28 Temmuz 2014 Pazartesi

öldüğünde,
ölmüş olduğunun farkında olmazsın.
bu etrafındakiler içın zordur.

aynısı aptallığın için de geçerli.

27 Temmuz 2014 Pazar

ben senin yaşındayken...

'ben senin yaşındayken...' dedi adam;
adam diyorum mecaz yapıyorum.
yaşına hürmeten falan demeyeceğim, zira bende yaşa değil zekaya hürmet vardır.

benden yaşça büyükmüş, yaşanmışlığı çokmuş, deneyimi benden fazlaymış... bla bla. bana bunlarla gelmeyin.
zira bunun tek ve en rasyonel sebebi sizin ebeveynlerinizin benim ebeveynlerimden önce sevişip sizi yapmış olmalarıdır.
biraz zorlarsan o nadasa bıraktığın beynini anlarsın dediğimi. arada bir zorla, zira alzheimer kapıda...

neyse, 'ben senin yaşındayken... 'diye soze girdi adam.
arkadaşımla kafede oturmuş, sohbet ediyorduk; iki kişi zuhur etti yanımizda. biri bu adam digeri hoş bir kadın. arkadaşimin arkadaşıymiş, oturalım mı dediler, olur dedik.

gayet güzel bir sohbet dönüyordu, ilk bakışta yaşından, kariyerinden etkilenmiştim; yalan söyleyemeyeceğim.
bu etkilenme öyle bir duygusal etkilenme değil, yaptığı işleri anlatınca takdir ettim.
kendini bana anlattığı -ki muhtemelen evde çalışılmış- kendi ağzından dökülen biyografisi ile ilk bakışta etkileyici bir 40'li yaş insanı canlandı gözümde. sonradan gerçekleşen içsel epifanimde, bu cümleleri benim yaşlarımda hemen hemen her kıza, onları etkilemek için kurduğu fikri doğdu.
beni etkilemeye çalışması normaldi.
peki, etkilenir miydim? orası şüpheli, zira kişisel standartlarıma uymuyor.
ama takdir ederdim, sevebilirdim, saygı da duyabilirdim.
ama bunların hiç biri gerçekleşmedi. çünkü kendini kaptırdıği o 'olgun ve cebi dolgun erkek' paradoksunda, şişkin egosu ve şişkin kaslarına ters düşen sönük beyin fonksiyonları bende tiksinme duygusunu tetikledi.
mesele şişkin olmaksa, sufle de şişkindir.
ama benim iştahım kabarmaz, midem bulanır.
bilemedi...

sonra devam etti; 'ben senin yaşındayken, şöyleydim, böyleydim, böyle yaşıyordum, şöyle şahane bir hayatım vardı. bir kadın gidiyor, bir kadın geliyordu, şöyle para kazanıyordum, böyle işler yapıyordum...bikbik vikvik' şimdiki zamana geldi, hala ayni bekar ve mukemmel hayat. öyle bir anlatıyor ki sanki Hollywood yildizı... ama yeşilçam'da gazoz bile olamaz...

ana temasına deginerek yazdığım o monologu bana aksettirirken yüzüne takındığı o çok bilmiş havası, yılların ona kattığı birikim, bu birikimle ters orantılı saçlara bakmaksızın hala kendinde bir karizma olduğunu varsayan kaybedilmiş şuur...
aslinda kaybedilmiş bir şuur değil onunki, hiç sahip olmamış ona.

tüm o ilk baştaki aura silindi ve yerine ustalık önemi denebilecek bir dönemde, değil usta çırak dahi olamadan hayatının 40 küsür yılını boş bir beyin ve dolu bir cinsel organla geçirmiş bir adam şekillendi gözümün önünde...

sohbet, adamla aramızda bir soğuk savaşa dönüştü.
o bana laf soktu, ben ona.
o bana küçük kiz çocuğu muamelesi yaptı, ben ona yaşlı bunak.
yaklaşık 2 saat süren sohbette, birbirimizi gırtlaklamadığımız kaldı.
arada yanındaki arkadaşını da azmettirmeye çalıştı, kadın yemedi. dalga geçmek istedi, yandaş bulamadı.
olaydan bagımsız iki arkadaş ortamı ısitmak için çok çabaladılarsa da olmadı. onlara yazık oldu.
bu arada masadaki en 'olgun' şahıs kendisi, yaşça yani.
onun yanındaki arkadaşı 30'lu yaşlarda, benim arkadaşım da benden iki yaş büyük.


