kadar hizla ilerliyor, şaşırıyorum.

atkımı çıkarmam yeterli gelmiyor bir süre sonra, hala sıcak ve ısı ısrarla yükseliyor.
her nefes alış verişi koridorun içinde buhara dönüşüyor.
arkadaşlarım birkaç adım ötemde, ateşlice bir şey hakkında konuşup gülüyorlar.
etrafımdaki hemen hemen herkes ortamdaki ortak sesi yükseltmek istercesine diyaframına yüklendikçe yükleniyor.
sesleri net bir şekilde duyuyorum ancak hiçbirşey anlamıyorum.
sanki daha önce hiç duymadığım bir dil konuşuluyor.

silkiniyorum...

çok sıcak... ceketimin düğmelerini yavaşça çözmeye başlıyorum.
bir şekilde rahatlamam lazım.

yavaşça ceketimi sıyırırken, duvarda asılı duran bir fotoğrafa gozüm takılıyor.
göl kıyısında, yemyeşil bir arazinin ortasına kurulmuş bir şato. doganın içinde öylece sakin duruyor.
bir an orada olmak istiyorum.
Inverlochy Kalesi, Torlundy, Fort William-Iskoçya...
ağaçlar, şatonun arkasındaki yamaç, göl...
sonsuzluğu vaad ediyor.

sağımda bir çocuk duvara yaslanmış yanındaki kıza ilgi ile birşeyler anlatıyor.
kız onunla ilgili değil ancak deniyor çocuk. bu akşam eve yalnız dönmek istemiyor.
bir içki daha içer misin diye soruyor ve kız gülümseyerek başını sallıyor.
guzel gülümsüyor kız ancak boş bakıyor.
tek derdi o bilmem kaçıncı bedava bardağı da içmek sadece, zira çocuğun haddinden fazla ilgisinden başka türlü uzaklaşamayacak.
çocuk elinde içkilerle geliyor ve yeni bir içkiyle bir adım daha yaklaşıyor bedenler.
çocuğun uç kadehlik daha parası varsa, kendi kulvarında gecenin galibi olacak.

olduğum yerde duruyorum hala. buraya ne zaman geldiğimi hatırlamıyorum.
sanki bir asırdır, bu kalabalık koridorun tam ortasında, yüzüm bana birkaç kilometre uzaktaymış gibi gelen dar, kırmızı kapıya dönük bir şekilde ayakta duruyor gibiyim.
ben orada sabitken, birkaç jenerasyon eskitmişçesine yabancı hissediyorum her biri hemen hemen benimle aynı yaşta olan bu insanlara karşı.
oysa onlar gayet bu bunaltıci atmosferden ve gurültülü kalabalıktan hoşnut gibiler. birbirlerine gülumsüyor, tokalaşıyor, sarılıyorlar.
yaptıkları her hareket, aslında bana aşina olmasına ragmen ilk kez görüyor gibi hissediyorum.
sanki daha önce kimseyle sarılmamış gibi yadırgıyorum. biriyle hiç tanışmamış gibi şaşırıyorum
anlayamıyorum.

bir ara nefesim kesilir gibi oluyor.
ceketin düğmeleri de yeterli gelmedi.
üzerimde durdukça tonlarca ağırlığa ulaşan ceketimi yavaşça sıyırıyorum. elimde atkı ve ceket, sabit agirlıklarını kat kat aşmışçasına yüklü geliyor. yavaşca duvarın kenarına birakıyorum.

garson, elinde bir kadeh brandy ile geliyor.
daha o sormadan bardagı elinden alıp, beş numaralı tebessümümü yapıyorum.
bardaki bey diye birşeyler geveliyor.
beş numaralı tebessüm çok comert geldi sanirım diye düşünerek 8 numaralı ciddi gülümsememi yayıyorum suradıma.
teşekkürler diyorum sadece, garson yavaşça uzaklaşıyor.
bara dogru bakıyorum, 40'lı yaşlarında, yaşına oranla dinç duran, hafif kelleşmiş, kirli sakallı, kategorisine gore hoş denebilecek düzeyde bir adam bana dogru gülümsüyor.
bu gülümsemeyi iyi tanıyorum.
bu erkeklerin 2 numaralı gülüşü.
gozler hafif kısık, dudaklar üst dişler gorünecek şekilde aralık, agzın hafifçe sola dogru kaydığı, samimi gibi görünen ancak alt notalarda şehvet barındıran bir gülüş.
davetkar ancak ben o an onun konuştuğu dili şu an anlamıyorum.
brandy, yanındaki rahatsiz bar tabureye gitmem için alinan bir bilet, yolculuga çıkmamı bekliyor. ama bilmiyor ki ayaklarımdan binanın temeline çivilendiğimi...

