7 Ağustos 2013 Çarşamba

cesur değilim...
olamıyorum...
zira cesur olsaydım, çoktan kesmiştim bileklerimi ya da kendimi yükesk bir binanın tepesinden hiç korkmadığım o boşluğa bırakmıştım.
ama değilim işte...
inançlarım engel oluyor buna.
bana verdiğini almak sana ihanetmiş gibi geliyor.
ama sen de bana ihanet ediyorsun.
ben yaşayamıyorum bu dünyada...
hergün ölen insanlar, acı çeken insanlar, hayatları kararan insanlar, yok olan doğa, işkence gören hayvanlar...
ben her gece acı çekiyorum, biliyorsun...
bir tek sen biliyorsun, kimse göremez.
çünkü ben onların acısını yaşıyorum.
hissediyorum nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde...
elimden hiç bir şey gelememesi ise daha çok canımı yakıyor.
her gün, ölüm korkusu duymadan uyanıyorum ben, ya da aç kalmayacağımı bilerek.
sokakta serseri bir kurşuna hedef olmayacağımdan emin bir şekilde atıyorum adımlarımı,
gittiğim bir yerde bomba patlama ihtimali çok az, yok değil ama az...

nasıl bir dünya hayal ettin bilemem, ya da insanı yaratırken ne düşündün...
çok özel yaratıklar olacağımızı sandın belki...
birçok nimeti verdin bize, birçok yetenek bahşettin.
yaratilarının içinde en ustün varlık kıldın bizi...
ama biz en sefilleriyiz, nasıl göremedin?
daha Kabil kardeşinin başını kestiğinde anlamalıydın bunu...
ve yok etmeliydin bizi...
şeytan kötü değil, esas kötü olan bizleriz...

verdiğin herşeye ihanet ettik.
emrettiğin herşeye karşı geldik...
senin yarattığın canı aldık..
senin yarattığın canlıları tükettik, doğayı katlettik.
birbirimize yapabileceğimiz her türlü kötülüğü hiç elimiz titremeden yaptık.

hala neyi bekliyorsun?
yok et bizi...

ben bana verdiğin canı, sadece sana duyduğum sonsuz sevgiden dolayı alamıyorum.
ama ben dayanamıyorum artık.
her günüm, gecem; vahşetin en acımasızıyla acı çeken insanları hissederek geçiyor.
ben sakin bir coğrafyada, huzurlu bir hayat yaşarken, başka bir coğrafyada benimle aynı yaşta olan bir kadın recm ediliyor. benden küçuk bir çocuk açliktan ölüyor. binlercesi bir hiç uğruna, bir hırs uğruna katlediliyor. ailesiz kalıyor, sakat kalıyor... hayatları unutamayacakları travmalarla kararıyor bu insanların?
bin yıllardır böyle bu ve sen hala birşey yapmıyorsun.
neden?
ne bekliyorsun?
neden acı çektiriyorsun o insanlara?
ve neden sınıyorsun bizi bu şekilde?

adaletine inandım her zaman, büyüklüğune inandım...
benim yaradanımın bir bildiği vardır dedim, ama artık diyemiyorum, çünkü hiç bir şey açıklayamıyor bana bu insanlara neden işkence çektirdiğini...

ben dayanamıyorum artık, çünkü yardım edemiyorum.
yediğim yemeği paylaşamıyorum, soluduğum güvenli atmosferden veremiyorum onlara...
ben bulunduğum yerde her gece bir yatagim olduğunu bilerek giriyorum evime sokaklarda korkmadan dolaşıyorum, ve her gece uykuma ertesi gün öldürüleceğim korkusu duymadan yatıyorum...
her sabah hazırda bir kahvaltım var, yiyemedigim...
yiyemiyorum çünkü geçmiyor bogazımdan.
yemem gerekiyor çünkü bedenimi korumalıyım, ama olmuyor... her bir lokmamda aklıma hiç tanımadığım o insanlar geliyor... o çocuklar...
nasıl bir dengen var?
ne dengesiz bir terazi bu?

benim gibi yaşayan herkes şükrediyor bir şekilde. çünkü tehlikenin olmadığı bir coğrafyada, bolluk içinde yaşıyorlar.
her yemekte duyuyorum 'şükür ki yemeğimiz var' fısıltılarını...
ya da tecavuze uğrayan bir kadının haberi çıkınca 'şükür ki buralarda böyle olaylar yok' diyorlar.
'şükür ki savaş yok, şükür ki biz katledilmiyoruz, şükür ki yaşıyoruz'

ben şükredemiyorum, biliyorsun...
çünkü ikiyüzlülük bu...
ben rahat bir hayat yaşıyorum diye, acı çeken bir insanı görüp buna şükredemem ben.
benden bunu isteme...
ben ancak onların da bir gün benim gibi olduklarını gorene kadar şükredemem...
ve biliyorum ki göremeyeceğim, bu yüzden şükrettiğim tek bir şey yok...

ölmekten korkmadığımı en iyi sen biliyorsun...
acı çekmekten de korkmuyorum, aç kalmaktan da, işkence gormekten de...
insanlığimı kaybetmekten korkuyorum bir tek, bir gün diğerleri gibi futursuz bir et parçası yığınına dönekten...
tuzu kuru olmaktan, bana dokunmayan yilan için bın yıl ömür dilemekten korkuyorum...

ben yapamıyorum bu dünyada...
yaşamayı seviyorum ama böyle bir tarafi karanlık olan dunyanın aydınlık kısmında yaşårken, ihanet ediyorum benim yerime acı çeken o insanlara...
ben bir gün daha huzur içinde yaşayayım diye öldürülüyorlar, ben bir günü daha tok geçireyim diye aç kalıyorlar, ben bir gün daha zalim bir adamın tecavuzüne uğramayayım diye harcanıyorlar...

bu hiç adil değil...
senin sonsuz adaletinde, hiç ama hiç adil degil...
belki kızıyorsun bana, ama böyle...
ben yaşayamıyorum bu çirkinligin içinde huzurla...
o yüzden al beni...
cesur değilim, yapamıyorum ben...


6 Ağustos 2013 Salı

gölgeler sizle hareket eder. 
siz yoksanız, gölgeniz de yoktur. 
ama Hiroşima'da sahipsiz gölgeler var. 
gölge olarak kalan insanlar, bedensiz gölgeler...
sanki hiç olmamışlar gibi...




bu çocuğun minik ellerine bak
minik ayaklarına,
gözlerine bak, bakabilir misin?
acısını hissedebiliyor musun?
peki, duyduğu korkuyu?
küçük bir çocuk...
sana ne yapmış olabilir?
neden ona bu acıyı yaşattın?
neden onu hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir travmaya layık gordün?
onun gibi kaç çocuk bu acılar ile büyüdü?
ve onun gibi kaç çocuk büyüyemeden öldü?
6 ağustos 1945, sabah 8:16'da
'little boy' adıni verdiğin o bomba,
küçük çocuklara ne yaptı hatırlıyor musun?
o acıyı anlayabilir misin?
o acı çok mu değersiz senin dünyevi hırslarından...
öldün sen de Truman, öldün...
bir leke olarak kaldı adın tarihte, çünkü sen bu küçük çocuğun hayatının en büyük acısının mimarı oldun...

savaşlar... kim için verilir, ne içın savaşılır?
ve neden savaş mimarları değil de masumlar acı çeker?
çocuklar ölür, kadınlar ölür, bebekler ölür, yaşlılar ölür...

insanlıktan tiksiniyorum, dünya üzerinde oynadığıniz, sadece cebinizi daha fazla doldurmak adına yürüttüğünüz tüm o kirli oyunlarınızdan tiksiniyorum...
bugün insanlığın bir kez daha öldürülüşünün 68'inci yıldönümü...

hiçbir zaman bu günleri göremeyecek insanların ölüm yıldönümü...
bu çocuğun acısının 68'inci yaşı...
yaşlanamayan bebeklerin ölüm günü bugün...

hiçbirinizi tanımıyorum, çıkarlarınız umrumda degil.
ve hepinizden ölesiye nefret ediyorum.
bir kağıt parçası, fani hayatlarınızda pervasızca peşinden koştuğunuz o dünya egemenliği tutkusunun iğrenç yansımaları...
öleceksiniz, öldünüz ve yine öleceksiniz...
yaşatmamak için yaşıyor oluşlarinızdan nefret ediyorum.
keşke yaşayamadan ölseniz...

KIZ ÇOCUĞU

kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
`şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk`.

çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.


-NAZIM HİKMET