sohbetin sonuna dogru, bende ilk etapta içte oluşan tiksinme duygusunun mimiklerime yansıması rahatsız etmiş olacak ki, şöyle bir geri çekildi ve o masada bana karşi sergiledigi o olgun erkek karakterine ölümcül darbeyi indiren altın vuruşu yaptı:

kadında yaş çok önemlidir. 20'li yaş kadınları hala çocuk bana gore, zira sen de. sana tüm söylediklerim pek birşey ifade edemez şimdi, anlayamazsın zira yaşın çok küçük daha toysun, çocuksun.... bikbik vikvik... büyümen lazım...

sonra ben devam ettim;

ben senin şuanki zeka yaşındayken, ki biyolojik olarak 3 yaşıma tekabül ediyor, o zamanlarda benim hayatımdaki en mühim şey altıma sıçmamaktı. görüyorum ki sen şu ulåştığin 40'li yaşta, andropoz kapındayken, kafanda iki tel kalmış saçına bakmadan, benim yaşımdaki zamanından bu yana karakterine gerisin geri ket vurarak hayatını hiç etmişsin ve bu proses hala sürüyor. ben biyolojik olarak üç yaşımdayken sıçmamayı ögrenmiştim altıma, ama sen biyolojik yaşın 40 küsür olduğu halde altına sıçma evresini daha geçememişsin. dön ve hayatına bir bak; dikili tek bir şey hariç hiç birşey yok. o dikili şey de senin 'saplığın.' şu saatten sonra, bu kafa bedenine ağirlık yapmaz, zira beynin 3 gram degil, ama hayatina yaptığı ağirlık ortada. boşsun, teksin, hiçsin.
olgun olmakla çürük olmanın nüansını kavrayamamışsin. sen olgun değil çürüksün ve çürükleri kimse sevmez.

sohbet burada bitti, bana bir iki kem kum sesinden öteye gidemeyen laf sokma girişiminden sonra yanındaki arkadaşina; 'hadi kalkalım,çoluk çocukla vakit ge çirdik' dedi.
son darbe de arkadaşindan geldi; çocuk dediğin kız seni lafla dövdü. bence de kalkalım zira yaşlısın; kalp krizi gecirmenden korkuyorum...


siz sevgili yåşı büyükler, size bilal'e anlatir gibi anlatıyorum;
yaşça büyük olmak bir insanı 'kamil' yapmaz.
cinsiyetin erkek olması da insanı 'adam' yapmaz.
proteinlerinizi ihmal etmeyin, ilerleyen yaşlarda lazım olacak.
sonra yok ben duymadım, aman bana niye böyle dedin de demeyin.

hadi öptüm.


24 Temmuz 2014 Perşembe

2'nci aşkıma!

bizimki farklı bir aşk hikayesi..
ne ferhat ile şirin ne de kerem ile aslı boy ölçüşemez bizimle...
öyle yani..

hayal meyal hatırlıyorum ilk gördüğüm anı...belki de sadece hayal da kuruyor olabilirim bilmiyorum...
93 senesiydi... ağustos ayıydı..bir misafir geliyor dediler.
meraklandım...oldum olası çok severim misafirleri..ama bu sefer farklıydı sanki..
ve aylar süren bir bekleyişin ardından geldi, girdi kapımızdan...
inanılmazdı...

biliyorum ki ilk görüşte aşkı o zaman öğrendim..tutulmuştum...
nasıl güzel, harika birşey...
ilk başta platoniktim..farkımda bile değildi benim.. bense ilk aşkımı her dakika izliyordum...
yıllar yılı sürecek, hiç bitmeyecek bir sevginin başlangıcıydı o yaz...
her sene daha da katlanarak sevdim onu...daha da büyüdü o sevgi içimde...
yer yer kızsam da hep sevecektim biliyordum..
derken o da farkıma vardı sonunda..
hele ki ismimi duyduğum o ilk zamanlar yok mu?!...
hiç bir heyecan boy ölçüşemez onunla eminim....

20 yıldır aralıksız sevdiğim bir erkek o ...
hayran olduğum, yer yer kızsamda sevgimi hak eden, sevgisine ihtiyaç duyduğum genç yakışıklı bir adam...

o benim dünyalar tatlısı biricik kardeşım...
93 senesinin 25 ağustos'unda aldığı ilk nefes ile hayatımızı anlamlandıran, her kahkahasında bir ömrü yaşatan, sevgilerin en dayanılmazını bize veren canım, birtanem kardeşim...
.....................

bundan tam 20 yıl önceydi, hayal meyal hatırlıyorum..annem kardeşın olacak demişti..

ben de 'kardeş ne' demiştim..ufaktım tabii..

kardeş ne biliyor musun ufaklık!
hayatta seni en seven, sana koşulsuz kollarıni açan en sıcak ve sadık dost..
sen benim en değerli varlığımsın.
hayatım boyunca, sonsuza kadar kalbimin EN sahibi 2 erkekten birisin...

iyi ki doğdun sevgili kardeşim...
buradaki 'iyi ki' mecazen değil yürekten bir 'iyi ki'...
seni çok çok seviyorum... 
hiçbir şey sonsuz değil.
acı sonsuz değil.
hüzün sonsuz değil.
herşeyin mutlaka gelmeyi bekleyen mutlak bir sonu var.
sen sonsuz değilsin.
hayatın... o, o kadar kısa ki...

yüzleşmeye korktuğun gerçekliğini ortaya çıkarmadığın sürece, sürekli aleyhine işleyen zamanda, kocaman bir evrenin içinde çirkin ten rengi bir leke olarak kalacaksın.

yaptıkların, yapmadıklarının gerisinde kalacak.
korku, farkında olmadan boynuna asılan ve ögrenilmiş-zorla benimsetilmiş-bir tasmadır.

korku sonsuz değil.

kimse mutlu ölmüyor.
ölüm döşeğinde bir insanın gozlerinin renksizliği, geçmişinden geliyor.
kararttığı, renklerini yok saydığı, kendine ket vurduğu geçmişinden.
ve son yolculuğuna, valizine koyduğu onlarca 'keşke'nin mutsuzluğu ile çıkıyor.
mutluluk sonsuz değil.

her birimiz, deriden bir paket kağıdı ile paketlenmiş, raf ömrü urüne göre değişken ancak tamamı sınırlı olan ve son kullanma tarihine kadar tüketilmesi gereken birer urünüz.

tüketecek olan bizleriz.
o paketin içine bakman lazım.

elmayı ısırmadığın sürece hayatının sonuna kadar köle kalacaksın diyordu Chuck Survival'da.
elmayı ısır...

sonsuz olmadığin gibi özgür de değilsin.
sonsuz olamayacaksın belki ama özgür olabilirsin.






17 Temmuz 2014 Perşembe

since 1988-prematüre bir doğum günü yazısı şeysi.

since 1988...

27 yıllık bir beden, kimlik, ruh, evren.
kendimi bir evren olarak tanımlasam garip karşilar misiniz?
kendini beğenmiş mi görünurüm?
peki, umurumda mı bunları düşünmeniz?
değil elbette, düşünün gitsin. ben bir evrenim...

27 yıl, 9.855 gün, 236.520 saat, 14.191.200 dakika, 851.472.000 saniye... milyarlarca an, binlerce kitap, milyonlarca kelime,
ben bir evrenim.
(Evet, uşenmedim hesapladım.)


büyüdüm, düşe kalka, çoğunlukla ite kaka, uyuşukluğun ve uşengeçliğin karesini alarak, tiksinerek, severek, ağlayarak ama daha fazlasıyla kahkaha atarak, koşarak, çıplak gezme hayaliyle, toprağa basarak, ağaca tirmanarak, gün aşırı kendimi sakatlayarak, vücudumdaki morluklarla, ruhumdaki incinmişlikleri gormezden gelerek, acıdan haz alarak, yer yer nefret ederek, sinir sistemimi hor kullanarak, inatla, sonsuz aşkla büyüdüm.

büyüdüm ve 27 yaşıma geldim.
kimilerinin çocuklari var, kimileri evlenecek, kimileri yaşamıyor, kimileri zengin, kimileri fakir bu yåşta.
ben neresindeyim bu yaşın?

fizyolojik kısmında, bedenim büyüdü. hoş boyum 1.55 cm, kilom 46. bedenen tam da büyümüş sayılmam, ama göğüslerim çıktı, kavisli vucudumla buyuk gorunmek istediğimde görünürüm. eger büyümekten kastınız vücut hatlarınizın yaşadığıniz yıl ile doğru orantılı olmasıysa, ben kismen büyüdüm. boyum hala kisa.

beni yakından tanımayan biriyseniz, ilk kez görüyorsanız, 27 yıllık olduğuma inanmazsıniz.
zira en başta dediğim gibi hacmen yaşımı yansıtmıyorum. 27 yaşında bir kadınin fiziksel ozelliklerine sahibim ama hal ve tavırları? bazen yasiyorum, ama cok kisa suruyor. plastik kokusu alıyorum ve duruyorum.

buyudum, ama sadece yıl aldım. en olgun yasimda kaldım. alper kamu'nun da dediği gibi, 5 benim de en olgun yaşımdı, şimdi çürüğüm...

ben bir evrenim...
içimde bilmediğiniz, benim şu an söylemeye cesaret edemeyeceğim çok şey var.
sınırsız bir hayat istedim.
önüme çıkan her yola girdim, her dönemeçte aklım dıger yolda da kaldı. birini yaşayıp dıgerine yöneldim.

tüm elementlerine aşık oldum doğanın.
kimse yokken etrafta, sakin bir sahil köyünün insansız sahilinde çıplak yürüdüm bir akşam vakti, rüzgarın ipeksiliğini hissettim derimin her bir noktasında.

giysilerimden sıyrılıp çiplak girdim denize. nefesimi tuttum, içine gomüldüm suyun. son bronştaki hava çikana kadar kaldım içinde, hatta boğulacaktım son anda kurtuldum.

her gordüğüm ağaca aşık oldum. ormana her gittiğimde, uzanıp yere ellerimi ve ayaklarımi toprağa gömdüm, içine çöktükçe çöktüm toprağın. üzerimde böcekler dolaştı, umursamadım.

kendim olmaktan çekinmediğim bir hayat yaşadım. bazen garipsendim, bazen hic sevilmedim, bazense vazgeçilmez oldum.

kendimi cinsiyetsiz gördüm her zaman.
hem kadın hem erkektim.
çoğunlukla çocuk oldum, büyümeye çalıştım, sevemedim-bıraktım.

dogmuş olmaktan hic haz etmedim. anne ve babama çok kızdım korunmadılar diye, bunu her zaman dile getirdim.
ama bir kere dogduysam, rolümü de benimsemem gerekti. kimdim, neydim, ne için gelmiştim?
gecelerce irdeledim.
herkesin üzerime yüklediği kimlikleri bir türlü yakıştıramadım kendime.
sıfatın tanımını öğrendiğimde sıfatlarla bir daha işim olmadı.

gözde kim deseniz, kendimi betimleyemem size.
sizin alıştiğiniz o kelimelerle.

sadece evrenim. naçizane bir evren.
çok fazla şey var içimde. çoğunu kendime saklarım, anlatsam korkarsıniz.
anlatsam, yadırgarsıniz.
anlatsam, anlayamazsıniz, aşağılar, kızar, alay edersiniz.
ama umrumda olmaz bu tepkileriniz, özür dilerim.

27 yaşıma girerken, kendimi keşfettim.
günlerim, gecelerim düşünmekle geçti.

ve kendime giden kapıyı araladım, şimdi yurümeye başlayacağim o yolda.
biraz daha garipleşerek belki, belki de delirerek.
çelişkilerimle büyüyerek.

en az sınirla yaşadım bu yaşa kadar. artık sınırlarımı tamamen kaldırıyorum.
kendine ket vurarak, gerçekte kim olduğunu değil, sana dikte edilen sanal kimliği benimseyerek geçmeyecek hayat.

kendime aşık olduğum bu hayatta, kendi sınirsiz içselliğimi yaşantıma aksettirmenin zamanı geldi.

bugün 26 yaşımın son günü, 27 yaşımın ilk. 26 yåşımı nasıl yaşadım, iyi mi yaşadım, kötü mü yaşadım, parmak hesabına gore gerçekten 26 yaşında mıydım yoksa gün mü almıştım da 25 buçuk gibi mi yaşadım, bilmiyorum. ilk kez yaşadım, bir daha da yaşayamayacagım. 26; çift bir sayı, sonunda 6 var ama 3'e bölünemiyor. 6 yılımı süpürge ettiğim Eskişehir'in plakasi ve kurbağanın kromozom sayısı. 26 yaşa dair yazabilecegim en mühim şey bölünmez bir plakanın kromozom sayısına eşit bir yaş olduğu.

bölünmedim, büyüdüm. şimdi 27'yim. ama kafam hala 27'den gün mü aldım, 27'ye ayakkabımla mı bastım, yoksa bodoslama mı daldım orada.

önemi var mi?
elbette fi fi.
kocaman oldum, kocuyorum. bir yastıkta, çoklu kişiliğim ile kocuyorum, kocasız kocaman oluyorum.
halk arasında evde kalmak deniyor, görmezden geliyorum.
yåş 27, bir kakalak gibi ortasındayım tüm düğün halaylarının, ona yanıyorum.

kendimi hazir hissettiğimde telefonla joker hakkımı da kullanarak girmek isterdim ama öyle bir hakkım yok. 27 yaşima sacmalayarak giriyorum. tüm yıl böyle geçecek, biliyorum. bu hayata İzmir'den katılıyorum, sevişirken korunmayan anne babama buradan selam gönderiyorum.
benim gibi 27 yaşına giren tüm yaşamacı arkadaşlara başarılar diliyorum.
ne için yaşıyoruz, niye büyüyoruz bilen söylesin, anlamadan büyüyorum, bosa gidiyor.

Gözde Dural 27'nci kişisel yılsonu bunalımı kutlu olsun.

karpuz gibi yata yata
büyüyorum,
büyüyoruz,
büyüyorlar.


not: bugun değil doğum günüm, bugun bayağı bayagı 17 temmuz. premature oldu yazı.
tutamadım içimde, çıktı rahatladım.
iyi ki doğacağım birkaç gün sonra.
ve ilk tokat, hala aklımdasın.


12 Temmuz 2014 Cumartesi

birini seviyorsanız, bırakın gitsin.
dönmezse hiç sizin olmamıştır,
dönerse büyük ihtimalle frengi kapmıştır.

kurdeşen gözde

her şeyi içinde yaşayan bir insan olmanın en kötü yanı, her şeyi içinde yaşıyor olmak.
başka bir tanım gelmiyor aklıma.
duygularını limitsizce yaşayan birinden, bunları en derinlere gömen birine evrilmek canımı yakıyor.
uslu duruyorum, susuyorum. 
içim çok genişmiş, şaşirıyorum.

x-men first class filmindeki gudubet Sebastian Shaw'a döndüm. o kinetik enerjiyi bedeninde depoluyordu, ben ise negatif ne varsa; bir nevi yemek seçmeden...
ancak aramızdaki fark, onun istediği zaman bu enerjiyi bir yıkım aracı olarak dısarı verebilmesi ve gücünü bu şekilde kontrol edebilmesi.
bense, bedenimde, zihnimde depolanan tüm o negatifliği yıkicı bir güc olarak dışari veremiyor; veremedikce de kendime fiziksel işkence haline getiriyorum.

yaşadığim son üç ay, çok da uzun olmayan hayatımın en zor zamanlarından.
biriktikçe biriken sıkıntılar, şimdilerde ifraz olarak bedenimde dolaşıyor.
son bir haftadır çılgıncasına kaşınıyor vücudum.
bacaklarımda yaralar açılmak üzere.
kollarım, tırnak izleri ile dolu.
ifraz yer değiştiriyor, parmaklarım ona eşlik ediyor.
halk arasında kurdeşen diyorlarmış, ilk kez şahit oluyorum.
hoş bir tanışma olmadı.
karındeşen Jack vardı, o da tepkisini dışa verenlerden.
ben kurdeşen Gözde, içevurumculuğun yegane temsilcisi.

yaşadıklarım aklıma geldikçe, kimsenin olmadığı yerlerde gozlerim doluyor.
neden bu kadar şanssız olduğum üzerine felsefe yapıyorum kendi içimde.
sonuçlanmıyor tüm bu monologlar, yine cevapsız herşey, kronik şanssızlığımla başbaşa kaşınıyorum.

bu hayatta bize nefes almaktan, yemek yemekten, su içmekten önce sabır ve şükur kelimelerini öğretiyorlar.

en kadim eylemlerim şu ara, sabret ve şükret.
neden sabir ettiğimi bilmiyorum, insan niye sabreder ki?

ve neden yaşadıklarının ezici ağırlığı altında milim milim erirken şükreder.

daha kötüsü her zaman var. aman ne şanslıyım, kötünün iyisi bana denk geldi, oh la la viva la şükür.

icindekileri, sıkıntılarını buraya yazacak biri değildim, çozerdim önceden kendi kendime.
şu ara çok başarısızım kendi kendime terapi yapmakta.
bir terapiste gitsem belki rahatlayacağim ama param yok.
cidden yok.
tamam tamam olsa da gitmem, ama yok bu sefer o yuzden gidemiyorum.

sabir, şükür ve ben şu ara birbirimizle flört ediyoruz.
bir de kurdeşen eklendi ekibe, şahane yaşıyoruz.
bence ben bir cay içeyim bunlarla artık, zira bu hayatta en sık onlarla görüşeceğim.

kaşıntıdan dolayı yazıyı bitirmek zorundayım,
iki elim, 8 parmağım var.
klavye mi bacak mı?
bacak.

optum blog

5 Temmuz 2014 Cumartesi

çekirdeksin, 
kabuğun kırılıyor ve canın acıyor.
büyümek güzeldir...