sadece bakıyorum, yaklaşık bir dakika, yüzünü inceliyorum uzaktan. o hala gülüyor ve dayanamayıp kafasıyla gel komutunu veriyor.
gozünün içine baka baka, ikram ettiği bir kadeh brandy'i usulca dikiyorum. gözlerimi ayırmadan son damlasına kadar tek nefeste içiyorum ve boş bardağı yanımdan geçen garsona verip, az önce hareketsizce izlediğim dar, kırmizı kapıya bakmaya devam ediyorum.

hizla içtiğim brandy yutağımdan akarken içimi yakıyor.
koridorun sıcaklığı ile birleşen içsel ısım daha da bunaltıyor beni.
uzerimdeki oduncu gömleğinin üstten 3 düğmesini de açmam gerekiyor artık.
düğmeleri daha kolay çözülüyor diye hep erkek gömleği giyiyorum.
zira kadın gomleklerinin düğme yerleşimi 'soyunmak' için değil, 'soyulmak' için.
soyulmak hiç derdim  olmadı, önce kendi rahatlığım deyip yavaşça açıyorum dügmeleri.
sanki kaburgalarımın içinde birşey ısrarla dışarı çıkmak istiyor gibi bir sıkkınlık hissediyorum.

koridor düzeninde yapılmış, paravan şeklinde duvarlarla bölünmüş bu bar, içerideki desibel sınirlarını zorlayan kalabalık, sıcak her biri bende daha önce olmayan klostrofobiyi tetikliyor.

arkadaşlarımdan biri yavaşça yanıma gelip, neden onlara katılmadığimı soruyor.
verecegim cevabı önemsediğini düşünmüyorum ve 'birazdan' diyerek onu içinde bulunmak istemediği bu durumdan azad ediyorum.
diğerlerinin yanına gittiğinde, bana bakıp sessizce konuşuyorlar.
büyük ihtimalle, uzun zamandır içinde bulunduğum bu durgunluktan bahsediyorlar.
onlara nasıl yabancılaştığımı, artık yanlarındayken bile aslında onlarla olamadığımı, garipleştiğimi yuzeysel sohbetlerine ara başlıklar olarak ekleyip; kendilerince erdemsel öğütlerle beni kurtarmaya çalışıyorlar.
ben kurtarılmak istemiyorum oysa ki, tamamen kaybolmak için çabalıyorum.
onlar acıyan ve endişeli gorünen gozlerle bana bakarken, ben diger dügmelerimi çozüyorum yavaşça.
tamamen soyunmadan rahatlayamayacağım.
hatta o da yetmeyecek, bir neşter olsa göğsümü karnıma kadar yarıp gövdemi ikiye bolsem daha iyi olacakmış hissini yaşıyorum.

dar, kirmızı kapıyı seyrederken, gömleğimi tamamen açıyorum.
içimde sütyen var sadece, bir an birkaç gözün bana döndüğünü hissediyorum ancak umurumda değil.
sanılanın aksine bir strip-tease yapmıyorum.
sadece bunaldıkça, kendimi ferahlatma yolları arıyorum. soyunmaktan korkmadığim için bana garip gelmiyor ancak soyunmak bir tabu ve herkes bunu farklı algılıyor.
çocukken de soyunurdum olur olmadık yerlerde.
kumaş parçalarından oldum olası haz etmiyorum. ancak içine düştüğümüz dünya, en dogal halimizi normlarla maskeliyor.
giyinmek, örtünmek insan olmanın birinci kuralı gibi.
oysa benim perspektifimde çıplaklık, insanın tek ve en gerçek dogası.
ama benim perspektifim ve etrafımdaki bilmem kaç yüz perspektif ile kesişmiyorum.
hiç kesişmedim. bakış açisı en geniş olanı bile yetersiz kaldı.
sorun değil, ben de onları anlamadım hiç.

uzunca zamandır içinde olduğum bu topluluk artık tamamen başka bir galaksidenmiş hissi veriyor.
gitmek istiyorum.
dark, kirmızi bar kapısina bir ulaşsam, onu ittiğimde ait oldugum sonsuz boşluğa düşecekmişim gibi hissediyorum.
ancak ayaklarım hala sabit.
yaklaşık 1 saaten fazladır aynı yerde, bir kaç adımlık hareketle sabit duruyorum.
fakat zamanı geldi.
derken, aynı garson bir içki daha getiriyor; bu sefer viski.
yine bardaki o 40'lı yaşlarındaki adamı işaret ediyor.
adamla gozgoze geldiğimizde, bu sefer 2'nci degil 5'nci gülumsemenin yuzünde olduğunu görüyorum.
bu kötüye işaret. sabrının kalmadığı, zoru oynadığını sandığı kadından şikayetçi olduğu, o sönmüş bir sufleye benzeyen suradından açıkça belli oluyor.
en güzel tebessümüm ile ona gülümsüyorum ve bedenimi ona dogru çeviriyorum.
gelecegimi düşünerek yerinde hafifçe kımıldıyor ve ben o anda, o tatlı tebessümü hiç bozmadan viskiyi kafama dikip bardaği ona doğru firlatıyorum.

sanırım bu kaçışımın başlangıç fişeği.
o desibel ayarları bozulmuş kalabalık bir anlık sessizligi sağlıyor.
herkes koridorun ortasında duran, gömleği tamamen açık, sütyeni gorünen ve yüzünde matlık olan bana bakıyor.
arkadaşlarım, şoka girmişçesine yanıma koşup her biri binlerce soru soruyor.
garson sinirli bir şekilde işletmeciye durumu anlatirken ben hala duruyorum.
etrafta deli olduğum uzerine diyaloglar dönüyor, biri içki şişede durduğu gibi durmaz klişesini yapıyor,
uzerien bardak fırlattığım adam bana dogru koşarken etraftan bir kaç çocuk onu yakalayıp sakinleştirmeye çalışıyor.

ben hala duruyorum.
bir an konuşulan dili anlıyorum.
tek tek, etrafımdaki herkese bakıyorum.
suradımın bir karış ötesinde bir sürü makyajlı makyajsız surat tükurüklerle bana birşeyler söylüyor.
herşey ağır çekimdeymişçesine yaşanıyor o sırada.
sesler yavaşca boğuklaşmaya, ışık daha da parlaklaşmaya başlıyor.
sıcaktan, insanlardan ve kalabalığın tonlarca ağirlığından başım dönüyor.
bir saati aşkın suredir olduğu yerde dimdik duran bacaklarımda, kemikler sanki eriyormuş gibi hissediyorum.
tam yığılacakken, biri arkadan elimi tutuyor ve beni kendine çevirip 'hadi' diyor.

koridorda kapıyı izlerken omuzuma çarpan çocuk.
bir an çok tanıdık geliyor ve hizla koşmaya başlıyor.
kolumu öyle sert çekiyor ki savruluyorum ancak tam düşecekken belimden sarılıp beni kaldırıyor.
'hadi, gitmeliyiz artık'
'tamam' diyorum durumu kavramaya çalışırken...

saatlerdir hareketsizce baktığım ve açma hayalini kurduğum kapıya dogru koşuyoruz, eliyle kapıyı itiyor.
dişarıdaki soğuk önce yüzüme sonra tüm bedenime hizla çarpıyor.
saatlerdir ilk kez nefes aldığimı hissediyorum.
yarı çıplak olduğum halde üşümüyorum ve ilk kez hafiflediğimi fark ediyorum.
arkamızdan arkadaşlarımın bağırışlarını duyuyorum ancak hiçbirini tanımıyorum.
bir hoşçakal diyecek kadar tanımıyorum artık.

koridordan çıktığimızdan beri koşuyoruz el ele, tek bir şey dahi söylemiyor.
iki yakayı birleştiren köprüye kadar geldikten sonra yavaşlayıp duruyor ve
'daha önce tanışmadık ama seni taniyorum.
gidelim' diyor.

içimden, kimsin, nereye gidiyoruz, neden gidiyoruz diye sorma isteği gelmiyor.
sanki tüm cevapları biliyormuş gibi hissediyorum.
yeniden elimi tutuyor, 'geç kaldık, tren yarım saat sonra kalkacak. yarın sabaha Fort William'a varmış olacağız. orayı çok seveceksin' diyor.
hayatımda ilk kez hissediyorum.
tanıyorum ve biri beni hiç tanımadan tanıyor.
elini sıkıca tutuyorum ve koşuyoruz.

bazen cigerlerin yetmiyor nefes almaya, tanidıkların yaşam üfleyemiyor.
ama suni tenefüs her zaman işe yarıyor.
gerçek sandığın suni, suni sandığın gerçege dönüşüyor; kurtuluyorsun.

hep kaybolmak isteyen ben, ilk defa kurtulmak istiyorum şimdi.
ilk kez gerçekten kurtarılıyorum...









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder