14 Ağustos 2014 Perşembe

'beklemek de bir uğraş, hiçbir şey beklememek korkunç'

diyor Pavese, Yaşama Uğraşı'nda.

sanırım benim problemim bu.
beklememek...

korkmuyorum aslında, beklemeyişin korkunçluğu değil, hiçliği var üzerimde.
eylemin eylemsizliğini yaşıyorum.
kendi içinde eylemsiz olan bir eylem.

beklememek.

sıfir beklenti ile yaşamak ile uzay boşluğunda olmak aynı şey olsa gerek.

kendi uzayımın boşluğunda, beklentisiz, istekten uzak bir eylemsizlik eylemi içinde en büyük tüketimimi gerçekleştiriyorum.

zamanı tüketiyorum.
tüketme eylemine en layık şekilde.


babamın hayatıma kattığı en büyük nasihattır 'beklentin sıfır olsun bu hayatta' sözü ve
devamında kulağıma çivilenen bir diger cümlesi 'o zaman hiç üzülmezsin'...

üzülmedim mi?
üzüldüm, hatta çok üzüldüm.
ama geçti hepsi.

beklentim sıfırlandıkça, üzüntülerim de yuzeyselleşti.
kimseden bir beklentim kalmadığı için de zamanla insanlar degersizleşti.

degersizleşti dediysem, yok saydığım anlamına gelmesin.
herkesi sevdim hayatıma giren.
sadece onları sevmedim; onlarla birlikte kendimi sevdim, evreni sevdim.
onların sevgisinde, kainatta sevilebilecek herşeyi, onların beni sevmesini beklemeden, sıfır istekle sevdim.

onların istekleri degersizleşti, özleri değil.

şimdi, çok da uzun olmayan yaşantımda, geriye dönüp bakınca beklentisiz yurüttüğüm, salt sevgiye sirtımı dayayıp yol aldığım bu hayatın bana kattığı en büyük şeyin; büyük-beyaz-huzur veren ve bir yandan da korkutan bir boşluk olduğu...

bomboş hissediyorum.

beklemek bir uğraş, belki doldurmayacak içimi ama zamanımı doldururdu.
düşünmeye vaktim olmaz, içimdeki bu boşluğu keşfettirmezdi bana.

beklememek ise...
o tasviri mümkün olmayan bir boşluğun anahtarı.
ben bu boşluğu sevmişim...



13 Ağustos 2014 Çarşamba

olgunlaşmamış bir kişilik belirtisi: turk kızına takık turk erkeği

Türk kızı:

aslında sadece milliyeti 'Türk' olan kadın cinsidir.

ama Türk erkeğine göre;

koca götlüdür
egosu büyüktür
lüksü sever
kezbandır
seninle sevişirse orospu, sevişmezse götü kalkıktır
yemeğe gotürdügünde kesin verir
vermezse amacı paradır
verirse kesin herkese veriyordur.
eğlenilecek kızdır
evlenilecek olanı, onca kizla yattıktan sonra bile bakire olanıdir
bakireyse kezbandır
degilse kaşardır
aldatilabilir, aldatıldığında 'dirdircidir, eksiktir, sorun ondadır'
o aldatırsa orospunun dik alasıdır
eksik etektir
diz dövdürendir
fazla serbest bırakmaya gelmez
fazla sıkmaya da gelmez
surekli evlenmek ister, koca avcısıdır
100 yaşına da gelse 'kız' olmak zorundadır. aslında cinsiyet kavramı 'kadın'dır ancak kadınım derse kesin vermiştir. hor görülür.
boşanırsa duldur, kesin verici gözüyle bakılandır.
okumazsa yine kezban, okursa okumuş kezban olur.
samimi, sıcak kanlıysa kesin oynaktır.
çekingen ve mesafeliyse götü kalkıktır.
 -dir, -dir...

uzar gider. ama ana mantık hep almak-vermek üzerinedir. hep almak ister, alırsa kaşar alamazsa kezban der.

şimdi sana gelelim Türk erkeği;

yolda yurüdüğünde her kadını kendine baktıran, tüm kızları tavlayabilen mükemmel kazanova;
her sevişmeden sonra 'nasıl da becerdim hatunu, zevkten öldürdüm sanan' zeus
romantizmin mihenk taşı, şehvetin kilit noktası, güçlü kaslı süpermen
dünyanın en yakışıklısı, en çekicisi, en mükemmeli, tüm dünya kızlarının kendisine hayran olduğunu sanan don juan...

hazır mısın?

tatile gittiğin Alanya'da bir iki rus kızı ile yakın mesafe dans ettin diye, tüm dünya kadınları hakkında engin bilgilerin olduğunu sanıyorsun. ama tatil bitip de memleketine dönünce, o çok hoşlandığın Merve, sadece ama sadece sana karşı birşey hissetmediği için seni reddedince bunu kendine yediremediğinden ona 'götü kalktı bunun' diyorsun. hayır'ın anlamını bilmiyorsun.

erasmus ile yurtdışına gittiğinde, orada hasbel kader yabancı bir kiz ile sevişince, tüm yabancı kızları öyle sanıyorsun. ama aslında o sadece sevişme eyleminin her iki cinsiyet için de olağan sayıldığı, seviştiğinde mahalle baskısına maruz kalmadıği bir toplumda yetiştiği için seninle cinselliği bu kadar kolay yaşayabiliyor. memlekete döndüğünde, barda tanıştığın Ceren ile seviştiğinde, ertesi gün 'verici' kategorisine koyup anlatıyorsun arkadaşlarına. o kız potansiyel bir verici ağ konumuna geliyor. yok, sevişemezsen bu sefer de kezban diyorsun. ama aslında bakire olmanın bir kadın için asli bir görev olarak dikte edildiği, sırf bu yüzden cinayetlerin işlendiği, ardı arkası kesilmeyen dayakların, şiddetin gırla olduğu bir toplumda yetişmiş bir kadın olduğunu düşünemiyorsun. senle sevişse suç, sevişmese suç.

kendine bakan, giyimine kuşamına dikkat eden bir kadın görünce 'paraci, yapay, plastik' diyorsun. doğal güzellikten dem vuruyorsun da makyajsız, saçi doğal halde, bir kot bir t-shirt giymiş bir kadın gördüğünde 'tipe bak lan, kırk tane olsa s.kmem' niye diyorsun? hoş olsa da yapamazsın ya, neyse...

şort giyen, dekolte giyen türk kızı gördün mü 'hafif meşrep', bunları giyen yabancı kız gördün mü 'kendine güvenli' oluyor. her ikisine de öküz gibi bakıyorsun Allah için, bu konuda eşit bit tutumun var. ama o türk kızı açık giyinmeyen ya da turbanlı bir kızsa 'çok muhafazakar' oluyor. bunu da begenmiyorsun. yoldan geçen şortlü kıza hat safhada tükürük salgılayarak bakıp, sevgiline şort giydirmiyorsun. şort giyince kıza demediğini bırakmıyorsun. o kız sana göre giyimini şekillendirince gözün yine sokaktaki şortlu kıza kayıyor. sen ne istediğini bir türlü bilmiyorsun.

türk kizı seninle seviştiğinde, yatakta hem un çuvalı gibi yatıyor tabirine maruz kalıyor. oysa sen bir Jhonny Sins'sin. bilmiyorsun ki o kız ne baskılarla şekillenmiş. onu tanımıyor, sadece kendi zevkine odaklaniyorsun. oysa sana aşk oyunları yapsa, çekici iç çamaşırları giyse, yatakta seni şaşırtsa ne güzel olur. turk kızı bunları yapınca 'lan bu bunları nereden biliyor?' diye düşünüyorsun bu sefer de.

daha altında bez, yeni konuşmaya başladığın dönemden itibaren 'sen kızsın, bilmezsin'ler ile büyüdün. diline pelesenk olmuş bu deyim hiç evrilmedi. karşına külturlü bir kadın çıkınca, ona saygı duyup takdir etmek yerine de 'ukala, kendini begenmiş, gozü yüksekte bunun' gibi tabirlere dayanıyorsun. hep sen biliyorsun, hep sen en iyisisin.

iyisi demişken. hani o yatakta zevk çıglıkları attırdığın, mukemmel performans sergilediğin, yeri gögü inlettiğin, güçlü kaslı vucudunla çıldırttiğin türk kizı var ya... hani sonrasında türk kızları sevişmeyi bilmiyor dediğin, senle yattı diye adını orospuya çıkardığın türk kızı. senin o kendini Rokko shiffredi sanmana sebep olan egonu yeşerten o kız, sırf sen üzülmeyesin diye yatakta orgazm rolü yapıyordu. sen onu 'yatakta un çuvalı' diye tabir ederken, o her çay kaşığı gördüğünde aklına sen geliyorsun ve kahkaha atıyor. git bakalım bir yurtdışına, o ağzının suyunun aktığı yabancı hatunlar senin o yetersizliğin karşısında ne yapacak? suradına kahkahayı yiyince, yetersizliğin yüzüne vurulunca sakın ağlayarak dönme ülkenin o gıcık türk kızına.

o engin bilgilerinle cilt cilt ansiklopedi yazacağin yabancı kiz, yüksek ihtimalle sarışın, türk kizından fizyolojik farkla daha az tüylü diye turk kızına laf söylüyorsun, dalga geçiyorsun. ama gel gelelim kendi vücuduna aynada niye bir bakmıyorsun türk erkeği. az daha dursan maymun olacakmışsin diyor muyuz biz sana iskadinavyalı alexander ile seni kıyaslayıp?

senin olayın tamamen sevişmek olunca, bu genellemelere giriyorsun türk erkeği.
pipini bir kez keşfettin mi, onu merkeze koyup bir daire çiziyorsun ve o dairenin içinde kalan tüm kizlar senin potansiyel sevişme ihtimalinin olduğu canlılara dönüşüyor.
eh, haliyle Türkiye'de yaşayınca, o dairenin alanı bu sınırlar içinde kalıyor.
beyninle pipin yer değiştirdiği için de, insani vasıflarını bir kenara bırakıp hayvani dürtülerin ile yaşamını sürdürüyorsun.
o sınirlar içindeki bir kız senin amiyane tabirini kullanacağım 'vermeyince', o kız anında tü kaka oluyor.
sonra bir gün, tabularla yetişmemiş yabancı bir kıza denk gelip, bir şekilde onunla yatınca -ki kabul et, kendini hemen birşey sanıyorsun- türk kizları ile yabancı kizlar arası bir versus kuruyorsun. sadece bir deneyim oysa ki.
ama dedim ya beynin ile pipin yer değiştirmiş.


biz, nam-ı diger turk kızları; çoğumuz sizi hiç genellemiyoruz oysa ki. hiç mi yabancı bir erkekle tanışmadık? hiç mi yabancı bir sevgilimiz olmadı? çoğumuzun böyle bir deneyimi olmuştur. ama olsa bile kıyaslamaz kızlar. yapan varsa bilemem ama ayıp ediyordur.
çünkü biz senin gibi türk erkeklerinin bir türk kızının çocuğu olduğunun bilincindeyiz en başta.
seninse unuttuğun, hatta hiç aklına dahi gelmeyen bir şey bu...
senin o ortamlarda 'türk kızı' konu başlıklı aşağilayıcı genellemelerine maruz kalan her bir kadın bir 'Turk erkeği'nin kızı olduğu unutmaman gereken tek şey. tıpkı senin annen gibi bir türk kızı...
ileride sen de %90 bir türk kızı ile evlenip, türk uyruklu kiz ve erkek çocuklar yapacağinı da unutma.

'tüm genellemeler yanlıştır' sevgili türk erkeği.
bu yazı da yanlışlarla dolu.

anlayabilirsen ne ala...

sevgiler,
Türk kızı





kazalı araba-kırık ayak


sevgili mörfi, 
sen bu yazdıklarımı okumuyorken ben sana yine de sövüyor olacağım.
hastaneye giderken bunu yapmak gelir mi bi insanın içinden ya? acı neler yaptırıyor...


geçen hafta, işsizliğimin bana verdiği karşı konulamaz yetkiye dayanarak öglenin o beyni kavuran sıcağında, püf ür püfür esen klimanin tam karşısında afedersiniz siesta yaparken, mutfak dolaylarından gelen telefonun sesi ile paralelden dikeye geçişim bir oldu.

o uykunun verdiği gevşemişlikle mutfağa koşayım derken, 27 yılımı geçirdiğim sevgili evimin nadide eşiği bana kendini hatirlattı. hemen hemen her gün farklı parmaklarımi çarptığım eşiğe bu sefer sol ayağımın serçe parmak komşusu olan adını bilmediğim parmağı çarptım.

bir çat sesi duydum.

koşmaya devam ettim.
arayan Greenpeace'ti. konuştuk, kapattım ve ilk adım...

hissettiğim acının tarifi yok. bir baktım, o ismini bilmediğim anonim parmak, dikeyden yatay pozisyona geçmiş. bildiğin serçe parmağın üzerinde yatıyor. ağrı da cabari...

'çıktı herhalde' deyip, bir güzel bir o yana bir bu yana oynattım ben onu. biraz dikleştirince acım daha da katlandı.

'oturmadı herhalde' deyip si minor'de kardeşime avaz ettim. ve sonrası hastane...

çıkmamış, kırılmış zaar. hem de utanmadan hem parmak kemiğinden, hem de tarak kemiği birleşiminden itina ile kırılmış.

acı bir yana, parmağın şekilsizliği bende bir gülme yarattı acilde.
doktor kırığı oturtayım diye, hepi topu 4 cmlik parmağı çekiştirirken, ben bir yandan sedye süngerini yolup, diğer yandan şuh kahkahalar attım acil servisin göbeğinde.

evet, yaptım bunu. canım çok acıyınca bir yandan ağlayıp bir yandan gülüyorum.
annem, babam, kardeşim ve acil servis erkanı bilmiyordu bunu elbette.

can kardeşim, kıyamam, ablasının acıdan şuurunu kaybettiğini düşündü sanırım; ben o acı ile kahkaha atarken, 'abla ısır bunu' deyip elini ağzıma soktu. şuurunu kaybeden bir tek ben değildim yani.

bir kahkaha daha attım, ama bu minik kardeşimin (minik lafın gelişi, buğday tenli Hulk'tur kendisi) sevimli tepkisineydi. kıyamam, o acıyla ısırsam koparacağım haberi yok:)

acildeki insanların 'lan deli mi bu acaba?' bakışları arasında alçı odasına giderken, babamın emekli amcalar gibi sürdüğü tekerlekli sandalye ile beni başka bir sedyeye çarpmasını ben anlatmayayım, siz hayal gücünüzü kullanın.

ayak alçıya alınirken de güldüm ama bu sefer gıdıklandığım için.
bir yandan 'daha fazla acımasın' ana temalı dua ederken, duanın en can alıcı yerinde küfür ettim. bayagı kallaviydi hani. ama cici Allah'ım sen olayı biliyorsun, affet.

acil servis maceramızın son olayı ise, sevgili babaciğımın ben acı içinde kıvranırken, alçılı ayağım ile selfie yapması...



ve ayak kırılalı bir hafta olmuşken, ben dün akşam o parmağı gittim, istesem uğraşarak dahi çarpamayacagım ince bir çikıntıya itina ile çarptım.

şüphesiz o; acıların ve sakarlığın en büyüğü...

Allah'ım beni ıslah et.
beni benden koru ne olur!

Not: ertesi gün moral gezisi adı altında Çeşme'ye götürdü ailem beni.
alışveriş için durduğumuz avm önunde, dısarda ailemi beklerken, yanımda soluklanan 55'lerinde bir amca beni ayak üstü oğluna yapmaya çalıştı.

şaka değil!!!
Geçmiş olsun girizgahı ile başlayıp iki hoş beşten sonra 'benim bir oğlum var, senin gibi minyon, guzel bir kız arıyorum ona. evi, arabası, şu kadar maaşı, askerligi, yakışıklılıği...' (vs..)
'benim başım bağlı beyamca' dememe rağmen, ısrarla babamlarla tanışmak isteyen amcadan bir yarım saat kurtulamadım. o sırada etrafımda tek bir aile ferdinin olmayışından dolayı korkup 'lan bu adam beni ya kaçırırsa, ayak da kırık koşamam' iç monologları yaşarken, 'beni aramışlar, ben bir gideyim, haydi görüşürüz amca kal sağlıcakla' deyip, tek ayakta sekerek avmnin içine girdim. annemler alışverişi bitirmiş çıkmış oysa ki...

onları kapıda görüp çıkarken, bir baktım bu amca yanlarında.
hayatımın sıçış korkusu... ya babam öğrenirse?

neyse, ben hiç adam tarafına bakmadan doğruca arabaya geçerken annemler de beni izledi. arabaya binince annem 'Gözde'cim, kapının önünde bir adam oğluyla telefonda konuşuyordu.
-"tam sana gore bir kiz, senin kategorinde, minyon, güzel. moda tasarımcısıymış, buca'da oturuyormuş." diyordu. sanki seni tarif etti gibi' dedi. o anda yaşadığım korku ve utanci anlatamam.

'hee, kem küm, deli amca ya, bla bla, beni bulurlar hep zaten, kategori mi at mıyım la ben' diye saçmalarken;

sevgili Einstein'ın ters reenkarnesi kardeşimin 'yeaaa abla yeaaa, kazalı araba gibisin, kaporta kırık ama her koşulda koca adayı bulabiliyorsun kendine ayak üstü. pes valla abla, bu ne cazibe ehieihiehekkekalkea' diye saçmalaması ortamı yumuşattı. neyse ki babam çok üzerinde durmadı ve konu kapandı.

bir ayak kırılıp bunca şey mi yaşanır, evet yaşanır.
mıknatıs gibiyim, çekiyorum.

Çeşme alçılı hiç güzel değil.
ayağımda alçi, kumun içinde çok morallendim. yurürken kelebek gibi sektim.
hele ki o kumların alçidan içeri girip beni tatlı tatlı kaşındırması yok mu? yıkamak da yasak.
oh la la

bir de güneş var. sanırım alçılı kısım ile alçısız kısım arasında bir renk farkı yarattım ama şu an muamma. alçi açılınca kosla vanish reklamı virali olan bir bacağım olabilir.



siz siz olun, evinize eşik yapmayın.
hadi eşık yaptınız diyelim, o zaman benim gibi sakar bir çocuk yapmayın.
onu da yaptınız bir kaza oldu diyelim, onu sevin o zaman.
sakar makar ama iyi çocuktur o.



5 Ağustos 2014 Salı

gönder gelsin

herkes maaşa emeğin karşılıği diyor.
ama aslında köleliğin kira bedeli.

emeğin karşılığı olsa verilen miktar bu kadar az olmaz çünkü.
o yüzden şu emek saçmalığını lütfen birakalım.

dün yine bir iş görüşmesine gittim.
konuhangi pozisyonda çalışacağımdan maaş kısmına gelince, sevdiğim filmin en hoşuma giden sahnesini iziyormuş gibi arkama yaslandım ve keyifle diyalog gibi gorünen monologu izlemeye başladım.

ne kadar verildiğinin bir önemi yok, ancak tahmin edileceği üzere ileriki dönemde verilecek emeğin karşılıği değil. 

ama birilerine göre gayet yeterli, zira onlar içın hiçbir zaman işçi verilen parayı hak etmez.
hep daha az emek verir.

haha, gerçek kahkaha sebebim bu düşünceler zira insan beyninin nasıl bu derece ufalabildiği bende sinirsel bir gülme yaratıyor.

neyse,

umrumda değil kaç para maaş teklif edildiği, bilakis ben yüksek maaştan her zaman korktum.
babam bana harçlık verirken, çok harçlık verdiğinde hep korktum.
biri benim hesabımı ödemeye çalıştığında korktum.

çunkü para ilah olmayan ilah yaratmada muazzam bir araç.
elinde para miktarina gore insan efendileştığıni zannediyor ve zamanla o efendilik tanrıcılık oyununa dönüyor.

hayatımın, cebi dolgun beyni boş insanlar tarafından yönetilmesini hiç istemedim.
istemiyorum, bu yüzden iş görüşmelerinde ne kadar maaş istediğim sorulduğunda cevap vermeyip, ipleri onların eline birakıyorum.
onlar da ipler onların elinde diye, benim onların kuklası olacağım düşüncesine kapılıyor.
parayı veren düdüğü çalar.

nah!

para insanı köleleştiriyor klişesine gireceğim ama öyle.
aldığınız maaşın çokluğu ile hissedeceğiniz kölelik miktarı doğru orantılı.
ancak aldığinız maaş azsa, köle siz değil patronunuzdur.
çalışırsınız, aldığınızın fazlasını emek olarak verirsiniz; köle olmazsıniz.
istediğiniz anda çekip gitme lüksünuz vardır, size laf söyleme cüretine dahi girseler vereceğiniz cevap onları ezecektir.
bu yüzden az maaş alıyor olmak beni hiç bir zaman üzmedi; üzmeyecek de.
hatta güluyorum lan daha ne?

yahu insan en basitinden düşünecek olursak, bir alışverişe çıktığında 'yahu ben buna para veriyorum' başlığı altında eziyet etmiyor mu karşı tarafa?
hele ki verdiğı miktar çoksa vay haline.

ayni benzetmeyi işveren ıçin de yapmak pekala dogru.
ben bu adama şu kadar maaş veriyorum, öyleyse o her dediğimi yapacak.

verme bana, ben sana kendimi hiçbir zaman layık olamama hissiyatına sahip olmak istemiyorum arkadaşım. biliyorum, fazlasını vereceğim; ama sen hep eksiksin diyeceksin.
o yüzden bana çok para verme, bana sahip olma luksünü alıyorum senden izninle.

ben bu yüzden birkaç iş yapıyorum.
hepsinden az az, ama sonuçta kafam rahat.
biri olmazsa digeri oluyor.
yoruluyorum ama kendimi sahipli hissetmiyorum.

efendi değilim ama köle de değilim.
bu güzel bana göre...
hiçbir zaman zengin olmayacağım, belki maddi sıkıntı da çekeceğim ama en azından kimsenin altında olmayacağımı biliyorum.

az maaş mı?
gönder gelsin.