26 Kasım 2014 Çarşamba


for the record,
i always desire the things that destroy me in the end.
known by experience...
there were billions of trees to eat, however I've always picked the forbidden.
there wasn't even a serpent who tricked me in addition.
this is the Original Sin of me...

I perfected my own miserable destruction.
i did it as an artist sculpting her masterpiece.
slowly, carefully and with an endless recklessness...

now, I am standing in front of the mirror, staring the reflection of my flesh...
but what I see is a soul with full of scratches.

I've perfected my destruction as an artist...
I did it perfectly...
and now, I am watching my masterpiece with bloody tears flowing inside me and mingling through my veins.

this is the original sin of me.
this is my untold destiny...






25 Kasım 2014 Salı

okumak istediğim tüm kitapları okuyamayacağım,
görmek istediğim her yeri göremeyeceğim.
tanımak istediğim her insanı tanıyamayacağım.

herkes olmak istiyorum, her yerde olmak istiyorum,
her şeyi öğrenmek, hayatın mümkün kıldığı her şeyi tatmak, her rengi, sesi, kokuyu, yaşamın fiziksel, ruhsal ve zihinsel  tüm formlarını kavramak istiyorum.

ama bunların tamamını hiçbir zaman yapamayacağım.
çünkü insanım ve sınırlıyım.

bazen kendimi parçalamak istiyorum bu yuzden.
atomlarıma ayrılmak ve doğaya karışmak istiyorum.

her şey olmak istiyorum.

sadece her sey...






1 Kasım 2014 Cumartesi

nefes

kalabalığın tam ortasındayım.
sıkışık bir koridorda, birbirine bitişik halde duran yüzlerce insan...
sesler yüksek ve yer yer boğuk
tam arkmda kavga eden bir çift.
birbirlerine öylesine bağırıyorlar ki, dayanamayıp öne dogru birkaç adım atıyorum.
ter ve parfüm kokusu birbirine karışmış halde.
dışarının dondurucu soğuğuna karşı, koridor bir o kadar sıcak.
bunalıyorum...

önce atkımı çözüyorum yavaşça.
sanki çözmesem, boğulacakmışım gibi hissediyorum.
yanımdan geçen biri omuzuma çarpıyor hızlıca, sarsılıyorum.
bir hışımla dönüp arkama baktığımda o da bana bakıyor fakat telaşla yürüyüp gidiyor.
daha önce tanışmış mıydık diye düşünüyorum.
çok tanıdık geliyor ancak çıkaramıyorum.
bu sıkışık koridorda nasıl bu kadar hizla ilerliyor, şaşırıyorum.

atkımı çıkarmam yeterli gelmiyor bir süre sonra, hala sıcak ve ısı ısrarla yükseliyor.
her nefes alış verişi koridorun içinde buhara dönüşüyor.
arkadaşlarım birkaç adım ötemde, ateşlice bir şey hakkında konuşup gülüyorlar.
etrafımdaki hemen hemen herkes ortamdaki ortak sesi yükseltmek istercesine diyaframına yüklendikçe yükleniyor.
sesleri net bir şekilde duyuyorum ancak hiçbirşey anlamıyorum.
sanki daha önce hiç duymadığım bir dil konuşuluyor.

silkiniyorum...

çok sıcak... ceketimin düğmelerini yavaşça çözmeye başlıyorum.
bir şekilde rahatlamam lazım.

yavaşça ceketimi sıyırırken, duvarda asılı duran bir fotoğrafa gozüm takılıyor.
göl kıyısında, yemyeşil bir arazinin ortasına kurulmuş bir şato. doganın içinde öylece sakin duruyor.
bir an orada olmak istiyorum.
Inverlochy Kalesi, Torlundy, Fort William-Iskoçya...
ağaçlar, şatonun arkasındaki yamaç, göl...
sonsuzluğu vaad ediyor.

sağımda bir çocuk duvara yaslanmış yanındaki kıza ilgi ile birşeyler anlatıyor.
kız onunla ilgili değil ancak deniyor çocuk. bu akşam eve yalnız dönmek istemiyor.
bir içki daha içer misin diye soruyor ve kız gülümseyerek başını sallıyor.
guzel gülümsüyor kız ancak boş bakıyor.
tek derdi o bilmem kaçıncı bedava bardağı da içmek sadece, zira çocuğun haddinden fazla ilgisinden başka türlü uzaklaşamayacak.
çocuk elinde içkilerle geliyor ve yeni bir içkiyle bir adım daha yaklaşıyor bedenler.
çocuğun uç kadehlik daha parası varsa, kendi kulvarında gecenin galibi olacak.

olduğum yerde duruyorum hala. buraya ne zaman geldiğimi hatırlamıyorum.
sanki bir asırdır, bu kalabalık koridorun tam ortasında, yüzüm bana birkaç kilometre uzaktaymış gibi gelen dar, kırmızı kapıya dönük bir şekilde ayakta duruyor gibiyim.
ben orada sabitken, birkaç jenerasyon eskitmişçesine yabancı hissediyorum her biri hemen hemen benimle aynı yaşta olan bu insanlara karşı.
oysa onlar gayet bu bunaltıci atmosferden ve gurültülü kalabalıktan hoşnut gibiler. birbirlerine gülumsüyor, tokalaşıyor, sarılıyorlar.
yaptıkları her hareket, aslında bana aşina olmasına ragmen ilk kez görüyor gibi hissediyorum.
sanki daha önce kimseyle sarılmamış gibi yadırgıyorum. biriyle hiç tanışmamış gibi şaşırıyorum
anlayamıyorum.

bir ara nefesim kesilir gibi oluyor.
ceketin düğmeleri de yeterli gelmedi.
üzerimde durdukça tonlarca ağırlığa ulaşan ceketimi yavaşça sıyırıyorum. elimde atkı ve ceket, sabit agirlıklarını kat kat aşmışçasına yüklü geliyor. yavaşca duvarın kenarına birakıyorum.

garson, elinde bir kadeh brandy ile geliyor.
daha o sormadan bardagı elinden alıp, beş numaralı tebessümümü yapıyorum.
bardaki bey diye birşeyler geveliyor.
beş numaralı tebessüm çok comert geldi sanirım diye düşünerek 8 numaralı ciddi gülümsememi yayıyorum suradıma.
teşekkürler diyorum sadece, garson yavaşça uzaklaşıyor.
bara dogru bakıyorum, 40'lı yaşlarında, yaşına oranla dinç duran, hafif kelleşmiş, kirli sakallı, kategorisine gore hoş denebilecek düzeyde bir adam bana dogru gülümsüyor.
bu gülümsemeyi iyi tanıyorum.
bu erkeklerin 2 numaralı gülüşü.
gozler hafif kısık, dudaklar üst dişler gorünecek şekilde aralık, agzın hafifçe sola dogru kaydığı, samimi gibi görünen ancak alt notalarda şehvet barındıran bir gülüş.
davetkar ancak ben o an onun konuştuğu dili şu an anlamıyorum.
brandy, yanındaki rahatsiz bar tabureye gitmem için alinan bir bilet, yolculuga çıkmamı bekliyor. ama bilmiyor ki ayaklarımdan binanın temeline çivilendiğimi...

sadece bakıyorum, yaklaşık bir dakika, yüzünü inceliyorum uzaktan. o hala gülüyor ve dayanamayıp kafasıyla gel komutunu veriyor.
gozünün içine baka baka, ikram ettiği bir kadeh brandy'i usulca dikiyorum. gözlerimi ayırmadan son damlasına kadar tek nefeste içiyorum ve boş bardağı yanımdan geçen garsona verip, az önce hareketsizce izlediğim dar, kırmizı kapıya bakmaya devam ediyorum.

hizla içtiğim brandy yutağımdan akarken içimi yakıyor.
koridorun sıcaklığı ile birleşen içsel ısım daha da bunaltıyor beni.
uzerimdeki oduncu gömleğinin üstten 3 düğmesini de açmam gerekiyor artık.
düğmeleri daha kolay çözülüyor diye hep erkek gömleği giyiyorum.
zira kadın gomleklerinin düğme yerleşimi 'soyunmak' için değil, 'soyulmak' için.
soyulmak hiç derdim  olmadı, önce kendi rahatlığım deyip yavaşça açıyorum dügmeleri.
sanki kaburgalarımın içinde birşey ısrarla dışarı çıkmak istiyor gibi bir sıkkınlık hissediyorum.

koridor düzeninde yapılmış, paravan şeklinde duvarlarla bölünmüş bu bar, içerideki desibel sınirlarını zorlayan kalabalık, sıcak her biri bende daha önce olmayan klostrofobiyi tetikliyor.

arkadaşlarımdan biri yavaşça yanıma gelip, neden onlara katılmadığimı soruyor.
verecegim cevabı önemsediğini düşünmüyorum ve 'birazdan' diyerek onu içinde bulunmak istemediği bu durumdan azad ediyorum.
diğerlerinin yanına gittiğinde, bana bakıp sessizce konuşuyorlar.
büyük ihtimalle, uzun zamandır içinde bulunduğum bu durgunluktan bahsediyorlar.
onlara nasıl yabancılaştığımı, artık yanlarındayken bile aslında onlarla olamadığımı, garipleştiğimi yuzeysel sohbetlerine ara başlıklar olarak ekleyip; kendilerince erdemsel öğütlerle beni kurtarmaya çalışıyorlar.
ben kurtarılmak istemiyorum oysa ki, tamamen kaybolmak için çabalıyorum.
onlar acıyan ve endişeli gorünen gozlerle bana bakarken, ben diger dügmelerimi çozüyorum yavaşça.
tamamen soyunmadan rahatlayamayacağım.
hatta o da yetmeyecek, bir neşter olsa göğsümü karnıma kadar yarıp gövdemi ikiye bolsem daha iyi olacakmış hissini yaşıyorum.

dar, kirmızı kapıyı seyrederken, gömleğimi tamamen açıyorum.
içimde sütyen var sadece, bir an birkaç gözün bana döndüğünü hissediyorum ancak umurumda değil.
sanılanın aksine bir strip-tease yapmıyorum.
sadece bunaldıkça, kendimi ferahlatma yolları arıyorum. soyunmaktan korkmadığim için bana garip gelmiyor ancak soyunmak bir tabu ve herkes bunu farklı algılıyor.
çocukken de soyunurdum olur olmadık yerlerde.
kumaş parçalarından oldum olası haz etmiyorum. ancak içine düştüğümüz dünya, en dogal halimizi normlarla maskeliyor.
giyinmek, örtünmek insan olmanın birinci kuralı gibi.
oysa benim perspektifimde çıplaklık, insanın tek ve en gerçek dogası.
ama benim perspektifim ve etrafımdaki bilmem kaç yüz perspektif ile kesişmiyorum.
hiç kesişmedim. bakış açisı en geniş olanı bile yetersiz kaldı.
sorun değil, ben de onları anlamadım hiç.

uzunca zamandır içinde olduğum bu topluluk artık tamamen başka bir galaksidenmiş hissi veriyor.
gitmek istiyorum.
dark, kirmızi bar kapısina bir ulaşsam, onu ittiğimde ait oldugum sonsuz boşluğa düşecekmişim gibi hissediyorum.
ancak ayaklarım hala sabit.
yaklaşık 1 saaten fazladır aynı yerde, bir kaç adımlık hareketle sabit duruyorum.
fakat zamanı geldi.
derken, aynı garson bir içki daha getiriyor; bu sefer viski.
yine bardaki o 40'lı yaşlarındaki adamı işaret ediyor.
adamla gozgoze geldiğimizde, bu sefer 2'nci degil 5'nci gülumsemenin yuzünde olduğunu görüyorum.
bu kötüye işaret. sabrının kalmadığı, zoru oynadığını sandığı kadından şikayetçi olduğu, o sönmüş bir sufleye benzeyen suradından açıkça belli oluyor.
en güzel tebessümüm ile ona gülümsüyorum ve bedenimi ona dogru çeviriyorum.
gelecegimi düşünerek yerinde hafifçe kımıldıyor ve ben o anda, o tatlı tebessümü hiç bozmadan viskiyi kafama dikip bardaği ona doğru firlatıyorum.

sanırım bu kaçışımın başlangıç fişeği.
o desibel ayarları bozulmuş kalabalık bir anlık sessizligi sağlıyor.
herkes koridorun ortasında duran, gömleği tamamen açık, sütyeni gorünen ve yüzünde matlık olan bana bakıyor.
arkadaşlarım, şoka girmişçesine yanıma koşup her biri binlerce soru soruyor.
garson sinirli bir şekilde işletmeciye durumu anlatirken ben hala duruyorum.
etrafta deli olduğum uzerine diyaloglar dönüyor, biri içki şişede durduğu gibi durmaz klişesini yapıyor,
uzerien bardak fırlattığım adam bana dogru koşarken etraftan bir kaç çocuk onu yakalayıp sakinleştirmeye çalışıyor.

ben hala duruyorum.
bir an konuşulan dili anlıyorum.
tek tek, etrafımdaki herkese bakıyorum.
suradımın bir karış ötesinde bir sürü makyajlı makyajsız surat tükurüklerle bana birşeyler söylüyor.
herşey ağır çekimdeymişçesine yaşanıyor o sırada.
sesler yavaşca boğuklaşmaya, ışık daha da parlaklaşmaya başlıyor.
sıcaktan, insanlardan ve kalabalığın tonlarca ağirlığından başım dönüyor.
bir saati aşkın suredir olduğu yerde dimdik duran bacaklarımda, kemikler sanki eriyormuş gibi hissediyorum.
tam yığılacakken, biri arkadan elimi tutuyor ve beni kendine çevirip 'hadi' diyor.

koridorda kapıyı izlerken omuzuma çarpan çocuk.
bir an çok tanıdık geliyor ve hizla koşmaya başlıyor.
kolumu öyle sert çekiyor ki savruluyorum ancak tam düşecekken belimden sarılıp beni kaldırıyor.
'hadi, gitmeliyiz artık'
'tamam' diyorum durumu kavramaya çalışırken...

saatlerdir hareketsizce baktığım ve açma hayalini kurduğum kapıya dogru koşuyoruz, eliyle kapıyı itiyor.
dişarıdaki soğuk önce yüzüme sonra tüm bedenime hizla çarpıyor.
saatlerdir ilk kez nefes aldığimı hissediyorum.
yarı çıplak olduğum halde üşümüyorum ve ilk kez hafiflediğimi fark ediyorum.
arkamızdan arkadaşlarımın bağırışlarını duyuyorum ancak hiçbirini tanımıyorum.
bir hoşçakal diyecek kadar tanımıyorum artık.

koridordan çıktığimızdan beri koşuyoruz el ele, tek bir şey dahi söylemiyor.
iki yakayı birleştiren köprüye kadar geldikten sonra yavaşlayıp duruyor ve
'daha önce tanışmadık ama seni taniyorum.
gidelim' diyor.

içimden, kimsin, nereye gidiyoruz, neden gidiyoruz diye sorma isteği gelmiyor.
sanki tüm cevapları biliyormuş gibi hissediyorum.
yeniden elimi tutuyor, 'geç kaldık, tren yarım saat sonra kalkacak. yarın sabaha Fort William'a varmış olacağız. orayı çok seveceksin' diyor.
hayatımda ilk kez hissediyorum.
tanıyorum ve biri beni hiç tanımadan tanıyor.
elini sıkıca tutuyorum ve koşuyoruz.

bazen cigerlerin yetmiyor nefes almaya, tanidıkların yaşam üfleyemiyor.
ama suni tenefüs her zaman işe yarıyor.
gerçek sandığın suni, suni sandığın gerçege dönüşüyor; kurtuluyorsun.

hep kaybolmak isteyen ben, ilk defa kurtulmak istiyorum şimdi.
ilk kez gerçekten kurtarılıyorum...









19 Ekim 2014 Pazar

thank you all, but I'll pass

'make up your mind' make up your mind'
there it goes again.
the unknown whisper inside my head is murmuring this quote with an endless tune...
my days and nights turned red...
something inside me, actually inside my head shutting me down, holding my hands.
i fell like I am bounded. bounded but where?

'make up your mind' it says again.
but this one is different at the moment.
it started as a whisper then turned a scream now.
it's screaming and I am as deaf as a post to the other sounds around my daily boring life.

at first, I tried to fight with it on my own.
i created hobbies which were really silly, I spent my time with ridiculous habits.
I made friends, I made nonsense conversations.
I smiled, I laugh out loud, I talked without breathing.
people told me to being 'social' would be useful for my situation.
they told me 'it's gonna be ok'
'you are strong'
you can fix this
don't lose yourself, fight it.
it'll pass.
I am with you.
talk to me, talk to your friend, talk to doctor, talk to yourself.

hush!

they were saying those things, but i was reading subtext behind their thoughtful speech...
they told me 'hush'
they didn't really care about me. they always care about themselves.
I was depressed, I was sad which is not entertaining for them.
if you are good, everyone join you.
but if you are down, no one give an hand.
that's the rule of communication.
that's the fucking rule of communal life. 
this is the first, important rule of being fucking  human...
so they told me hush with the fancy sentences they've built for my own sake.

I hushed as well...
but the voice did not.

then I thought to go to a doctor.
I had money and money was the key.
if you pay for something, you own it.
I paid for my crazy mind to fix it.
I paid too much...
the doctor talked to me, he seemed thoughtful, too.
behind the curtain, I was just a costumer.
I bought words, I bought endless advices.
the thing what I've learned from therapies is passing on what you hear.
at the first moment of my first therapy, I figured out it was the most useless thing that I've ever done.
talking to a stranger is not the key of light at the end of the tunnel.
there is no light, just illusion...
advices create those illusions.
the man who you are talking about your problems is not a saver, he is a illusionist.
actually i didn't want to be saved at all.
i just wanted to be lost...

if you heard an advice from someone, people love to do it all the time, pass it on.
shake your confused head, smile at him or her, say 'yes, you are right' and pass it on, trust me!

I've met so many generous people.
they were always kind to me giving things.
they loved giving things to someone else what they need more than everyone.
like advice...

thank you all, but I'll pass.
be my guest!







yaşamak güzeldir


Hayatın bir kutsanma olduğu gerzekliğini hangi ölü söyledi? 
Hayat bir kutsanma değil, başınıza gelen en büyük lanet!
İşlemediğimiz suçların cezasını çektiğimiz mavi tavanlı bir hapishane ve bizler kendisine bahşedilen bir ömürü yaşayan üstün yaratılar değil, suçsuzken müebbete çarptırılmış mahkumlarız.  

Bu hayat bize birşey getirmeyecek. 
Geleceğimiz parlak, neon ışıklarla tünelin sonunda bizi beklemiyor.
Her nefes alışımız, kürek cezasına çarptırılan bir mahkumun beyhude çırpınışları. 
Doğumumuz, yaptığımız en büyük hata. Hatırla, doğar doğmaz yedin tokatı. Ve şimdi ömrümüz farkında olmadan bu hatayı düzeltmeye çalışmakla heba oluyor.
Düzeltemeyeceğiz. Tokatların sonu gelmeyecek. 
Hayat sana en iyi hook punch'ını hazırladı. Gard alamayacak kadar salak ve acizsin.  

Her birimiz belli bir raf ömrü olan ve hızla çürüyen yaratıklarız. Sözlerimiz kendi PR metnimiz, görüntümüz ambalaj kağıdımız. İlk günkü kadar taze olamayacağız. Genetiğimiz bozuk, zararlıyız. Binbir çeşit maskemizle, her gün olabilecek en iyi reklam filmimizi çekip yayınlıyoruz. Birşey olmak istiyoruz, arzulanmak istiyoruz. Sevilmek, zengin olmak, beğenilmek, iştah kabartmak istiyoruz. Vitrinimizi cömertçe süslüyoruz ama aslında kokuşmaktan öteye geçemeyeceğiz. bozuluyoruz ve son kullanma tarihimiz yaklaşıyor. Sonunda her endüstri ürünü gibi raftan kaldırılacağız. Satın alınsak da bir süre sonra eski bir eşya gibi kenarı atılacağız.  
Bu hayattaki en aptalca ilk şey bu hayat 
En aptalca ikinci şey bu hayatın yaşanmaya değer olduğunu sanmak 
En aptalca üçüncü şey ise bunları görmezden gelip hayattan zevk almaya çalışmak. 

Bana ölüm döşeğinde yüzünde tebessümle azraili bekleyen tek bir canlı göster! 
Bana ölürken boktan hayatını mükemmeleştirmiş, yaşamaktan zevk almış, acı çekmemiş tek bir insan göster! 
Ölene kadar yaşayacaksın. Ölüm anında, pamuktan bir kaç saniye önce kıçına giren son büyük şey ise aslında hiçbirşey yaşamadığın olacak. 
Tüm ömrün boyunca bokun içinde yaşadın. Giderken de o boku yanında götürmen için o pamuk. 
En büyük sıçış anına karşı tüm çıkışları kapatmak ve yegane mirasınla yol almak için... 
Tüm ömrün boyunca 'yaşam kutsaldır' diye geveleyip, kutsanmış, şahane yaşantının son yolculuğuna çıkarken yanına alacağın son yolluk. Verilen mesajı anlamıyorsun. 
Hayat ebenin kıçına vurduğu tokatla sana fragman verip, imamın götüne tıktığı pamukla son vuruşunu yapıyor.
Ölseydim daha iyiydi derdin yaşarken ama öldün, gülümse artık. 
Daha fazla birşey girmeyecek bir yerlerine!

yaşamak kutsal değildir, ölmek de kutsal değil...
var olmamak kutsal olabilirdi, ama varolmuş ve yaşamın türlü acısıyla boğuşup, ömrü akıp giderken hem bedeni hem de ruhu yaralar, kesiklerle dolmuş bir kişi için bu sadece bir varsayımdır.
yaşamak, müebbet bir ceza, yaşadıkça çekilecek bir ceza. 
neyse ki ölümlüyüz diyor insan. işte ölmek burada rahatlama getiriyor, çünkü sonrasında ne olduğunu bilmesen de ölmek bir beraat.
sonrasini da bilmek istemiyorum zaten. bilinçli olduğum ömrüm boyunca başıma ne geldiyse hep farkındalıktan geldi. us, hem yol gösterenim, hem de önüme engel koyup tökezletenim oldu.

hiç de yaşamak güzeldir saçma güzellemesine giremeyeceğim bu yüzden.
ölmek güzeldir demek gibi bir amacım da yok.
sadece hayatın bize ne getirdiği ortada.
boklu, paslı, acı ve gözyaşı ile düse kalka çoğunlukla dizler kanaya kanaya yol alınan bir yolculuk.
arada mutlu olunan anlar var fakat bana yeterli gelmiyor.
sadece anlamaya çalışıyorum' yaşamak neden güzel?'
herşeye rağmen yaşåmaya degen ne?
derken deliriyorum işte...
ilaçlar da yetersiz artık.
düşünüyorum, o halde varım diyor Descartes.
düşünüyorum, deliriyorum.
ne geliyorsa başımıza düşünmekten geliyor zaten.
insan düşünen bir canlı değil, sadece bir canlı olabilseydi benim için yaşamak daha güzel olabilirdi.
sonuçta bir ornitorenk hayatın acımasızlıklarının farkında değildir. ve onun perspektifinde bir ömur sadece dogmak, beslenmek, göç etmek, üremek ve ölmektir. acı çekmez, terkedilmez, üzülmez. 
dogar, yaşar ve ölür. öldüğünde azot döngüsüne karışır. 

sonlandiramıyorum yaziyı...
çünkü sonu yok, biliyorum...






18 Ekim 2014 Cumartesi

insanlar size anlatacak bir sıkıntıları yoksa, sizin sıkıntılarınızı dinlemek istemezler.
günün nasıl geçti sorusunu, kendi günlerini anlatmak istedikleri için sorarlar.
insanlar siz onları eglendirebildiğiniz surece yanınızdadir.
bir nevi televizyonsunuzdur onlar için.
eğlendiriyorsanız, sizi izlerler. 
sıkıcı olmaya båşladığınızda ise kanalı değiştirirler...

16 Ekim 2014 Perşembe

her gün tekrar tekrar aynı soru: değer mi?
ölmeye değer mi?
yaşamaya değer mi?

cevabı hala bulamadım.

yeniden soruyorum:
değer mi?

5 Ekim 2014 Pazar

iyi çocuk olmak

insanlara nasıl davranırsanız, sizden onu beklerler.
bir kişiye çok tolerans tanırsanız, hep tolerans bekler.
birinin her patavatsızlığını görmezden gelir susarsanız, o patavatsızlık yapmaya şevklenir, çünkü susacağınizı bilir.
birine elinizi verirseniz kolunuzu değil, komple tüm bedeninizi alamazsınız.
bir işi kendinizinmiş gibi başkasına yaparsanız, hep onu ister.
hep siz ararsanız, hep siz arayacaksınız demektir.
her çağırıldığınızda yardıma koşarsanız, bir kere koşamaya görün bakın neler olacak.
hep sakinseniz, bir kez sinirlenince çok olursunuz.
hep susarsanız, sürekli susmanız gerekecektir.
bir işi 10luk alırken, 15lik yaparsanız, 10luk almaya devam edersiniz. ama olaki 10luk yaptınız, o zaman işe yaramaz denecektir.
peki, siz bunları yaparken karşi tarafın size olan davranışı ne olur?
en nazik tabirle 'götlük'.
siz tolerans istediğinizde, tolerans yok.
siz el ver deyince, o el 'nah' işareti yapar.
siz aramadığınizda, kimse aramaz.
sizin yardım çağrıniz hep meşgule düşer.
siz sinirlenince, çekilmez biri derler.
siz susmazsanız, kimse dinlemez.
kısaca sevgili çocuklar, o büyürken uyutulduğumuz' iyi bir çocuk olursan, şirinleri görebilirsin' deyiminin orjinali aslında 'iyi bir çocuk olursan götleri görebilirsin'dir.

gözde'nin izban seyahatnamesi vol.6976493763641346

bu akşam işten çıkıp, hayatımda ilk defa bir vitrine dahi bakmadan eve gitmek istedim. olmadı, olamadı... 
işten saat sekizde çıktım, eve 11de girdim. neden? anlatayım.
iş yerim ile evim arası otobüs ile 35 dakika. 
işyerinden çıkıp otobüse bindiğim durak ilk duraktan bir sonraki. bu akşam ben, metro ile ilk duraga gidip, oturarak eve gitme hayali kurdum. 
popomu rahat ettireyim istedim. 
ne zaman metroya insem hep sağ mıydı sol muydu karmaşası yaşarım. 
bu sefer yaşamadım ve sağdakine bindim. ancak konak yönüne gidene değil, tam aksi yöne gidene binmişim. 
'neyse ya, oldu bir kere' deyip hilal denen aktarma durağinda indim. oradan yoluma izban ile devam edeyim dedim. 
yaklaşık 20 dakika bekledikten sonra izban geldi ve bindim. 

yine yanlış yön. 

bu sefer gittiğim yer bayraklı. bindiğim durakla arasında 3 durak falan var ve ben bu üç durak arasında uyumuşum. 
uyandığımda panikle attım kendimi izbandan ve şirinyerde olma hayali kurarken kendimi bayraklıda buldum. 
hala kendime olan sabrımı kaybetmeden, içime derin derin nefes çekerek karşı istasyona geçip buca yönüne gidecek olan izbanı beklemeye başladım. yaklaşık bir 20 dakikamı daha orada geçirdim. neyse ki geldi ve bindim. derin bir oh çekip, kulağıma kulaklığımı taktım, koltuğa kuruldum ve son kez aktarma yapacak olmanın keyfi ile genleştim. 

yine uyumuşum. 

uyandığımda gaziemir istasyonuna yaklaşıyorduk. inmem gereken duraktan neredeyse 3 durak sonrası. cinnet geçirmeyeceğim diye and içmişçesine o durak senin bu durak benim sabirla mekik dokuyordum resmen. 
yine indim, istasyondan çıkıp, karşı istasyona geçtim ve yine beklemeye başladım. bir 20 dakika daha. gelen izbana bindim, boş koltuk vardı oturmadım, kulaklığımı takmadım ki istasyon anonsunu duyayım ve yoluma devam ettim. 
tam güzelce ilerlerken, izban yavaşladı ve durdu. arızalandı kisaca... bir 25 dakika da onun arızasının giderilmesini bekledik. derken şirinyere vardım. son bir aktarma yapmam gerekiyordu.
 evime giden otobuse binecektim ve 15 dakika sonra evimde olacaktım. 
ancak olamadı zira kentkartımdaki bakiye bitmiş. 
yanımda para yoktu, en yakın atm çok uzaktaydı ve bunların hiçbirini yapacak kuvvete sahip değildim. zamanda yolculuk yapıp beş yaşıma gittim ve ağlamaya başladım sinirimden. 
sonra babamı aradım gel beni al diye. tam gel beni al diyecekken şarjım bitti. allahtan bulunduğum yeri söylemişim ilk. kızını tanıyor adam neyse ki. 
benim beyaz renault meganelı prensim... 
arabaya nasıl bindim nasıl indim hatırlamıyorum çünkü orada da uyumuşum. 
neyse ki babam evin yolunu biliyor. sonunda evdeydim. 
3 saat sonra... 
insanlar üç saatlik ulaşımla ülke değiştiriyor. ben işımden evime gidiyorum...

tanrıyı yüzeyselleştirmek


küçük bir çocuğun başını örtecek kadar yüzeysel midir Islam?
kadının saçinın telinin gorünmesini günah sayacak kadar yüzeysel midir tanrı?
ben Allah inancı olan, Islam dinine mensup bir insanım ve bunu söylemek beni mutlu ediyor. aidiyet duyduğum bu kavramı araştırmak ve öğrenmek de benim gorevim.
okudukça, araştırdıkça içinde bulunduğum topluluğun ne kadar da yanlış şeyleri 'iman, ibadet' adı altında yaşadıklarını görünce kahroluyorum. inandığını söyleyen insanların tutumları beni deli ediyor. inanmadığını söyleyen, kulaktan dolma bilgileri ile inandığım kavrama hakaret edenlerin cahilce hareketleri de. ilk emir OKU! inanıyorsan, bin kere, yüz bin kere oku. inanmıyorsan da oku ama lütfen oku be adam, be kadın!
Kur'an, sayfaları roman okurcasına karıştırılarak yüzeyselce okunup kapatılacak bir kitap değil. bir din kitabı olarak ele alıp, ön yargı ile okursan korkarsın. inançlıysan, ancak yine romanmışçasına okursan yine korkarsın. biri saçma der inanmaz, digeri yüzeysel öğrendiğinden korkar, cennete gitmek için inanır.
artık, yüzde yüz cahil olduğunu gördüğüm iki kesimden de tiksiniyorum.
bu fotoğrafa yapılacak iki türlü yorum da midemi bulandıracak.
biri inanmayan, modern çağın IQ'su ayakkabı numarasına eşdeğer olan ancak 'kendimi bir tanrıya inanmayacak kadar zeki hissediyorum' alt başlığında noron yoksunluğunu ufak imgesel makyajla düzeltmek isteyen, felsefi bir olguya mensup olduklarını zanneden cahil bilgiçlerin, islam, inanç konusunda kulaktan dolma bilgileri ile yapacakları salak eleştiriler.
diğeri, bu fotoğrafı görüp, güya Allah korkusu, güya müslüman olmanın farzları deyip, küçük küçük kız çocuklarının kafasını zorla örtecek olan osuruktan müslümanlar. silikon inançlılar. huri hayali ile sevap point kazanmaya and içmiş 'vermen için veriyorum' pagan inancının müslüman devşirmeleri...
birincisi salak, Kur'an'da başörtme diye apaçık belirtilmiş bir kavram yoktur. ortünme kavramı belli surelerde anlatılır ancak Kur'an, herhangi kesin bir giyim şeklini açıkça 'bu olacak'diye belirtmez.
Nur suresi 30'uncu ayet: Kul lil mu’minîne yaguddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehum, zâlike ezkâ lehum, innellâhe habîrun bimâ yasneûn(yasneûne).
kelimelerin tek tek türkçe anlamlarını yazmayacağım açın ve bakın. ama ana temada diyor ki; mumin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, nefislerini-ırzlarını korusunlar, bu, daha temiz bir harekettir size. Şüphe yok ki Allah, ne işlerseniz hepsinden de haberdardır.
bir sonrasındaki ayette yani Nur suresi 31'inci ayette ise kadınlardan bahsediyor:Ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne, ve lâ yubdîne zînetehunneillâ mâ zahera minhâ, vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne, ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne gayri ulîl irbeti miner ricâli evit tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi, ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn(zînetihinne), ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhel mu’minûne leallekum tuflihûn(tuflihûne).
biraz uzun diğerine gore, birçok kişi sifatı geçiyor. ancak ana temada, mumin kadınlar, haramdan sakınsınlar, iffetlerini-nefislerini korusunlar. båşörtülerini ziynet yerlerini örtecek şekilde omuzlarından göğüse kadar sarkıtsınlar. gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarıni yere vurarak yürümesinler falan diyor.
şimdi bu iki ayete de istediğiniz gibi yorum yapabilirsiniz. Kur'an öyle okunduğu gibi anlanan bir kitap değildir. bir nehir varsayın: uzaktan bakarsaniz yuzeyindeki suyu görürsunuz, biraz yaklaştıgınizda, çok az dibini gorürsunuz, ancak nehrin içine girerseniz onunla butunlesirsiniz. suyu hissetmek uzaktan bakmayla olmaz, dokunmak gerekir. Kur'an da böyledir. ben bu ayetin hemen hemen 15 farklı tefsirini okudum. daha da fazladır ancak güvendiğim din adamlarının çevirilerini okumaya çalışıyorum. ziynet yeri diye belirtilen yerle, saç, kulak, boyun, gerdan, el. örtme kavramı birçok ayette geçiyor. bu örtü, başı saran, ancak ısrarla saçlar görünmesin diye saçma bir vurgu yapmayan, omuzlardan göğüse dökülen bir ortü. şal gibi birsey yani. Islam'ın geldiği yıl 622. ilk geldiği coğrafya arap yarım adası. sıcaklık 50 derecenin üstünde. tüm coğrafya çölden ibaret. kum fırtınaları vs. ayrıca, medeniyetin, toplumsal yasal düzenin oluşmadığı bir yüzyıl, hırsızlık-tecavüz gibi toplumsal suçların hat safhada olduğu bir dönem. elle tutulur bir ortak düzen yok. klanlar halinde yaşanıyor vs. din ve kitap da bu duzeni olusturmaktan sorumlu. olusturuyor da. su an anayasaya nasil kizamazsak, buna da kizamayiz.
ataerkil topluma geçiş sonrası, en tehlikede olan canlının kadın olduğunu varsayarsak, bir din kitabının kadına yönelik bazı ayetleri barındırmasına şaşılmamalı. sadece kadın da değil, erkek davranışları, adab-i muaşeret kuralları, anne baba çocuk arası davranışlardan da bahseder Kur'an. kadının ziynet yerlerini ört demesi öcü değildir arkadaşım. hırsızlığin çok olduğu bir yerde, kadın gibi süsü ve süs objelerini seven bir canlı türünün sokaklarda altınlarla, elmaslarla dolaşması ne kadar sağlıklıdır? ve yürürken, bu ziynet eşyalarının çok sallanarak 'ben buradayım' dercesine ses çıkarması? yaşadığımız 21'inci yüzyılda bile sokaga cikarken takmaya korkar kadınlar, düşman çeker diye. değil ki birinci yuzyılda korkmayacaklar. kadın saçına, kulağina, eline, bileğine, boynuna süs eşyası takar. bunları takmak haram değildir ancak bunları göze sokmak, zenginlik ile fakir olana nispet etmek haramdır. olmayanı suça teşvik eder. bu yuzden ört der. tak ama gösterme. ha, fiziksel örtünmeye de değinir zira, altının hırsız çeker, kadın bedeni de hayasız. olayları yaşanan yüzyıla göre değerlendir, hemen 'ne yani adamlar bakmasın diye biz mi örtünmek zorundayız' deme. sene 622! kadınin herhangi bir sosyal ya da hukuksal güvencesi yok, hoş hala yok. neyse...
örtünmek bir ibadet değilm adettir. o donemde sadece kadinlar degil erkekler de ortünür zira cografya colden ibaret. kum fırtınasında kafanı örtmezsen kör bile olabilirsin. şimdi arabistana gitsen belki kum firtinası olmaz ama çole gitsen, kafanı ortmekten korkan sen mutlaka ortmek zorunda kalacaksın. cografya senden üstün çünkü...
Hz. Muhammed'in aile erkaninın kara çarfala gezdiğine dair tek bir hadis yok. ziynet yerini orten ortu var ama şimdiki modern zaman muslumanları gibi tesettur mantığinda degil. zaten ben anlamıyorum bunlar neyi nasil okuyor. ben o kadar okudum, bir kez olsun 'lan gunahmış, kapanayim ben' duygusuna düsmedim.
gelelim çocukların båşını örtmeye. bunda çok net birşey var, bir kız çocuğu zira ortünecekse bu yåş regl olduğu dönemdir. ortünme amacı da nefsine hakim olamayacak lanet erkek ırkının kıza zarar vermesinin önüne geçmek. yoksa kafa ortmek değil. çünkü o dönemde, çocukluktan ergenlige geçişle, giyimden suslenmeye de değişim olur. o çocuk artık taki takar vs. yoksa,ergenlige girmemiş bir çocuk zaten Kur'anda açıkça belirtildiği üzere günahsızdır, öldüğunde dunyadaki yaşantısından sorumlü sayılmaz. saftir!
çocuğun kafasını ortmek yok kardesim islam'da. bulan vara bana da gondersin. bu yasa tasarisini hazirlayanlara bakip da işte bunlar musluman, islam bu falan da demeyin. bunlarin benim inandiğim, sayfalarca okuduğum şeyle alakası yok.
ilk emir ile okuyun! kahretmeyin beni!

1 Eylül 2014 Pazartesi

ben gerçekten bu dünyada yaşamak istemiyorum.

anlamayacağım sizi, anlaşamayacağız.

etrafımdaki herkese sesleniyorum;

sizi çok sevdim ama şu an her birinizden tek tek tiksiniyorum.

çünkü sizi duyuyorum, siz konuşmadığınızda bile duyuyorum; bunu siz bilmiyorsunuz.
sizin aksini iddia ettiğiniz cümlelerinize karşı; içinizden geçen o her irinli cümleyi duymak ne kadar acı veriyor bir bilseniz.

benim hakkımda düşündükleriniz, yoldan geçen biri hakkinda düşündükleriniz, birbiriniz hakkında düşündükleriniz.
ve bunları düşünürken, ağzınızdan çıkan iki yüzlü cümleler...

içinizi benim gözlerimden görseniz, siz de tiksinirsiniz...
belki de tiksinmezsiniz...

bir fare yıllarını lağımda geçirebilir; siz de ömrünüzü o lağımdan aşağı kalır yanı olmayan bedenleriniz ve o bedenin içindeki foseptik düşüncelerinizle geçiriyorsunuz.

sizden tiksiniyorum ve gitmek istiyorum artık...

tedavi olmaya çalışmanın bir yararı yok; 'ben insanlara olan güvenimi ve tahammülümü geri kazanmak istiyorum' demiştim doktora. ne zaman kaybettiğimi bilmiyorum, sanırım kendimi tanımaya başlayınca size olan güvenim yok oldu. tedavi olmam gerekiyormuş, ilaç kullanmalıymışım. o ilaçlar beni düzeltecekmiş, herşey normale dönecekmış.
ufak bir hap ve ta ta ben yeniden sizlerin sadece ağzınızdan çıkan sözleri duyup, o şeker mi şeker cümlelerinizle size olan inancımı kazanacağım. 
bilmemek gerçekten mutluluk.
ama ben biliyorum.
ama bunun radikal bir tedavisi yok.
limitli, gramajı olan ve mümkün mertebe yemeklerden sonra alınması gereken uyuşturma yöntemi var.

hayir...

tedavi edilmesi gereken ben değilim şu an bunu farkediyorum.
sizin o irinli benliklerinizi tedavi edilmesi gerekiyor. 
zira siz beyninizi, ruhunuzu temize çekmedikçe; ben sizi siz konuşmasanız da duyacağım.

o renkli ambalajlarınızın hiçbir önemi kalmadı artık.
paketiniz açıldı ve ben en çirkin hali ile görüyorum sizi...

siz düzelemeyeceksiniz;
ben ilaçlarla beynimi uyuşturmak istemeyeceğim ve biz hiç anlaşamayacağız.




14 Ağustos 2014 Perşembe

'beklemek de bir uğraş, hiçbir şey beklememek korkunç'

diyor Pavese, Yaşama Uğraşı'nda.

sanırım benim problemim bu.
beklememek...

korkmuyorum aslında, beklemeyişin korkunçluğu değil, hiçliği var üzerimde.
eylemin eylemsizliğini yaşıyorum.
kendi içinde eylemsiz olan bir eylem.

beklememek.

sıfir beklenti ile yaşamak ile uzay boşluğunda olmak aynı şey olsa gerek.

kendi uzayımın boşluğunda, beklentisiz, istekten uzak bir eylemsizlik eylemi içinde en büyük tüketimimi gerçekleştiriyorum.

zamanı tüketiyorum.
tüketme eylemine en layık şekilde.


babamın hayatıma kattığı en büyük nasihattır 'beklentin sıfır olsun bu hayatta' sözü ve
devamında kulağıma çivilenen bir diger cümlesi 'o zaman hiç üzülmezsin'...

üzülmedim mi?
üzüldüm, hatta çok üzüldüm.
ama geçti hepsi.

beklentim sıfırlandıkça, üzüntülerim de yuzeyselleşti.
kimseden bir beklentim kalmadığı için de zamanla insanlar degersizleşti.

degersizleşti dediysem, yok saydığım anlamına gelmesin.
herkesi sevdim hayatıma giren.
sadece onları sevmedim; onlarla birlikte kendimi sevdim, evreni sevdim.
onların sevgisinde, kainatta sevilebilecek herşeyi, onların beni sevmesini beklemeden, sıfır istekle sevdim.

onların istekleri degersizleşti, özleri değil.

şimdi, çok da uzun olmayan yaşantımda, geriye dönüp bakınca beklentisiz yurüttüğüm, salt sevgiye sirtımı dayayıp yol aldığım bu hayatın bana kattığı en büyük şeyin; büyük-beyaz-huzur veren ve bir yandan da korkutan bir boşluk olduğu...

bomboş hissediyorum.

beklemek bir uğraş, belki doldurmayacak içimi ama zamanımı doldururdu.
düşünmeye vaktim olmaz, içimdeki bu boşluğu keşfettirmezdi bana.

beklememek ise...
o tasviri mümkün olmayan bir boşluğun anahtarı.
ben bu boşluğu sevmişim...



13 Ağustos 2014 Çarşamba

olgunlaşmamış bir kişilik belirtisi: turk kızına takık turk erkeği

Türk kızı:

aslında sadece milliyeti 'Türk' olan kadın cinsidir.

ama Türk erkeğine göre;

koca götlüdür
egosu büyüktür
lüksü sever
kezbandır
seninle sevişirse orospu, sevişmezse götü kalkıktır
yemeğe gotürdügünde kesin verir
vermezse amacı paradır
verirse kesin herkese veriyordur.
eğlenilecek kızdır
evlenilecek olanı, onca kizla yattıktan sonra bile bakire olanıdir
bakireyse kezbandır
degilse kaşardır
aldatilabilir, aldatıldığında 'dirdircidir, eksiktir, sorun ondadır'
o aldatırsa orospunun dik alasıdır
eksik etektir
diz dövdürendir
fazla serbest bırakmaya gelmez
fazla sıkmaya da gelmez
surekli evlenmek ister, koca avcısıdır
100 yaşına da gelse 'kız' olmak zorundadır. aslında cinsiyet kavramı 'kadın'dır ancak kadınım derse kesin vermiştir. hor görülür.
boşanırsa duldur, kesin verici gözüyle bakılandır.
okumazsa yine kezban, okursa okumuş kezban olur.
samimi, sıcak kanlıysa kesin oynaktır.
çekingen ve mesafeliyse götü kalkıktır.
 -dir, -dir...

uzar gider. ama ana mantık hep almak-vermek üzerinedir. hep almak ister, alırsa kaşar alamazsa kezban der.

şimdi sana gelelim Türk erkeği;

yolda yurüdüğünde her kadını kendine baktıran, tüm kızları tavlayabilen mükemmel kazanova;
her sevişmeden sonra 'nasıl da becerdim hatunu, zevkten öldürdüm sanan' zeus
romantizmin mihenk taşı, şehvetin kilit noktası, güçlü kaslı süpermen
dünyanın en yakışıklısı, en çekicisi, en mükemmeli, tüm dünya kızlarının kendisine hayran olduğunu sanan don juan...

hazır mısın?

tatile gittiğin Alanya'da bir iki rus kızı ile yakın mesafe dans ettin diye, tüm dünya kadınları hakkında engin bilgilerin olduğunu sanıyorsun. ama tatil bitip de memleketine dönünce, o çok hoşlandığın Merve, sadece ama sadece sana karşı birşey hissetmediği için seni reddedince bunu kendine yediremediğinden ona 'götü kalktı bunun' diyorsun. hayır'ın anlamını bilmiyorsun.

erasmus ile yurtdışına gittiğinde, orada hasbel kader yabancı bir kiz ile sevişince, tüm yabancı kızları öyle sanıyorsun. ama aslında o sadece sevişme eyleminin her iki cinsiyet için de olağan sayıldığı, seviştiğinde mahalle baskısına maruz kalmadıği bir toplumda yetiştiği için seninle cinselliği bu kadar kolay yaşayabiliyor. memlekete döndüğünde, barda tanıştığın Ceren ile seviştiğinde, ertesi gün 'verici' kategorisine koyup anlatıyorsun arkadaşlarına. o kız potansiyel bir verici ağ konumuna geliyor. yok, sevişemezsen bu sefer de kezban diyorsun. ama aslında bakire olmanın bir kadın için asli bir görev olarak dikte edildiği, sırf bu yüzden cinayetlerin işlendiği, ardı arkası kesilmeyen dayakların, şiddetin gırla olduğu bir toplumda yetişmiş bir kadın olduğunu düşünemiyorsun. senle sevişse suç, sevişmese suç.

kendine bakan, giyimine kuşamına dikkat eden bir kadın görünce 'paraci, yapay, plastik' diyorsun. doğal güzellikten dem vuruyorsun da makyajsız, saçi doğal halde, bir kot bir t-shirt giymiş bir kadın gördüğünde 'tipe bak lan, kırk tane olsa s.kmem' niye diyorsun? hoş olsa da yapamazsın ya, neyse...

şort giyen, dekolte giyen türk kızı gördün mü 'hafif meşrep', bunları giyen yabancı kız gördün mü 'kendine güvenli' oluyor. her ikisine de öküz gibi bakıyorsun Allah için, bu konuda eşit bit tutumun var. ama o türk kızı açık giyinmeyen ya da turbanlı bir kızsa 'çok muhafazakar' oluyor. bunu da begenmiyorsun. yoldan geçen şortlü kıza hat safhada tükürük salgılayarak bakıp, sevgiline şort giydirmiyorsun. şort giyince kıza demediğini bırakmıyorsun. o kız sana göre giyimini şekillendirince gözün yine sokaktaki şortlu kıza kayıyor. sen ne istediğini bir türlü bilmiyorsun.

türk kizı seninle seviştiğinde, yatakta hem un çuvalı gibi yatıyor tabirine maruz kalıyor. oysa sen bir Jhonny Sins'sin. bilmiyorsun ki o kız ne baskılarla şekillenmiş. onu tanımıyor, sadece kendi zevkine odaklaniyorsun. oysa sana aşk oyunları yapsa, çekici iç çamaşırları giyse, yatakta seni şaşırtsa ne güzel olur. turk kızı bunları yapınca 'lan bu bunları nereden biliyor?' diye düşünüyorsun bu sefer de.

daha altında bez, yeni konuşmaya başladığın dönemden itibaren 'sen kızsın, bilmezsin'ler ile büyüdün. diline pelesenk olmuş bu deyim hiç evrilmedi. karşına külturlü bir kadın çıkınca, ona saygı duyup takdir etmek yerine de 'ukala, kendini begenmiş, gozü yüksekte bunun' gibi tabirlere dayanıyorsun. hep sen biliyorsun, hep sen en iyisisin.

iyisi demişken. hani o yatakta zevk çıglıkları attırdığın, mukemmel performans sergilediğin, yeri gögü inlettiğin, güçlü kaslı vucudunla çıldırttiğin türk kizı var ya... hani sonrasında türk kızları sevişmeyi bilmiyor dediğin, senle yattı diye adını orospuya çıkardığın türk kızı. senin o kendini Rokko shiffredi sanmana sebep olan egonu yeşerten o kız, sırf sen üzülmeyesin diye yatakta orgazm rolü yapıyordu. sen onu 'yatakta un çuvalı' diye tabir ederken, o her çay kaşığı gördüğünde aklına sen geliyorsun ve kahkaha atıyor. git bakalım bir yurtdışına, o ağzının suyunun aktığı yabancı hatunlar senin o yetersizliğin karşısında ne yapacak? suradına kahkahayı yiyince, yetersizliğin yüzüne vurulunca sakın ağlayarak dönme ülkenin o gıcık türk kızına.

o engin bilgilerinle cilt cilt ansiklopedi yazacağin yabancı kiz, yüksek ihtimalle sarışın, türk kizından fizyolojik farkla daha az tüylü diye turk kızına laf söylüyorsun, dalga geçiyorsun. ama gel gelelim kendi vücuduna aynada niye bir bakmıyorsun türk erkeği. az daha dursan maymun olacakmışsin diyor muyuz biz sana iskadinavyalı alexander ile seni kıyaslayıp?

senin olayın tamamen sevişmek olunca, bu genellemelere giriyorsun türk erkeği.
pipini bir kez keşfettin mi, onu merkeze koyup bir daire çiziyorsun ve o dairenin içinde kalan tüm kizlar senin potansiyel sevişme ihtimalinin olduğu canlılara dönüşüyor.
eh, haliyle Türkiye'de yaşayınca, o dairenin alanı bu sınırlar içinde kalıyor.
beyninle pipin yer değiştirdiği için de, insani vasıflarını bir kenara bırakıp hayvani dürtülerin ile yaşamını sürdürüyorsun.
o sınirlar içindeki bir kız senin amiyane tabirini kullanacağım 'vermeyince', o kız anında tü kaka oluyor.
sonra bir gün, tabularla yetişmemiş yabancı bir kıza denk gelip, bir şekilde onunla yatınca -ki kabul et, kendini hemen birşey sanıyorsun- türk kizları ile yabancı kizlar arası bir versus kuruyorsun. sadece bir deneyim oysa ki.
ama dedim ya beynin ile pipin yer değiştirmiş.


biz, nam-ı diger turk kızları; çoğumuz sizi hiç genellemiyoruz oysa ki. hiç mi yabancı bir erkekle tanışmadık? hiç mi yabancı bir sevgilimiz olmadı? çoğumuzun böyle bir deneyimi olmuştur. ama olsa bile kıyaslamaz kızlar. yapan varsa bilemem ama ayıp ediyordur.
çünkü biz senin gibi türk erkeklerinin bir türk kızının çocuğu olduğunun bilincindeyiz en başta.
seninse unuttuğun, hatta hiç aklına dahi gelmeyen bir şey bu...
senin o ortamlarda 'türk kızı' konu başlıklı aşağilayıcı genellemelerine maruz kalan her bir kadın bir 'Turk erkeği'nin kızı olduğu unutmaman gereken tek şey. tıpkı senin annen gibi bir türk kızı...
ileride sen de %90 bir türk kızı ile evlenip, türk uyruklu kiz ve erkek çocuklar yapacağinı da unutma.

'tüm genellemeler yanlıştır' sevgili türk erkeği.
bu yazı da yanlışlarla dolu.

anlayabilirsen ne ala...

sevgiler,
Türk kızı





kazalı araba-kırık ayak


sevgili mörfi, 
sen bu yazdıklarımı okumuyorken ben sana yine de sövüyor olacağım.
hastaneye giderken bunu yapmak gelir mi bi insanın içinden ya? acı neler yaptırıyor...


geçen hafta, işsizliğimin bana verdiği karşı konulamaz yetkiye dayanarak öglenin o beyni kavuran sıcağında, püf ür püfür esen klimanin tam karşısında afedersiniz siesta yaparken, mutfak dolaylarından gelen telefonun sesi ile paralelden dikeye geçişim bir oldu.

o uykunun verdiği gevşemişlikle mutfağa koşayım derken, 27 yılımı geçirdiğim sevgili evimin nadide eşiği bana kendini hatirlattı. hemen hemen her gün farklı parmaklarımi çarptığım eşiğe bu sefer sol ayağımın serçe parmak komşusu olan adını bilmediğim parmağı çarptım.

bir çat sesi duydum.

koşmaya devam ettim.
arayan Greenpeace'ti. konuştuk, kapattım ve ilk adım...

hissettiğim acının tarifi yok. bir baktım, o ismini bilmediğim anonim parmak, dikeyden yatay pozisyona geçmiş. bildiğin serçe parmağın üzerinde yatıyor. ağrı da cabari...

'çıktı herhalde' deyip, bir güzel bir o yana bir bu yana oynattım ben onu. biraz dikleştirince acım daha da katlandı.

'oturmadı herhalde' deyip si minor'de kardeşime avaz ettim. ve sonrası hastane...

çıkmamış, kırılmış zaar. hem de utanmadan hem parmak kemiğinden, hem de tarak kemiği birleşiminden itina ile kırılmış.

acı bir yana, parmağın şekilsizliği bende bir gülme yarattı acilde.
doktor kırığı oturtayım diye, hepi topu 4 cmlik parmağı çekiştirirken, ben bir yandan sedye süngerini yolup, diğer yandan şuh kahkahalar attım acil servisin göbeğinde.

evet, yaptım bunu. canım çok acıyınca bir yandan ağlayıp bir yandan gülüyorum.
annem, babam, kardeşim ve acil servis erkanı bilmiyordu bunu elbette.

can kardeşim, kıyamam, ablasının acıdan şuurunu kaybettiğini düşündü sanırım; ben o acı ile kahkaha atarken, 'abla ısır bunu' deyip elini ağzıma soktu. şuurunu kaybeden bir tek ben değildim yani.

bir kahkaha daha attım, ama bu minik kardeşimin (minik lafın gelişi, buğday tenli Hulk'tur kendisi) sevimli tepkisineydi. kıyamam, o acıyla ısırsam koparacağım haberi yok:)

acildeki insanların 'lan deli mi bu acaba?' bakışları arasında alçı odasına giderken, babamın emekli amcalar gibi sürdüğü tekerlekli sandalye ile beni başka bir sedyeye çarpmasını ben anlatmayayım, siz hayal gücünüzü kullanın.

ayak alçıya alınirken de güldüm ama bu sefer gıdıklandığım için.
bir yandan 'daha fazla acımasın' ana temalı dua ederken, duanın en can alıcı yerinde küfür ettim. bayagı kallaviydi hani. ama cici Allah'ım sen olayı biliyorsun, affet.

acil servis maceramızın son olayı ise, sevgili babaciğımın ben acı içinde kıvranırken, alçılı ayağım ile selfie yapması...



ve ayak kırılalı bir hafta olmuşken, ben dün akşam o parmağı gittim, istesem uğraşarak dahi çarpamayacagım ince bir çikıntıya itina ile çarptım.

şüphesiz o; acıların ve sakarlığın en büyüğü...

Allah'ım beni ıslah et.
beni benden koru ne olur!

Not: ertesi gün moral gezisi adı altında Çeşme'ye götürdü ailem beni.
alışveriş için durduğumuz avm önunde, dısarda ailemi beklerken, yanımda soluklanan 55'lerinde bir amca beni ayak üstü oğluna yapmaya çalıştı.

şaka değil!!!
Geçmiş olsun girizgahı ile başlayıp iki hoş beşten sonra 'benim bir oğlum var, senin gibi minyon, guzel bir kız arıyorum ona. evi, arabası, şu kadar maaşı, askerligi, yakışıklılıği...' (vs..)
'benim başım bağlı beyamca' dememe rağmen, ısrarla babamlarla tanışmak isteyen amcadan bir yarım saat kurtulamadım. o sırada etrafımda tek bir aile ferdinin olmayışından dolayı korkup 'lan bu adam beni ya kaçırırsa, ayak da kırık koşamam' iç monologları yaşarken, 'beni aramışlar, ben bir gideyim, haydi görüşürüz amca kal sağlıcakla' deyip, tek ayakta sekerek avmnin içine girdim. annemler alışverişi bitirmiş çıkmış oysa ki...

onları kapıda görüp çıkarken, bir baktım bu amca yanlarında.
hayatımın sıçış korkusu... ya babam öğrenirse?

neyse, ben hiç adam tarafına bakmadan doğruca arabaya geçerken annemler de beni izledi. arabaya binince annem 'Gözde'cim, kapının önünde bir adam oğluyla telefonda konuşuyordu.
-"tam sana gore bir kiz, senin kategorinde, minyon, güzel. moda tasarımcısıymış, buca'da oturuyormuş." diyordu. sanki seni tarif etti gibi' dedi. o anda yaşadığım korku ve utanci anlatamam.

'hee, kem küm, deli amca ya, bla bla, beni bulurlar hep zaten, kategori mi at mıyım la ben' diye saçmalarken;

sevgili Einstein'ın ters reenkarnesi kardeşimin 'yeaaa abla yeaaa, kazalı araba gibisin, kaporta kırık ama her koşulda koca adayı bulabiliyorsun kendine ayak üstü. pes valla abla, bu ne cazibe ehieihiehekkekalkea' diye saçmalaması ortamı yumuşattı. neyse ki babam çok üzerinde durmadı ve konu kapandı.

bir ayak kırılıp bunca şey mi yaşanır, evet yaşanır.
mıknatıs gibiyim, çekiyorum.

Çeşme alçılı hiç güzel değil.
ayağımda alçi, kumun içinde çok morallendim. yurürken kelebek gibi sektim.
hele ki o kumların alçidan içeri girip beni tatlı tatlı kaşındırması yok mu? yıkamak da yasak.
oh la la

bir de güneş var. sanırım alçılı kısım ile alçısız kısım arasında bir renk farkı yarattım ama şu an muamma. alçi açılınca kosla vanish reklamı virali olan bir bacağım olabilir.



siz siz olun, evinize eşik yapmayın.
hadi eşık yaptınız diyelim, o zaman benim gibi sakar bir çocuk yapmayın.
onu da yaptınız bir kaza oldu diyelim, onu sevin o zaman.
sakar makar ama iyi çocuktur o.



5 Ağustos 2014 Salı

gönder gelsin

herkes maaşa emeğin karşılıği diyor.
ama aslında köleliğin kira bedeli.

emeğin karşılığı olsa verilen miktar bu kadar az olmaz çünkü.
o yüzden şu emek saçmalığını lütfen birakalım.

dün yine bir iş görüşmesine gittim.
konuhangi pozisyonda çalışacağımdan maaş kısmına gelince, sevdiğim filmin en hoşuma giden sahnesini iziyormuş gibi arkama yaslandım ve keyifle diyalog gibi gorünen monologu izlemeye başladım.

ne kadar verildiğinin bir önemi yok, ancak tahmin edileceği üzere ileriki dönemde verilecek emeğin karşılıği değil. 

ama birilerine göre gayet yeterli, zira onlar içın hiçbir zaman işçi verilen parayı hak etmez.
hep daha az emek verir.

haha, gerçek kahkaha sebebim bu düşünceler zira insan beyninin nasıl bu derece ufalabildiği bende sinirsel bir gülme yaratıyor.

neyse,

umrumda değil kaç para maaş teklif edildiği, bilakis ben yüksek maaştan her zaman korktum.
babam bana harçlık verirken, çok harçlık verdiğinde hep korktum.
biri benim hesabımı ödemeye çalıştığında korktum.

çunkü para ilah olmayan ilah yaratmada muazzam bir araç.
elinde para miktarina gore insan efendileştığıni zannediyor ve zamanla o efendilik tanrıcılık oyununa dönüyor.

hayatımın, cebi dolgun beyni boş insanlar tarafından yönetilmesini hiç istemedim.
istemiyorum, bu yüzden iş görüşmelerinde ne kadar maaş istediğim sorulduğunda cevap vermeyip, ipleri onların eline birakıyorum.
onlar da ipler onların elinde diye, benim onların kuklası olacağım düşüncesine kapılıyor.
parayı veren düdüğü çalar.

nah!

para insanı köleleştiriyor klişesine gireceğim ama öyle.
aldığınız maaşın çokluğu ile hissedeceğiniz kölelik miktarı doğru orantılı.
ancak aldığinız maaş azsa, köle siz değil patronunuzdur.
çalışırsınız, aldığınızın fazlasını emek olarak verirsiniz; köle olmazsıniz.
istediğiniz anda çekip gitme lüksünuz vardır, size laf söyleme cüretine dahi girseler vereceğiniz cevap onları ezecektir.
bu yüzden az maaş alıyor olmak beni hiç bir zaman üzmedi; üzmeyecek de.
hatta güluyorum lan daha ne?

yahu insan en basitinden düşünecek olursak, bir alışverişe çıktığında 'yahu ben buna para veriyorum' başlığı altında eziyet etmiyor mu karşı tarafa?
hele ki verdiğı miktar çoksa vay haline.

ayni benzetmeyi işveren ıçin de yapmak pekala dogru.
ben bu adama şu kadar maaş veriyorum, öyleyse o her dediğimi yapacak.

verme bana, ben sana kendimi hiçbir zaman layık olamama hissiyatına sahip olmak istemiyorum arkadaşım. biliyorum, fazlasını vereceğim; ama sen hep eksiksin diyeceksin.
o yüzden bana çok para verme, bana sahip olma luksünü alıyorum senden izninle.

ben bu yüzden birkaç iş yapıyorum.
hepsinden az az, ama sonuçta kafam rahat.
biri olmazsa digeri oluyor.
yoruluyorum ama kendimi sahipli hissetmiyorum.

efendi değilim ama köle de değilim.
bu güzel bana göre...
hiçbir zaman zengin olmayacağım, belki maddi sıkıntı da çekeceğim ama en azından kimsenin altında olmayacağımı biliyorum.

az maaş mı?
gönder gelsin.



28 Temmuz 2014 Pazartesi

öldüğünde,
ölmüş olduğunun farkında olmazsın.
bu etrafındakiler içın zordur.

aynısı aptallığın için de geçerli.

27 Temmuz 2014 Pazar

ben senin yaşındayken...

