12 Temmuz 2013 Cuma

kim olduğum üzerine...

'Var olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!'
dedirtiyor Shakespeare Hamlet'e o muazzam oyunun üçüncü perdesinde...
devamında diyor ki;
'...Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! 
Çünkü o ölüm uykularında, 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından, 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden. 
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?..."


hayatı sorguluyorum sürekli, aklımda Hamlet'ten bu tirat... tekrar tekrar okuyorum, Can Yücel'in kelime ustalığını sergilediği çevirisinden, Sabahattin Eyüboğlu'nun berrak bir su gibi akan cümlelerinden... 

'olmak' kavramını keşfediyorum çeyrek asırlık yaşantımda. 
olamıyorum ben...
ne olamıyorsun dersen şayet, açıklayamıyorum içimdeki karmaşayı...
günleri tükettiğim 100 kelimelik dağarcığım cümlelere kavuşamıyor.
daha fazlasını bilirken, kendi içimdeki hesaplaşma anlatmaya engel oluyor 'olamama' sebebimi.

dört duvar arasında hapsolmuş gibiyim...
dört duvar, etten ve kemikten.
bir dünya var dönen, ben dönemiyorum onunla birlikte.
içine girmeye çalıştığım her atılımda, savrulup düşüyorum.
başım dönüyor, midem bulanıyor...

olmak istediğim, asla olmamam gereken...
döngü bunu emrediyor, ben biat edemiyorum.

"...Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor"... diyor Pavese Yaşama Uğraşı'nda...

uğraşıyorum, olmak için; olmak istediğim için ama nafile... 

bir depresyon hali dersiniz belki, ama degil. 
hasta, hasta olduğunu kabul etmezmiş de diyebilirsiniz.
değilim hasta falan... 
sadece değilim, ne değilim?
'ben' değilim, görünmez prangalarım var.
her gün bir yenisini giymek zorunda olduğum maskelerim, marka giysilerim, duyulmak istenen süslü cümlelerim var.

bunların içinde 'ben' yok... başkaları var, çünkü ben yokum aslında...
adımı söylemek dahi gelmiyor içimden tanıştığım kişiye, çünkü o da ben değilim ki...
beni tanımlamak isteyen ailemin verdiği bir isim, bir kimlik...

peki, bu 'kim-lik?'
benlik mi?
değil...
bir isimle sınırlı değil her gün defalarca içinde boğulmamak için acemice direndiğim o kaybolmuş benlik okyanusu...

'ben' olmama izin yok daha en başında bu hayatın.
çünkü izin olsaydı, ben burada olmazdım diyebilecek kadar biliyorum kendimi...

herkesin bir yaşama uğraşı var.
hunharca çalışıyor insanlar, para istiyorlar, ev istiyorlar, aşk istiyorlar, çocuk istiyorlar, tatil istiyorlar, yeni giysiler giymek, son model arabalara binmek istiyorlar.

ben sadece kim olduğumu keşfetmek istiyorum.
para, evet gerekli bu hayatta.
icadın muciti kendine mahkum ettiği para; bilinçsiz köleliğin başlangıcı...

benim de ihtiyacım var, yadsımıyorum; ama kaygım hiç bir zaman anlamadığım ve asla da anlayamayacağım 'daha iyi bir yaşam standardı' değil...
kaygım, içinde savrulduğum şu düzende, bir şekilde borçlanmak zorunda olduğum alacaklılara istediklerini vermek...
bir şekilde borçlanıyorum, isteyerek ya da istemeyerek...
oysa ki ben merkezimde bir kağıt parçası olmamasını dilerdim.
ama dedim ya, daha en başında çizilmiş bir haritada yürüyoruz.
misafir oluyoruz yerleşmiş düzene ve bu düzenin dinamiklerine bir şekilde itaat etmemiz gerekiyor.

ömrümüz itaatle, düşe kalka, ite kaka hareketler silsilesiyle yuvarlanıyor.

öyle bulanık ki zihnim...
aslında içimde berrak herşey, sorun içimdeki dünya ile dışımdaki dünyanın birbirine karışmasından kaynaklanan o bulanıklık. iç ve dış karışamıyor birbirine bende, bu yüzden karmaşıklaşıyor herşey...

ben olamıyorum, izninizle...

ben dediğim kim derseniz;

öz... yalın ve beklentisiz- sizin tabirinizle- böyle bir Gözde...
çıplaklık istiyorum... hem ruhsal hem bedensel çıplaklık...
çıplaklığı seviyorum dediğimde, teşhirci oluyorum.
illa bir tanımlama gerekiyor çünkü bu hayatta.
oysa ben, döngünün üzerime zorla geçirdiklerinden sıyrılıp, bu hayatın en başından beri bana ait olan derimi rüzgarın yalayıp geçmesini istiyorum.
dünyanın o harika doğasıyla, öz doğam arasındaki bütünleşme isteğini kumaş parçalarıyla perdelemek istemiyorum.
ben çıplak bir kadın ya da erkek gördüğümde özlerini görüyorum o insanların.
aslında gördüğüm tenleri degil, o tenin içindeki yalınlık oluyor.
çünkü o çıplak kadın ya da adam, kılıflarından sıyrılıp en saf halleriyle karşımda oluyor.
deri aslında şeffaf, ruhu görüyorum. ruhtaki yalınlığı...

