24 Temmuz 2013 Çarşamba

hayatında neden bu kadar odun var diye sorguluyorsan sana bir sır...

beşikten mezara kadar muhtaç olduğun tek element maalesef odun.

beşik ile start alan ve tabut ile finish'e varan yaşamında yer alacak en kıdemli varlığin odun olmasının sebebi iki önemli eşyanın da maalesef ODUNdan olması.
eh haliyle biri ile başlayıp diğeri ile sonlanan bir yaşamın sana en bonkör davranacaği şey odundur.
bu artık şåşırtmasın seni.

ve yakmaya çalışma o odunları.
çok pis kokuyorlar...
gece kitap okumayı seversin.
daha berraktır zihnin ve yalnızlığının nirvanasındasındır.
en sevdiğin an.
anı durdurduğun tek an.
yalnızsındır.

sonra sayfayı çevirirsin ve bir paragrafa denk gelirsin
o an urperirsin çünkü seni tanıyan biri yazmıştır o paragrafı.
hayır, olamaz; imkansız gibi bir yeşilçam repliği dökülüverir dudaklarından.
tiksinirsin kendinden bu replik yüzünden.
ama başka bir cümle açıklayamaz içinde bulunduğun 'bullshit' durumunu.
adamın biri belki de sen doğmadan senin düşüncelerini, tam da içinde bulunduğun hissiyatı tasvir etmiş olur ve basarsın küfürü gece gece..

fuck you Georges Perec!

'Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de: Bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyorlar.'
--uyuyan adam sf:33


dünyadaki her bir insana düşen karınca sayısı 1 milyonken bana o kadar öküz düşer. 
dunyadaki tum okuzler ile beşik kertmesiyim ben.
bazen yaşåm alanımın Penrose merdiveni olduğunu düşünüyorum. 
etrafı öküzlerle sarılı bir Penrose Merdiveni...
saatin dönme yönünde bakıyorum ki hep indiğim izlenimine kapılıyorum. ve hiçbir şekilde zemine varamayacak olduğumu bildiğim halde, o etrafımı saran öküzlerin arasına düşme korkusu sarıyor gereksiz hayal dünyamı.
çok mu üç boyutlu bir hayal dünyam var?
aksine hayal dünyamı bu denli sersemleten gerçek dünyamın içindeki iki boyutlu ve tek hücreli aktor ve aktrisler.
bazı insanlar var çevremde, onlar konuşurken dalıp gidiyorum uzaklara.
her şey yavaşlıyor, sesler boğuklaşıyor.
yavaş yavaş açılıp kapanan ve her açılışında uzayan salyaları ile ağzının içinde bir hipopotam taşıdıklarını düşündüğüm bu insanlara bakar ve onları o sırada dinlemezken kulaklarımda farklı tonlamalarla çınlayan 'mö' sesleri, 'acaba hem insan, hem hipopotam hem de öküz birleşimli metamorfozik bir canlı olabilir mi?' sorunsalını taşıyor beyin hücrelerime.
hiç cevaplamaya da çalışmıyorum zira karşımda gördüğüm şey tamd a bu sorumun hayal ürünü bir yanıtı niteliğinde...

şu sıralar içinde bulunduğum işsizlik hali beni daha bir soyutlaştırıyor bu insanlardan.
çünkü asosyalliğimin zirvesinde bir yaşam sürüyorum ve muhattap olduğum bu canlıların sayısı bu denklemde en aza iniyor.
mutlu oluyorum...
sonra birden aklıma dönen bir çarkta seyahat eden herhangi biri olduğum ve yakın zamanda istemesem de bu çarkın bir dişlisine sabitleneceğim geliyor aklıma ve sonrasında da o dişlide yer alan bu canlılara muhattap kalacağım.
reddediyorum ama sistem bu reddedişi sallamıyor maalesef...
sonra gelsin başka başka üzerinden hayallere dalıp, her konuşmalarında mö sesleri duyacağim insanlar.

sizi böyle tanımlıyor oluşuma alınmıyorsunuz değil mi?
alınmayın zira bunlar benim kişisel hayallerim.
ama bendeki hal böyle...

yavaş yavaş görüyorum ki etrafımda beni seven insan sayısı azalıyor. kimileri fazla inatçı, ısrarla benim normale döneceğimi ve içinde bulunduğum bu hezeyandan kurtulacağımı, hiçbir depresyonun baki olmadığını, bir gün benim de çicekler böcekler yuppi şeklinde nidalar ilebir sevgi pötürcügüne dönüşeceğimi varsayıyorlar.
aslında amaç benim iyi olmam değil.
onların beni iyileştirmek için çabalayıp, başardıktan sonra ben ile övünmek istemeleri.
şekerim, ben bu halimle kendimin en normaliyim.
ama senin ayakkabılarını giyip, senin derinin içine girince, o kadrajdan görünen kaybolmuş bir benlik.
çünkü sen fazla bulunmuşsun.
kazık çakmışsın toprağa, benim uçuyor olmam garip geliyor sana.
düzeltmeye ya da psikolojik destek vermeye çalışma bana.
kendini iyi hissedeceksin biliyorum ama benim uzerimden hissetme bunu.
git hayir falan işle ya da sakız çiğne.
iyiyim ben...
bu arada tükürük bezlerini de tebrik ediyorum, iyi çalışıyorlar.



22 Temmuz 2013 Pazartesi

Emir Efe, dokuz yaşında guzel mi güzel bir çocuk.
löseminin zapt ettigi minik bir beden.
elimizden birşey gelemedi, kurtaramadık onu da diğer arkadaşları gibi...

hastalık mı daha fazla yıkar yoksa elden birşey gelmemesi mi bilemiyorum.
ailesini düşünmek, onların acısını anlamaya çalışmak nasıl da yakıyor canımı.
hele ki hastalığı için seferberlik başlamışken, kendini bilmez birkaç insa müsveddesinin o yaptıği yorumlar... 
biri diyor ki' şimdi de milletin iliğine mi göz diktiniz?'
bir başkası da ' bu ilik ve kök hücre toplayanların niyeti sandığimız gibi hayat krutarmak degil, yeni silah üretmek' diye devam ediyor.
bu kadr iğrençleşebiliyorlar, hem de masum mu masum bir çocuk üzerinden...
bir de müslümanız diyorlar... 

ailesi gordü mü bunları bilinmez, umarım görmemişlerdir. 
zira ben onların yerine koyuyorum kendimi ve böyle bir yakıştırmayı düşünüyorum çocuğum için, kanım donuyor... sizin Allah'ınız yok gerçekten, yok!

lösemi çok zor bir hastalık...
çok acı bir sınav...
allah kimseye vermesin demeyeceğim çünkü biz başımıza gelmeden anlamak istemiyoruz acı çekenlerin halini...
sonra böyle insanlıktan çıkıyor birileri.
acıyla alay ediyorlar, iftira atıyorlar...

çok utanıyorum Emir efe, ablan olarak elimden hiçbir şey gelmedi senin için.
ne ilik verebildim, ne seni ziyaret edip güzel gözlerine bakabildim.
affedebilecek misin beni?

huzurlu uyu kardeşim Emir Efe, oğlum Emir Efe...

20 Temmuz 2013 Cumartesi

utanıyorum

Ingmar Bergman’a sormuşlar: Gidişat kötü,dünya nasıl kurtulacak? “Utanç", demiş Bergman. Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir. 

dünyayı kurtarmadan önce yurdu kurtarmak gerekir. ama bir yurt düşünün ki, bu yurdun başındakiler lugatlarından 'utanç' kelimesini çıkarmış olsunlar... 

kurtarılır mı bu topraklar bu haysiyet yoksunlarından... 
bugün ben senin yerine utandım bay başkan, bir kez daha. 

artık her konuşmanda utanıyorum. önceden kızardım sana, öfkelenirdim; artık sadece utanıyorum. 

senden utanıyorum bir kere, çünkü bu karaktersizliğinle beni yönetiyorsun ve senin beni yönetiyor oluşunu yakıştıramıyorum kendime. 
sonra ailenden utanıyorum, nasıl dur diyemiyorlar diye. 
düşünüyorum benim babam ya da eşim böyle laflar etse, yerin dibine geçerdim diyorum. bakamazdım insanların yüzüne... 
sonra etrafında el pençe hazir duranlardan utanıyorum; hadi bir kişinin gözleri ve beyni bağlıdır diyorum içimden ama bunca kişinin içinde bir kişi bile mi yok aklı başında olan? 
Ardından sana tapan, her dediğine alkış tutan seçmeninden de utanıyorum; onların içinde de mi yok aklı selim bir adam? 
sevsinler seni, umrumda değil ama yanlışını da gormezler mi, biri demez mi 'bu kadarı da fazla, dur başbakan' diye... 
nasıl şaşırıyorum anlatamam. 

senden her geçen gün daha da utanıyorum zira aynı familyadanız, şükür ki tek ortak noktamız bu. 

ben senden, senin yerine de utanıyorum. 
keşke sen de biraz kendinden utansan ve düzelse birşeyler... 

sen kendini dünya lideri sıfatina koydun, eyvallah lider olmaz zor değil. 
bulursun kendine biat eden bir tayfa ve olursun lider hatta kurtarırsın başka başka toprakları hani şu çok sevdiklerini ama peki adam olmak? 

utanç yok, vicdan desen hiç olmamış, insaniyet kökten aldırılmış... 
sen kendini kurtaramazken her geçen gün içinde biraz daha bayağılaştığin utançtan nasıl kurtaracaksın dünyayı?

armut

küçükken sorulan 'beni nasıl yaptınız' sorusu yerini 'beni neden yaptınıza' biraktıysa büyümüşsün ve hayatın ilk hook punch'ını yemişsiniz demektir.

şahsen ben hayattan yemedim ama küçükken, kendini Mike Tyson sanan bir arkadaşım (ben de o zaman zeyna olduğumu düşünüyordum) kallavi bir yumruk geçirmişti mideme ve ilk aydınlanmamı o nefes alamadığım on saniyede geçirmiştim.

bu reel bir yumruktu ve atan bir insandı; demek ki insanlar sana yumruk atabilirdi.
o zaman bunun sadece bu yolla olabileceğini varsayıp, çocuk aklımla ve zeyna içgüdülerimle herhangi bir yerime gelebilecek darbelere karşı kişisel savunma mekanizmamı geliştirmiştim, ta ki lisede ikinci yumruğumu yiyene kadar. 
açıkçası bu tarz darbelerin acısı anlık oluyor, ben de sonrasında guzel bir zevk de uyandırmıyor degil. kafama vurma yeter, o zaman sinirleniyorum. ama digerlerinde gülüyorum. her neyse...

başka yumruk yemedim şu zamana kadar, zira o eski atarlı ergen hallerimden geriye birine sataşmayı dahi üşengeçliği ile geçiştirebilen pamuk gibi bir kız kaldı. fakat yumruk dediğim şeyin sadece, parmakların avuç içine kapanmasıyla elin aldıği biçim (TDK tanımıdır) olmadığını öğrendim.


insanlar size gerçek yumruk atabilir ve bu geçici birşeydir fakat bazıları psikolojik yumruklar sallar ki bunun acısı  uzun bir sure hafızanızda iglo etiketli mezgit gibi taze kalır.


ve işin acı tarafı da gerçek bir yumruğa anında cevap verebiliyorken, böylesine adi bir yumruğa anında cevap verememektir. çünkü bedensel reflekslerin benzerleri ruhta mevcut değil. 


hayat bazen cidden çok Mike Tyson...


onun gorünmez yumrugu kim tarafindan nerenize gelecegi belli değil. 

eh haliyle sersemliyor insan.
basiret de bağlanıveriyor hemen.

işte insan bu şekilde büyüyor. yumruk yiye yiye...

hem gerçek yumruklarla hem de gorünmezlerle
ama en çok hangisi can yakıyor dersen, ikincisi zira anında cevap veremiyorsun.
sonrasında cevap versen de etkili olmuyor vesaire...

birkaç saglam hook punch yedim zamanında, hala acısi duruyor.

ama attin mi dersen, atmadım zira ben psikolojiye değil direk surada çalışmayı yeğlerim.
anlık sinirimin karşımdakinde uzun yıllar etkisini yitirmeyecek bir acıya dönüşmesindense, ona verebileceğim 10 saniyelik fiziksel acıyı yeğlerim.
zira bir gün sonra unutur o acıyı, ben de sinirimi bir şekilde boşaltmış olacağımdan rahatlamış olurum.
ama o kişiye vereceğim ruhsal darbenin izleri uzun yıllar taze kalir.
kimsenin aklında iyi ya da kötü bir anı olmak istemem...

böyle yazdığima bakma, ben hamamböceğinin yaşama hakkına bile saygı duyan biriyim.

şiddetin her türlüsüne de uzağım.
bana yumruk attığın sırada, büyük ihtimalle armutların hasat vakti gelmiş olur, bu yüzden meraklanma...
canım da acımıyor zaten, fiziksel olarak.
ruhuma çalışma, kafi...


19 Temmuz 2013 Cuma


ve mezar taşıma bunu yazdıracağım:



"Doğumunuz hayatınız boyunca düzeltmeye çalışacağınız bir hatadır" 
diyordu platonik sevgilim Chuck Görünmez Canavarlar isimli kitabında.
Bugün benim bu hatayı duzeltmeye çalışışımın 26'ncı yıldönümü.

isterse 106'ncı olsun düzeltemeyeceğim bir hata çünkü ipin ucu o gece, anne ve babamın nefislerine yenik düşmesinden dolayı kaçtı.

bir dilek hakkım olsa mesela bugün doğum günü bebesiyim ya, dileyeceğim şey kesinlikle 26 yıl öncesine gidip, bu hata yapılmadan önce mani olmak olurdu.

anne ve babamın evlendikleri o gune gider, nikah sonrası tebrik ve nikah şekeri kuyruğuna girer takı olarak da boyunlarına bir kaç paket kondom asardım ve derdim ki 'çocuklar, gençler, alın şu kondomları birkaç ay idare edin. dinleyin beni. hatta mümkünse korunma yöntemlerinin hepsini aynı anda yapın. büyük bir hataya engel olacaksınız, emin olun'

büyük ihtimalle deli damgası yiyeceğim bu söylev sonrası anne ve babam şok geçirmiş bir vaziyette suradıma bakarlardı ve sen de kimsin diye o malum soruyu sorarlardı.
cevp basit; ben ileride arkasındaki sperme neden yol vermedi diye hayiflanacak biri.
emin olun doğacak çocuk sizin istediğiniz normallikte olmayacak. yapmayın, girmeyin garibin günahına.
bir dost olarak bilin beni'
derdim...

hayatim boyunca girdiğim her yarışta arkamdan gelene yol veriyorum ben, çünkü o gerizekalı sperm halimde arkamdan gelene yol vermedim ve başıma bunlar geldi.
eh haliyle ben de her yarışta arkamdakine imtiyaz vererek bir nevi kendimi kurtarıyorum, onu ateşe atıyorum.
kusura bakma dostum, bir hatayı düzeltmeye çalışıyorum.

18 Temmuz 2013 Perşembe

o kadar çok boş zamanım vardı ki, sürekli düşündüm sanki bir işe yarayacakmış ya da hayatın şifresini bulacakmışım gibi.
düşun düşün b.ktur işin aforizmasını bizzat yakından görmüş biri olarak, yaşådığim kişisel aydınlanmanın bende uyandirdıği düşünce hiçbir açidan orijinal bir yaratik olmadığım.

tipim orijinal değil bir kere, anne ve babamın kokteyli gibiyim. anne daha baskin olmakla birlikte, babadan da izlere rastlamak mümkün.
sonrasında karakterim... onda da yetiştiğim çevrenin, içinde bulunduğum toplumun, maruz kaldığım dinamiklerin, binbir çeşit insanın izleri var.

karakterli biriyim diye düşünürken, çakma karakter ozelliklerim olduğunu keşfetmemle hiçbir şey olmadığımı kavramam bende bir hiçlik duygusu yarattı.
giyim kuşamım birilerinin 'bu sezon bu paçavralar moda' dediklerinden seçme,
dinlediğim müzikler birilerinin dinlememiz içın yaptıkları,
okuduğum kitaplar başka birilerinin düşüncelerinin yazı hali,
konuştuğum kişiler benim gibi tüm bu uyaranlara maruz kalıp da şekillenen insanlar.

yahu benim neyim orijinal?
fark ettim ki ben tüm tanıdığım ya da tanımadığım insanların, olayların ortak çalışmasının ürünüyüm. benimle gurur duyabilirsiniz insanlık, dünyada dikili bir malınız var, diger milyarlarcası gibi. peh!
karşidan bakınca kısa boyum, yaşımı göstermeyen fiziğim ve heyecanlı tavrım sizi hala bir çocuk olduğum izlenimine düşürebilir.
aslında çocuk olmaktan yana bir kaygım da yok, bilakis keşke çocuk olarak kalsaydım dediğim anların toplamı ömrümü oluşturuyor.
fakat ben artık kendi düşünceleri olan, ne istediğini ya da ne istemediğini bilen, karar mekanizmasi olan bir bireyim.
bireyin tanımını yapmamı ister misiniz efendim?

26 yaşımı doldurmama 1 gün kala, bir insan olarak incitildim efendim.
yaşın olgunlukla, büyümekle pek bir ilgisi olmadığını da tekrar tekrar kavradım.
bana iyilik yapmak istemiş olabilirsiniz' en azından ben böyle düşünüyorum fakat bilmediğiniz şey benim bir iyiliğe ihtiyacım olup olmadığıydı.

fikrimi sormadınız, sizlere olan kayıtsız saygımdan ötürü dediklerinizi sorgulamadan biat ettim.çünkü harbiden çok saygı duyuyorum size. ne dediyseniz yapmam bu yüzdendir, bir fikrimin olmaması ya da kendi kendine karar veremememden değil...
ben size koşulsuz guven duyarken, beni hiçe sayıp arkamdan iş çevrilmesi çok üzdü beni.
üzdü çünkü, bu tavrınız bana sizlerin gözünde çocukluktan öteye pek ivme katedememiş olduğumu gösterdi.
zira tam tersi olsaydı, açık oynanan kartlarla pekala niyetinizi anlatabilir ve benim de bu niyete saygı duyarak benden yapmamı istediğiniz şeyi gerçekletirmeme imkan dogabilirdi.
beni üzmek istemediniz, anlıyorum ama sizin anlamadığınız bir insanı bu yolla daha çok üzebileceğiniz.
aşağılanmış hissettim efendim, çünkü siz beni birey olarak görmediniz.
beni aşağıladınız.

bilinçli ya da bilinçsiz, hiç fark etmiyor, bu yaptığinız beni aşåğıladı.
her insanda olması gereken gururu yerle bir etti.
güvenim sarsıldı.
kırıldım ve en zoru da duyduğum saygıyı irdelemeye başladım.
ama kızgın değilim, olamam. zira hamurumda kızmak yok.
ben yine de sizi seviyorum.



insanlara kızmak doğamda yok. kızar gibi olup anında su gören yufka gibi gevşiyorum. ben de istiyorum ki sinirleneyim, köpüreyim ama olmuyor. canım da yakılsa engel olamiyorum şu mallığıma. eh haliyle de eriyor yufka. yufka eriyince ne olur? yırtılır. parçalandım la ben. kol böreği olup birilerinin midesine girmek varken çöpe gidiyorum.
yazar yazının bu noktasında Fırat'a bağlanıyor:sıç bok.

yazarın gereksiz notu: hiç kızgın değilim kimseye. hayatıma giren ya da çıkan herkes bir şekilde anı verdi bana. anılarla karın doymuyor ama olsun, bilim bunun da bir çaresini bulur diye ümit ediyorum.
sevgili eski ikinci patronum, on numara adamsın. sana kizgınlık duyar gibi oldum fakat o kelimenin içindeki 'z' yerini 'r' harfine bıraktı. kırgınım ama geçer, sag ol bu sıfır kilometre yeni mezuna kapını açtın ve iyi kötü bir yol çizdin bana. şimdi edilgen bir şekilde-bana da yakışan bir istifaydı kabul etmem gerek zira hiçbir şeyim normal değil-  istifa ettim ama her zaman seveceğim ilk işimi... gerekirse geri bile dönerim ama daha fazla maaş isterim bilesin:)

14 Temmuz 2013 Pazar

ben, Gözde Dural;
siz sevgili her kimselerseniz, ben sizin ortaklaşa çalışmanızın bir ürünüyüm


her birimizin mükemmel bir dünya hayali var.
bizden öncekilerin de vardı. hepimiz düzen manyaklarıydık. düzene kollarımızı açtık ve kendimize manyak değil düzenli dedik.
aslında düzen manyaklıktan başka bir şey değil.
tam bir gerizekalılık hali.
sonrasında da macera istedik.
hayatında maksimum düzeni oturtmuş bir insanın yaşayabileceği en büyük macera kabız olmaktır. onun kararını da kendi değil sindirim sistemi verir.
sistemler kötüdür.
onca kanunlar, kurallar, sınırlar, sistemler, devletler yarattık...
aferin bize, çok başarılıyız, alkış.
sonra o kanunlar, kurallar, sınırlar, sistemler, devletler ve daha kendi yarattığimız birçok kavram bizim kendi kendimize taktığimız prangalar oldu.
kendimizi, yine kendimizin kurduğu duvarı olan ya da olmayan hapishanelere tıktık.
insan, tanrının zeka ile ödüllendirdiği tek ve en gerizekalı yaratısı.
ve tüm insanlar ben de dahil tüm bu yediğimiz boklardan ötürü yok edilmeliyiz
çünkü çok sıkıcıyız, sakıncalıyız.

biz çamurdan yaratıldık ama çamurumuza bok bulaştı.

küfrettim yine.
tü kaka




Her hayat orgazmla başlar. 
Bu denli iyi bir başlangıcın arkasından gelen ise tam bir hayal kırıklığı...
her doğum günümde iyi ki doğdun diyenlere 'neden iyi ki doğdum sence?' diye sormamak için büyük bir azim gösteriyorum.
neden iyi ki doğdum sana gore?
yargılamıyorum seni, bilakis senin için hiçbir anlamı olmamasına rağmen, aslında iç anlamı böylesine yoğun bir cümleyi bana kurma nezaketine saygı ve şukran duyuyorum da neden?

bir açıklayı ver bana, amacım seni yargılamak değil.

neden iyi ki doğdum arkadaşım?
ne verdim sana?
ne yaptım da iyi ki doğdun diyebilecek kadar memnun ettim seni?
ha, yaptıysam bu benim için bir onur, çok mutlu olurum ama yine de bana  iyi ki doğdun demeni beklemem. 
demezsen de inan kırılmam, gücenmem...

iyi ki doğdun kadar yapmacık, içi doluyken boşaltılan, sakız bir aforizma yok.
var aslında, tüm o kibarlık maskesi altında içten gelmeden söylenen cümleler bu kategoride yarışır.
ama birine iyi ki doğdun demek gerçek bir saygısızlık bana gore...

hele ki yeni düzende bunu sıfirların birlerin oluşturduğu, bir şalter inmesinde kararacak olan sosyal medyada demek, trajikomik ve bayağı...

doğum günlerinden, hediyelerden, iyi ki dogdün diye başlayıp uzun bir ömur dileyen mesajlardan nefret ediyorum.
bu yazıyı yaklaşan yaş(bence yas) günüm öncesinde paylaşıyorum ve biliyorum ki kimse okumayacak ama benden çıksın ve bilin.
ben bu cümleden nefret etmekle kalmıyor, her duyduğumda kusacak hale geliyorum.

demeyin dostlarım, demeyin canlarım, deme kardeşim...
birşey deme o gün bana, vallahi de kırılmam billahi de gücenmem...

basit şeyler bunlar, doğum günlerini kutlamak komik ve yapay bir saçmalıktan öte değil benim için. 


25'inci geleneksel Gözde Dural kişisel bunalımına hoş geldiniz.



12 Temmuz 2013 Cuma

kim olduğum üzerine...

'Var olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!'
dedirtiyor Shakespeare Hamlet'e o muazzam oyunun üçüncü perdesinde...
devamında diyor ki;
'...Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! 
Çünkü o ölüm uykularında, 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından, 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden. 
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?..."


hayatı sorguluyorum sürekli, aklımda Hamlet'ten bu tirat... tekrar tekrar okuyorum, Can Yücel'in kelime ustalığını sergilediği çevirisinden, Sabahattin Eyüboğlu'nun berrak bir su gibi akan cümlelerinden... 

'olmak' kavramını keşfediyorum çeyrek asırlık yaşantımda. 
olamıyorum ben...
ne olamıyorsun dersen şayet, açıklayamıyorum içimdeki karmaşayı...
günleri tükettiğim 100 kelimelik dağarcığım cümlelere kavuşamıyor.
daha fazlasını bilirken, kendi içimdeki hesaplaşma anlatmaya engel oluyor 'olamama' sebebimi.

dört duvar arasında hapsolmuş gibiyim...
dört duvar, etten ve kemikten.
bir dünya var dönen, ben dönemiyorum onunla birlikte.
içine girmeye çalıştığım her atılımda, savrulup düşüyorum.
başım dönüyor, midem bulanıyor...

olmak istediğim, asla olmamam gereken...
döngü bunu emrediyor, ben biat edemiyorum.

"...Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor"... diyor Pavese Yaşama Uğraşı'nda...

uğraşıyorum, olmak için; olmak istediğim için ama nafile... 

bir depresyon hali dersiniz belki, ama degil. 
hasta, hasta olduğunu kabul etmezmiş de diyebilirsiniz.
değilim hasta falan... 
sadece değilim, ne değilim?
'ben' değilim, görünmez prangalarım var.
her gün bir yenisini giymek zorunda olduğum maskelerim, marka giysilerim, duyulmak istenen süslü cümlelerim var.

bunların içinde 'ben' yok... başkaları var, çünkü ben yokum aslında...
adımı söylemek dahi gelmiyor içimden tanıştığım kişiye, çünkü o da ben değilim ki...
beni tanımlamak isteyen ailemin verdiği bir isim, bir kimlik...

peki, bu 'kim-lik?'
benlik mi?
değil...
bir isimle sınırlı değil her gün defalarca içinde boğulmamak için acemice direndiğim o kaybolmuş benlik okyanusu...

'ben' olmama izin yok daha en başında bu hayatın.
çünkü izin olsaydı, ben burada olmazdım diyebilecek kadar biliyorum kendimi...

herkesin bir yaşama uğraşı var.
hunharca çalışıyor insanlar, para istiyorlar, ev istiyorlar, aşk istiyorlar, çocuk istiyorlar, tatil istiyorlar, yeni giysiler giymek, son model arabalara binmek istiyorlar.

ben sadece kim olduğumu keşfetmek istiyorum.
para, evet gerekli bu hayatta.
icadın muciti kendine mahkum ettiği para; bilinçsiz köleliğin başlangıcı...

benim de ihtiyacım var, yadsımıyorum; ama kaygım hiç bir zaman anlamadığım ve asla da anlayamayacağım 'daha iyi bir yaşam standardı' değil...
kaygım, içinde savrulduğum şu düzende, bir şekilde borçlanmak zorunda olduğum alacaklılara istediklerini vermek...
bir şekilde borçlanıyorum, isteyerek ya da istemeyerek...
oysa ki ben merkezimde bir kağıt parçası olmamasını dilerdim.
ama dedim ya, daha en başında çizilmiş bir haritada yürüyoruz.
misafir oluyoruz yerleşmiş düzene ve bu düzenin dinamiklerine bir şekilde itaat etmemiz gerekiyor.

ömrümüz itaatle, düşe kalka, ite kaka hareketler silsilesiyle yuvarlanıyor.

öyle bulanık ki zihnim...
aslında içimde berrak herşey, sorun içimdeki dünya ile dışımdaki dünyanın birbirine karışmasından kaynaklanan o bulanıklık. iç ve dış karışamıyor birbirine bende, bu yüzden karmaşıklaşıyor herşey...

ben olamıyorum, izninizle...

ben dediğim kim derseniz;

öz... yalın ve beklentisiz- sizin tabirinizle- böyle bir Gözde...
çıplaklık istiyorum... hem ruhsal hem bedensel çıplaklık...
çıplaklığı seviyorum dediğimde, teşhirci oluyorum.
illa bir tanımlama gerekiyor çünkü bu hayatta.
oysa ben, döngünün üzerime zorla geçirdiklerinden sıyrılıp, bu hayatın en başından beri bana ait olan derimi rüzgarın yalayıp geçmesini istiyorum.
dünyanın o harika doğasıyla, öz doğam arasındaki bütünleşme isteğini kumaş parçalarıyla perdelemek istemiyorum.
ben çıplak bir kadın ya da erkek gördüğümde özlerini görüyorum o insanların.
aslında gördüğüm tenleri degil, o tenin içindeki yalınlık oluyor.
çünkü o çıplak kadın ya da adam, kılıflarından sıyrılıp en saf halleriyle karşımda oluyor.
deri aslında şeffaf, ruhu görüyorum. ruhtaki yalınlığı...

siz çıplak görünce utanıyorsunuz ya da utanmazlıkla suçluyorsunuz o insanı...
çünkü utanıyorsunuz kendi yalınlığınızdan.
aynanın karşısına geçip de bakamıyorsunuz çıplak bedeninize.
kendinize dokunmuyorsunuz, yıllarca ruhunuza yerleşke olan bu teni tanımak istemiyorsunuz.
evinize ihanet ediyorsunuz.
ama o size hic ihanet emiyor, bunu düşünüyor musunuz?
o sizi bırakıp gidiyor mu? 
her zaman sizinle, her zaman yanınızda gerçek manada olan tek madde bedeniniz.
siz onu süslü kumaşlarla, renkli boyalarla değiştiriyorsunuz.
ihanet ediyorsunuz ona ve onu görmezden gelerek çürütüyorsunuz. 
ve elbette ruhunuz... onu da görmüyorsunuz o alacalı hayat karmaşanız içinde.
kim olduğunuz değil, kim olamadığinızla o kadar meşgulsünüz ki; öz benliğinizden uzaklaşıyorsunuz her adımınızda.

ben bedenime bakmayı seviyorum, çıplakken onu görmeye katlanabiliyorum.
sizin estetik standartlarınızda bir bedenim yok, bilakis ortalamanın altında bir fiziğe sahibim; genel geçer tanımlamayla. hatta birçok coğrafyada çirkin bile sayılirım, çok da umrumda hani...
ama ben ona bakmayı seviyorum, çünkü ben bir tek o zaman yalın halimle başbaşa kalabiliyorum.
çıplak doğup, çıplak göçüyoruz bu hayattan.
sonradan boyuyoruz kendimizi ve böylece kendimiz olmaktan çıkıp biri oluyoruz.

biri, 'ben' olmaktan korkan biri...

hepimiz böyleyiz, ben bunu farkettiğim günden beri sıyrılmak için uğraşıyorum.
ve Pavese'in de dediği gibi uğraştıkça boş ve anlamsız geliyor herşey...

öyle itilmişiz ki başkalarının olmamızı istediği kriterlere, kaybetmişiz benliği.
ama bencillik, o çok farklı; hala yerinde...

özümüz çıplak, ruhtan yaratıklarız ve beden tek giysimiz.
ne gerek var başka giysilere, maskelere?

ben, olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu...
ben olamadığımız için tüm bu yaşama uğraşı içinde bizi darbeleriyle kavuran acılar, sövgüler, yergiler, hayal kırıklıkları, serzenişler ve her gün biraz daha yitirilen benlikle geçiyor hayat.

işte ben bu yüzden ölümü istiyorum.
ne var orada hiç bilmiyorum.
bilmek istemiyorum zaten, onu bende guzel yapan da bu.

o olüm uykusuna yattığım anda, görebileceğim güzel rüyaları hayal ediyorum.
belki de karabasan göreceğim, alternatifler var.
ama zaten ayık olduğumuz şu ömürde binlercesine maruz kalmıyor muyuz bu karabasanların?
kötülükler, güzelliklerin önüne geçmiyor mu her zaman?
hayaller, kırıklarla kararmıyor mu?
kim bana bu hayatın ona sunduğu mükemmellikleri sayabilir?
ve kim ölümün ona sunabileceği bir güzelliğin olamayacağının teminatını verebilir?

'olmak' için uğraşıyorum.
ruhsal bir tatmin arıyorum, saf hisler.
insanın özünü görmek istiyorum, bu öz çirkin olsa dahi...
kendimi bulma amacıyla yola çıktığım şu çeyrek asırlık yolculukta, her gün biraz daha kendime yaklaştım. ben, beni tanımaya yeni başladım ve gördüm ki ben kendime yaklaştıkça uzaklaşıyorum bu dünyadan, sizlerden...

üzgünüm, ama bu böyle.
çünkü ben kendimi bulmak için attığım her adımda, siz kendinizden kaçmak için başka bir adım atıyorsunuz. 
kendinizden kaçmak, özümüzden uzaklaşmak.
özümüz aynı...
ve biz atılan her karşılıklı adımda bir kez daha uzaklaşıyoruz.

deliriyor da olabilirim, depresyona ramak da kalmış olabilir.
saçmalıyor da olabilirim, garip de olabilirim.
etiketi siz koyarsınız, ama ben kendimi görüyorum artık...

çiplakken aynaya baktığımda, o yansı'daki bedenin içinde, bedenin son kullanma tarihine kadar sıkışmış olan esas varlığı görüyorum.

ben sizin ya da atalarınızın yarattığı kavramları istemiyorum.
ben luks gibi duran ancak özünde boşluk olan herhangi bir hayat kuralını istemiyorum.
aşk istiyorum, sevmek istiyorum, ruhen ve bedenen tatmin olmak istiyorum, mutlu etmek istiyorum, birilerinin hayatlarına ufak da olsa dokunmak ve o insanların yüzünde anlık tebessüm yaratmak istiyorum.
bunların karşılığında sizlerden tek bir şey haricinde hiçbir şey de istemiyorum; öz olun...
öz olun ki, aynı kimyanın içerisinde, aynı maddeden yapılmışken ayrışmak yerine bütünleşelim.
çıplak olun...
benim sizden tek beklentim bu... yoksa ne beni mutlu etmenizi, ne güzel cümleler kurmanızı, ne sevmenizi beklemiyorum. 

sahip olduğum tek beklenti 'öz olmak'...
siz olamıyorsanız, saygı duyarım; 
fakat lüten siz de bana saygı duyun ve beni bu kimlik arayışım içinde öğretilmiş yargılarınızla, sınırlandırılmış hayat amacınızla yargılamayın...

ben 'olmak' için uğraşan naçizane bir yaratıyım.
olabilecek miyim? burası muamma, ama olmak için uğraşıyorum.
ve bir de ölmek için...