'ben senin yaşındayken...' dedi adam;
adam diyorum mecaz yapıyorum.
yaşına hürmeten falan demeyeceğim, zira bende yaşa değil zekaya hürmet vardır.

benden yaşça büyükmüş, yaşanmışlığı çokmuş, deneyimi benden fazlaymış... bla bla. bana bunlarla gelmeyin.
zira bunun tek ve en rasyonel sebebi sizin ebeveynlerinizin benim ebeveynlerimden önce sevişip sizi yapmış olmalarıdır.
biraz zorlarsan o nadasa bıraktığın beynini anlarsın dediğimi. arada bir zorla, zira alzheimer kapıda...

neyse, 'ben senin yaşındayken... 'diye soze girdi adam.
arkadaşımla kafede oturmuş, sohbet ediyorduk; iki kişi zuhur etti yanımizda. biri bu adam digeri hoş bir kadın. arkadaşimin arkadaşıymiş, oturalım mı dediler, olur dedik.

gayet güzel bir sohbet dönüyordu, ilk bakışta yaşından, kariyerinden etkilenmiştim; yalan söyleyemeyeceğim.
bu etkilenme öyle bir duygusal etkilenme değil, yaptığı işleri anlatınca takdir ettim.
kendini bana anlattığı -ki muhtemelen evde çalışılmış- kendi ağzından dökülen biyografisi ile ilk bakışta etkileyici bir 40'li yaş insanı canlandı gözümde. sonradan gerçekleşen içsel epifanimde, bu cümleleri benim yaşlarımda hemen hemen her kıza, onları etkilemek için kurduğu fikri doğdu.
beni etkilemeye çalışması normaldi.
peki, etkilenir miydim? orası şüpheli, zira kişisel standartlarıma uymuyor.
ama takdir ederdim, sevebilirdim, saygı da duyabilirdim.
ama bunların hiç biri gerçekleşmedi. çünkü kendini kaptırdıği o 'olgun ve cebi dolgun erkek' paradoksunda, şişkin egosu ve şişkin kaslarına ters düşen sönük beyin fonksiyonları bende tiksinme duygusunu tetikledi.
mesele şişkin olmaksa, sufle de şişkindir.
ama benim iştahım kabarmaz, midem bulanır.
bilemedi...

sonra devam etti; 'ben senin yaşındayken, şöyleydim, böyleydim, böyle yaşıyordum, şöyle şahane bir hayatım vardı. bir kadın gidiyor, bir kadın geliyordu, şöyle para kazanıyordum, böyle işler yapıyordum...bikbik vikvik' şimdiki zamana geldi, hala ayni bekar ve mukemmel hayat. öyle bir anlatıyor ki sanki Hollywood yildizı... ama yeşilçam'da gazoz bile olamaz...

ana temasına deginerek yazdığım o monologu bana aksettirirken yüzüne takındığı o çok bilmiş havası, yılların ona kattığı birikim, bu birikimle ters orantılı saçlara bakmaksızın hala kendinde bir karizma olduğunu varsayan kaybedilmiş şuur...
aslinda kaybedilmiş bir şuur değil onunki, hiç sahip olmamış ona.

tüm o ilk baştaki aura silindi ve yerine ustalık önemi denebilecek bir dönemde, değil usta çırak dahi olamadan hayatının 40 küsür yılını boş bir beyin ve dolu bir cinsel organla geçirmiş bir adam şekillendi gözümün önünde...

sohbet, adamla aramızda bir soğuk savaşa dönüştü.
o bana laf soktu, ben ona.
o bana küçük kiz çocuğu muamelesi yaptı, ben ona yaşlı bunak.
yaklaşık 2 saat süren sohbette, birbirimizi gırtlaklamadığımız kaldı.
arada yanındaki arkadaşını da azmettirmeye çalıştı, kadın yemedi. dalga geçmek istedi, yandaş bulamadı.
olaydan bagımsız iki arkadaş ortamı ısitmak için çok çabaladılarsa da olmadı. onlara yazık oldu.
bu arada masadaki en 'olgun' şahıs kendisi, yaşça yani.
onun yanındaki arkadaşı 30'lu yaşlarda, benim arkadaşım da benden iki yaş büyük.


sohbetin sonuna dogru, bende ilk etapta içte oluşan tiksinme duygusunun mimiklerime yansıması rahatsız etmiş olacak ki, şöyle bir geri çekildi ve o masada bana karşi sergiledigi o olgun erkek karakterine ölümcül darbeyi indiren altın vuruşu yaptı:

kadında yaş çok önemlidir. 20'li yaş kadınları hala çocuk bana gore, zira sen de. sana tüm söylediklerim pek birşey ifade edemez şimdi, anlayamazsın zira yaşın çok küçük daha toysun, çocuksun.... bikbik vikvik... büyümen lazım...

sonra ben devam ettim;

ben senin şuanki zeka yaşındayken, ki biyolojik olarak 3 yaşıma tekabül ediyor, o zamanlarda benim hayatımdaki en mühim şey altıma sıçmamaktı. görüyorum ki sen şu ulåştığin 40'li yaşta, andropoz kapındayken, kafanda iki tel kalmış saçına bakmadan, benim yaşımdaki zamanından bu yana karakterine gerisin geri ket vurarak hayatını hiç etmişsin ve bu proses hala sürüyor. ben biyolojik olarak üç yaşımdayken sıçmamayı ögrenmiştim altıma, ama sen biyolojik yaşın 40 küsür olduğu halde altına sıçma evresini daha geçememişsin. dön ve hayatına bir bak; dikili tek bir şey hariç hiç birşey yok. o dikili şey de senin 'saplığın.' şu saatten sonra, bu kafa bedenine ağirlık yapmaz, zira beynin 3 gram degil, ama hayatina yaptığı ağirlık ortada. boşsun, teksin, hiçsin.
olgun olmakla çürük olmanın nüansını kavrayamamışsin. sen olgun değil çürüksün ve çürükleri kimse sevmez.

sohbet burada bitti, bana bir iki kem kum sesinden öteye gidemeyen laf sokma girişiminden sonra yanındaki arkadaşina; 'hadi kalkalım,çoluk çocukla vakit ge çirdik' dedi.
son darbe de arkadaşindan geldi; çocuk dediğin kız seni lafla dövdü. bence de kalkalım zira yaşlısın; kalp krizi gecirmenden korkuyorum...


siz sevgili yåşı büyükler, size bilal'e anlatir gibi anlatıyorum;
yaşça büyük olmak bir insanı 'kamil' yapmaz.
cinsiyetin erkek olması da insanı 'adam' yapmaz.
proteinlerinizi ihmal etmeyin, ilerleyen yaşlarda lazım olacak.
sonra yok ben duymadım, aman bana niye böyle dedin de demeyin.

hadi öptüm.


24 Temmuz 2014 Perşembe

2'nci aşkıma!

bizimki farklı bir aşk hikayesi..
ne ferhat ile şirin ne de kerem ile aslı boy ölçüşemez bizimle...
öyle yani..

hayal meyal hatırlıyorum ilk gördüğüm anı...belki de sadece hayal da kuruyor olabilirim bilmiyorum...
93 senesiydi... ağustos ayıydı..bir misafir geliyor dediler.
meraklandım...oldum olası çok severim misafirleri..ama bu sefer farklıydı sanki..
ve aylar süren bir bekleyişin ardından geldi, girdi kapımızdan...
inanılmazdı...

biliyorum ki ilk görüşte aşkı o zaman öğrendim..tutulmuştum...
nasıl güzel, harika birşey...
ilk başta platoniktim..farkımda bile değildi benim.. bense ilk aşkımı her dakika izliyordum...
yıllar yılı sürecek, hiç bitmeyecek bir sevginin başlangıcıydı o yaz...
her sene daha da katlanarak sevdim onu...daha da büyüdü o sevgi içimde...
yer yer kızsam da hep sevecektim biliyordum..
derken o da farkıma vardı sonunda..
hele ki ismimi duyduğum o ilk zamanlar yok mu?!...
hiç bir heyecan boy ölçüşemez onunla eminim....

20 yıldır aralıksız sevdiğim bir erkek o ...
hayran olduğum, yer yer kızsamda sevgimi hak eden, sevgisine ihtiyaç duyduğum genç yakışıklı bir adam...

o benim dünyalar tatlısı biricik kardeşım...
93 senesinin 25 ağustos'unda aldığı ilk nefes ile hayatımızı anlamlandıran, her kahkahasında bir ömrü yaşatan, sevgilerin en dayanılmazını bize veren canım, birtanem kardeşim...
.....................

bundan tam 20 yıl önceydi, hayal meyal hatırlıyorum..annem kardeşın olacak demişti..

ben de 'kardeş ne' demiştim..ufaktım tabii..

kardeş ne biliyor musun ufaklık!
hayatta seni en seven, sana koşulsuz kollarıni açan en sıcak ve sadık dost..
sen benim en değerli varlığımsın.
hayatım boyunca, sonsuza kadar kalbimin EN sahibi 2 erkekten birisin...

iyi ki doğdun sevgili kardeşim...
buradaki 'iyi ki' mecazen değil yürekten bir 'iyi ki'...
seni çok çok seviyorum... 
hiçbir şey sonsuz değil.
acı sonsuz değil.
hüzün sonsuz değil.
herşeyin mutlaka gelmeyi bekleyen mutlak bir sonu var.
sen sonsuz değilsin.
hayatın... o, o kadar kısa ki...

yüzleşmeye korktuğun gerçekliğini ortaya çıkarmadığın sürece, sürekli aleyhine işleyen zamanda, kocaman bir evrenin içinde çirkin ten rengi bir leke olarak kalacaksın.

yaptıkların, yapmadıklarının gerisinde kalacak.
korku, farkında olmadan boynuna asılan ve ögrenilmiş-zorla benimsetilmiş-bir tasmadır.

korku sonsuz değil.

kimse mutlu ölmüyor.
ölüm döşeğinde bir insanın gozlerinin renksizliği, geçmişinden geliyor.
kararttığı, renklerini yok saydığı, kendine ket vurduğu geçmişinden.
ve son yolculuğuna, valizine koyduğu onlarca 'keşke'nin mutsuzluğu ile çıkıyor.
mutluluk sonsuz değil.

her birimiz, deriden bir paket kağıdı ile paketlenmiş, raf ömrü urüne göre değişken ancak tamamı sınırlı olan ve son kullanma tarihine kadar tüketilmesi gereken birer urünüz.

tüketecek olan bizleriz.
o paketin içine bakman lazım.

elmayı ısırmadığın sürece hayatının sonuna kadar köle kalacaksın diyordu Chuck Survival'da.
elmayı ısır...

sonsuz olmadığin gibi özgür de değilsin.
sonsuz olamayacaksın belki ama özgür olabilirsin.






17 Temmuz 2014 Perşembe

since 1988-prematüre bir doğum günü yazısı şeysi.

since 1988...

27 yıllık bir beden, kimlik, ruh, evren.
kendimi bir evren olarak tanımlasam garip karşilar misiniz?
kendini beğenmiş mi görünurüm?
peki, umurumda mı bunları düşünmeniz?
değil elbette, düşünün gitsin. ben bir evrenim...

27 yıl, 9.855 gün, 236.520 saat, 14.191.200 dakika, 851.472.000 saniye... milyarlarca an, binlerce kitap, milyonlarca kelime,
ben bir evrenim.
(Evet, uşenmedim hesapladım.)


büyüdüm, düşe kalka, çoğunlukla ite kaka, uyuşukluğun ve uşengeçliğin karesini alarak, tiksinerek, severek, ağlayarak ama daha fazlasıyla kahkaha atarak, koşarak, çıplak gezme hayaliyle, toprağa basarak, ağaca tirmanarak, gün aşırı kendimi sakatlayarak, vücudumdaki morluklarla, ruhumdaki incinmişlikleri gormezden gelerek, acıdan haz alarak, yer yer nefret ederek, sinir sistemimi hor kullanarak, inatla, sonsuz aşkla büyüdüm.

büyüdüm ve 27 yaşıma geldim.
kimilerinin çocuklari var, kimileri evlenecek, kimileri yaşamıyor, kimileri zengin, kimileri fakir bu yåşta.
ben neresindeyim bu yaşın?

fizyolojik kısmında, bedenim büyüdü. hoş boyum 1.55 cm, kilom 46. bedenen tam da büyümüş sayılmam, ama göğüslerim çıktı, kavisli vucudumla buyuk gorunmek istediğimde görünürüm. eger büyümekten kastınız vücut hatlarınizın yaşadığıniz yıl ile doğru orantılı olmasıysa, ben kismen büyüdüm. boyum hala kisa.

beni yakından tanımayan biriyseniz, ilk kez görüyorsanız, 27 yıllık olduğuma inanmazsıniz.
zira en başta dediğim gibi hacmen yaşımı yansıtmıyorum. 27 yaşında bir kadınin fiziksel ozelliklerine sahibim ama hal ve tavırları? bazen yasiyorum, ama cok kisa suruyor. plastik kokusu alıyorum ve duruyorum.

buyudum, ama sadece yıl aldım. en olgun yasimda kaldım. alper kamu'nun da dediği gibi, 5 benim de en olgun yaşımdı, şimdi çürüğüm...

ben bir evrenim...
içimde bilmediğiniz, benim şu an söylemeye cesaret edemeyeceğim çok şey var.
sınırsız bir hayat istedim.
önüme çıkan her yola girdim, her dönemeçte aklım dıger yolda da kaldı. birini yaşayıp dıgerine yöneldim.

tüm elementlerine aşık oldum doğanın.
kimse yokken etrafta, sakin bir sahil köyünün insansız sahilinde çıplak yürüdüm bir akşam vakti, rüzgarın ipeksiliğini hissettim derimin her bir noktasında.

giysilerimden sıyrılıp çiplak girdim denize. nefesimi tuttum, içine gomüldüm suyun. son bronştaki hava çikana kadar kaldım içinde, hatta boğulacaktım son anda kurtuldum.

her gordüğüm ağaca aşık oldum. ormana her gittiğimde, uzanıp yere ellerimi ve ayaklarımi toprağa gömdüm, içine çöktükçe çöktüm toprağın. üzerimde böcekler dolaştı, umursamadım.

kendim olmaktan çekinmediğim bir hayat yaşadım. bazen garipsendim, bazen hic sevilmedim, bazense vazgeçilmez oldum.

kendimi cinsiyetsiz gördüm her zaman.
hem kadın hem erkektim.
çoğunlukla çocuk oldum, büyümeye çalıştım, sevemedim-bıraktım.

dogmuş olmaktan hic haz etmedim. anne ve babama çok kızdım korunmadılar diye, bunu her zaman dile getirdim.
ama bir kere dogduysam, rolümü de benimsemem gerekti. kimdim, neydim, ne için gelmiştim?
gecelerce irdeledim.
herkesin üzerime yüklediği kimlikleri bir türlü yakıştıramadım kendime.
sıfatın tanımını öğrendiğimde sıfatlarla bir daha işim olmadı.

gözde kim deseniz, kendimi betimleyemem size.
sizin alıştiğiniz o kelimelerle.

sadece evrenim. naçizane bir evren.
çok fazla şey var içimde. çoğunu kendime saklarım, anlatsam korkarsıniz.
anlatsam, yadırgarsıniz.
anlatsam, anlayamazsıniz, aşağılar, kızar, alay edersiniz.
ama umrumda olmaz bu tepkileriniz, özür dilerim.

27 yaşıma girerken, kendimi keşfettim.
günlerim, gecelerim düşünmekle geçti.

ve kendime giden kapıyı araladım, şimdi yurümeye başlayacağim o yolda.
biraz daha garipleşerek belki, belki de delirerek.
çelişkilerimle büyüyerek.

en az sınirla yaşadım bu yaşa kadar. artık sınırlarımı tamamen kaldırıyorum.
kendine ket vurarak, gerçekte kim olduğunu değil, sana dikte edilen sanal kimliği benimseyerek geçmeyecek hayat.

kendime aşık olduğum bu hayatta, kendi sınirsiz içselliğimi yaşantıma aksettirmenin zamanı geldi.

bugün 26 yaşımın son günü, 27 yaşımın ilk. 26 yåşımı nasıl yaşadım, iyi mi yaşadım, kötü mü yaşadım, parmak hesabına gore gerçekten 26 yaşında mıydım yoksa gün mü almıştım da 25 buçuk gibi mi yaşadım, bilmiyorum. ilk kez yaşadım, bir daha da yaşayamayacagım. 26; çift bir sayı, sonunda 6 var ama 3'e bölünemiyor. 6 yılımı süpürge ettiğim Eskişehir'in plakasi ve kurbağanın kromozom sayısı. 26 yaşa dair yazabilecegim en mühim şey bölünmez bir plakanın kromozom sayısına eşit bir yaş olduğu.

bölünmedim, büyüdüm. şimdi 27'yim. ama kafam hala 27'den gün mü aldım, 27'ye ayakkabımla mı bastım, yoksa bodoslama mı daldım orada.

önemi var mi?
elbette fi fi.
kocaman oldum, kocuyorum. bir yastıkta, çoklu kişiliğim ile kocuyorum, kocasız kocaman oluyorum.
halk arasında evde kalmak deniyor, görmezden geliyorum.
yåş 27, bir kakalak gibi ortasındayım tüm düğün halaylarının, ona yanıyorum.

kendimi hazir hissettiğimde telefonla joker hakkımı da kullanarak girmek isterdim ama öyle bir hakkım yok. 27 yaşima sacmalayarak giriyorum. tüm yıl böyle geçecek, biliyorum. bu hayata İzmir'den katılıyorum, sevişirken korunmayan anne babama buradan selam gönderiyorum.
benim gibi 27 yaşına giren tüm yaşamacı arkadaşlara başarılar diliyorum.
ne için yaşıyoruz, niye büyüyoruz bilen söylesin, anlamadan büyüyorum, bosa gidiyor.

Gözde Dural 27'nci kişisel yılsonu bunalımı kutlu olsun.

karpuz gibi yata yata
büyüyorum,
büyüyoruz,
büyüyorlar.


not: bugun değil doğum günüm, bugun bayağı bayagı 17 temmuz. premature oldu yazı.
tutamadım içimde, çıktı rahatladım.
iyi ki doğacağım birkaç gün sonra.
ve ilk tokat, hala aklımdasın.


12 Temmuz 2014 Cumartesi

birini seviyorsanız, bırakın gitsin.
dönmezse hiç sizin olmamıştır,
dönerse büyük ihtimalle frengi kapmıştır.

kurdeşen gözde

her şeyi içinde yaşayan bir insan olmanın en kötü yanı, her şeyi içinde yaşıyor olmak.
başka bir tanım gelmiyor aklıma.
duygularını limitsizce yaşayan birinden, bunları en derinlere gömen birine evrilmek canımı yakıyor.
uslu duruyorum, susuyorum. 
içim çok genişmiş, şaşirıyorum.

x-men first class filmindeki gudubet Sebastian Shaw'a döndüm. o kinetik enerjiyi bedeninde depoluyordu, ben ise negatif ne varsa; bir nevi yemek seçmeden...
ancak aramızdaki fark, onun istediği zaman bu enerjiyi bir yıkım aracı olarak dısarı verebilmesi ve gücünü bu şekilde kontrol edebilmesi.
bense, bedenimde, zihnimde depolanan tüm o negatifliği yıkicı bir güc olarak dışari veremiyor; veremedikce de kendime fiziksel işkence haline getiriyorum.

yaşadığim son üç ay, çok da uzun olmayan hayatımın en zor zamanlarından.
biriktikçe biriken sıkıntılar, şimdilerde ifraz olarak bedenimde dolaşıyor.
son bir haftadır çılgıncasına kaşınıyor vücudum.
bacaklarımda yaralar açılmak üzere.
kollarım, tırnak izleri ile dolu.
ifraz yer değiştiriyor, parmaklarım ona eşlik ediyor.
halk arasında kurdeşen diyorlarmış, ilk kez şahit oluyorum.
hoş bir tanışma olmadı.
karındeşen Jack vardı, o da tepkisini dışa verenlerden.
ben kurdeşen Gözde, içevurumculuğun yegane temsilcisi.

yaşadıklarım aklıma geldikçe, kimsenin olmadığı yerlerde gozlerim doluyor.
neden bu kadar şanssız olduğum üzerine felsefe yapıyorum kendi içimde.
sonuçlanmıyor tüm bu monologlar, yine cevapsız herşey, kronik şanssızlığımla başbaşa kaşınıyorum.

bu hayatta bize nefes almaktan, yemek yemekten, su içmekten önce sabır ve şükur kelimelerini öğretiyorlar.

en kadim eylemlerim şu ara, sabret ve şükret.
neden sabir ettiğimi bilmiyorum, insan niye sabreder ki?

ve neden yaşadıklarının ezici ağırlığı altında milim milim erirken şükreder.

daha kötüsü her zaman var. aman ne şanslıyım, kötünün iyisi bana denk geldi, oh la la viva la şükür.

icindekileri, sıkıntılarını buraya yazacak biri değildim, çozerdim önceden kendi kendime.
şu ara çok başarısızım kendi kendime terapi yapmakta.
bir terapiste gitsem belki rahatlayacağim ama param yok.
cidden yok.
tamam tamam olsa da gitmem, ama yok bu sefer o yuzden gidemiyorum.

sabir, şükür ve ben şu ara birbirimizle flört ediyoruz.
bir de kurdeşen eklendi ekibe, şahane yaşıyoruz.
bence ben bir cay içeyim bunlarla artık, zira bu hayatta en sık onlarla görüşeceğim.

kaşıntıdan dolayı yazıyı bitirmek zorundayım,
iki elim, 8 parmağım var.
klavye mi bacak mı?
bacak.

optum blog