siz çıplak görünce utanıyorsunuz ya da utanmazlıkla suçluyorsunuz o insanı...
çünkü utanıyorsunuz kendi yalınlığınızdan.
aynanın karşısına geçip de bakamıyorsunuz çıplak bedeninize.
kendinize dokunmuyorsunuz, yıllarca ruhunuza yerleşke olan bu teni tanımak istemiyorsunuz.
evinize ihanet ediyorsunuz.
ama o size hic ihanet emiyor, bunu düşünüyor musunuz?
o sizi bırakıp gidiyor mu? 
her zaman sizinle, her zaman yanınızda gerçek manada olan tek madde bedeniniz.
siz onu süslü kumaşlarla, renkli boyalarla değiştiriyorsunuz.
ihanet ediyorsunuz ona ve onu görmezden gelerek çürütüyorsunuz. 
ve elbette ruhunuz... onu da görmüyorsunuz o alacalı hayat karmaşanız içinde.
kim olduğunuz değil, kim olamadığinızla o kadar meşgulsünüz ki; öz benliğinizden uzaklaşıyorsunuz her adımınızda.

ben bedenime bakmayı seviyorum, çıplakken onu görmeye katlanabiliyorum.
sizin estetik standartlarınızda bir bedenim yok, bilakis ortalamanın altında bir fiziğe sahibim; genel geçer tanımlamayla. hatta birçok coğrafyada çirkin bile sayılirım, çok da umrumda hani...
ama ben ona bakmayı seviyorum, çünkü ben bir tek o zaman yalın halimle başbaşa kalabiliyorum.
çıplak doğup, çıplak göçüyoruz bu hayattan.
sonradan boyuyoruz kendimizi ve böylece kendimiz olmaktan çıkıp biri oluyoruz.

biri, 'ben' olmaktan korkan biri...

hepimiz böyleyiz, ben bunu farkettiğim günden beri sıyrılmak için uğraşıyorum.
ve Pavese'in de dediği gibi uğraştıkça boş ve anlamsız geliyor herşey...

öyle itilmişiz ki başkalarının olmamızı istediği kriterlere, kaybetmişiz benliği.
ama bencillik, o çok farklı; hala yerinde...

özümüz çıplak, ruhtan yaratıklarız ve beden tek giysimiz.
ne gerek var başka giysilere, maskelere?

ben, olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu...
ben olamadığımız için tüm bu yaşama uğraşı içinde bizi darbeleriyle kavuran acılar, sövgüler, yergiler, hayal kırıklıkları, serzenişler ve her gün biraz daha yitirilen benlikle geçiyor hayat.

işte ben bu yüzden ölümü istiyorum.
ne var orada hiç bilmiyorum.
bilmek istemiyorum zaten, onu bende guzel yapan da bu.

o olüm uykusuna yattığım anda, görebileceğim güzel rüyaları hayal ediyorum.
belki de karabasan göreceğim, alternatifler var.
ama zaten ayık olduğumuz şu ömürde binlercesine maruz kalmıyor muyuz bu karabasanların?
kötülükler, güzelliklerin önüne geçmiyor mu her zaman?
hayaller, kırıklarla kararmıyor mu?
kim bana bu hayatın ona sunduğu mükemmellikleri sayabilir?
ve kim ölümün ona sunabileceği bir güzelliğin olamayacağının teminatını verebilir?

'olmak' için uğraşıyorum.
ruhsal bir tatmin arıyorum, saf hisler.
insanın özünü görmek istiyorum, bu öz çirkin olsa dahi...
kendimi bulma amacıyla yola çıktığım şu çeyrek asırlık yolculukta, her gün biraz daha kendime yaklaştım. ben, beni tanımaya yeni başladım ve gördüm ki ben kendime yaklaştıkça uzaklaşıyorum bu dünyadan, sizlerden...

üzgünüm, ama bu böyle.
çünkü ben kendimi bulmak için attığım her adımda, siz kendinizden kaçmak için başka bir adım atıyorsunuz. 
kendinizden kaçmak, özümüzden uzaklaşmak.
özümüz aynı...
ve biz atılan her karşılıklı adımda bir kez daha uzaklaşıyoruz.

deliriyor da olabilirim, depresyona ramak da kalmış olabilir.
saçmalıyor da olabilirim, garip de olabilirim.
etiketi siz koyarsınız, ama ben kendimi görüyorum artık...

çiplakken aynaya baktığımda, o yansı'daki bedenin içinde, bedenin son kullanma tarihine kadar sıkışmış olan esas varlığı görüyorum.

ben sizin ya da atalarınızın yarattığı kavramları istemiyorum.
ben luks gibi duran ancak özünde boşluk olan herhangi bir hayat kuralını istemiyorum.
aşk istiyorum, sevmek istiyorum, ruhen ve bedenen tatmin olmak istiyorum, mutlu etmek istiyorum, birilerinin hayatlarına ufak da olsa dokunmak ve o insanların yüzünde anlık tebessüm yaratmak istiyorum.
bunların karşılığında sizlerden tek bir şey haricinde hiçbir şey de istemiyorum; öz olun...
öz olun ki, aynı kimyanın içerisinde, aynı maddeden yapılmışken ayrışmak yerine bütünleşelim.
çıplak olun...
benim sizden tek beklentim bu... yoksa ne beni mutlu etmenizi, ne güzel cümleler kurmanızı, ne sevmenizi beklemiyorum. 

sahip olduğum tek beklenti 'öz olmak'...
siz olamıyorsanız, saygı duyarım; 
fakat lüten siz de bana saygı duyun ve beni bu kimlik arayışım içinde öğretilmiş yargılarınızla, sınırlandırılmış hayat amacınızla yargılamayın...

ben 'olmak' için uğraşan naçizane bir yaratıyım.
olabilecek miyim? burası muamma, ama olmak için uğraşıyorum.
ve bir de ölmek için...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder