24 Haziran 2013 Pazartesi

gazze ölüyor

Gazze yine ölüyor. 

onu da siz öldürüyorsunuz yıllardır. 
biz insanlar ölüyor derken siz sadece din kardeşliğinden dolayı bağırıyorsunuz. 
bizi Gazze'de yaşananlara gözlerimizi bağlamakla suçlarken, siz Irak'ta yaşananlara gözlerinizi bağladığınızı ne çabuk unuttunuz. 

hatta o katliamları gerçekleşirenler için kirli ellerinizle dua ettiğinizi...
 Gazze bugün yine öldü 
ve siz yine başladınız din kalkanı ile köpürmeye ama 
ne çabuk unuttunuz iki hafta önce israilin Nato'ya tam üyeliğine zemin hazırlayan o kağıt parçasının masanızın üzerinde imzalanmak için beklediğini. 

ya da ne çabuk unuttunuz israil'i koruyacak füze kalkanlarını yurda diktiğinizi. 

siz ne çabuk unuttunuz Suriye'li vampirlerin ceplerine silah alıp daha fazla kan döksünler diye para koyduğunuzu. 

Gazze ölüyor 
ve siz sadece müslüman oldukları bağırıyorsunuz. 
sadece bağırıyorsunuz. 
Gazze müslüman olmasaydı ağzınızı açmazdınız. 
Gazze alevi olsaydı mesela, bir kurşun da siz sıkardınız, 
hatta komple yakardınız tekbirler eşliğinde. 
Siz dininizin 'Kalp ile tasdik, dil ile ikrar'ını unutuyorsunuz. 
bunu unutmasaydınız dilinizle durmaksızın ikrar ettiklerinizi, kalbiniz ile tasdik eder, hareketlerinizle de temin ederdiniz. ama siz riyaya o kadar meyillisiniz ki, masa üstünde yuzüne lanet okuduklarınızın masa altında elini sıkarsıniz. 
Gazze dünyanın kanayan yarası. ve sizin secereniz bu kanın akmasında epey kabarık. 

şimdi lütfen o pis ağızlarınız ile yine Gazze ölüyor demeyiniz. 
çünkü onu siz de öldürüyorsunuz. 

biz de ölüyoruz, yurdumuzda da kan akıyor. 
ama sünni olmadıkça sizin içın bir ehemmiyeti olmuyor değil mi? 
sünni olmayınca insan olmuyor ölen, 
ermeniyse sırtını sıvazlıyorsunuz öldürenin, 
rumsa hele ki papazsa ellerine sağlık diyebiliyorsunuz ya da ölen sünni dahi olsa kelle olabiliyor ve kelle insan demek olmuyor sizin gözünüzde... 
akan kan da kan olmuyor elbet. 
Sanirım sizin kanınız mavi akıyor, siz buradan anlıyorsunuz ölenin dinini ve ehemmiyetini. 

siz daha yurtta barışı sağlamak yerine kanı körüklerken, lutfen cihanda barış elçiliğine soyunmayın. 

Gazze'de ölenler müslümandan önce insan, bunu da es geçmeyin lütfen!

kibir

birileri yazıyor 'o polis ölseydi kılınızı kımıldatmazdınız.' 

bilmiyorlar ki kişi kendinden bilir işi... 

o adam en başta insanlığına ihanet etti, sonra da giydiği üniformanın amacına. 
ama aslında onun elinde tuttuğu silahı ateşleyen, ölümcül günahların en büyüğü ve en yıkıcısı olan kibirdi. kendi kibiri, amirlerinin kibiri, devletin kibiri... 
ve acı bir sonuç doğurdu o tetik, bir insan öldü, bir kardeş, bir oğul öldü!

o adam, insanlığını çıkarıp, etinin uzerine giydiği üniformanın kibiri ile yandıği için suçlu, her ne olursa olsun o tetiğe basmaması gerektiğini öğrenemediği için suçlu, 
ama en büyük suçlu hiçbir psikolojik teste gerek görmeden, kıvılcımı o ve onun gibilerin eline veren ve halkına alev olarak püskürtmesini emreden devlet! 

o silah bir sivilin elinde olsaydı ve bir polis vurulsaydı, biz ya da en azından ben onun için de üzülürdüm. 

çünkü hiçbir insan hayatının bir başkası tarafından elinden alınmasını hak etmiyor! 

evet, adalet sistemi bugün üniforma giydirdiklerine alt metinde 'öldürebilirsiniz' dedi.
aynı adalet tecavüz de edebilirsiniz, işkence de edebilirsiniz dedi. o adam katildir, çünkü bir can gitti. 

ama devlet her türlü suça azmettirmekten suçludur, katildir, tecavuzcüdür, işkencecidir, hırsızdır! 

devlet yargı organlarını kör ettiği için, kendi hazırladığı yasaları çignediği için, hem sivilini hem memurunu her türlü suça ittiği için suçludur! 

o adam o tetiğı çekerken üniformasız olsaydı da katil olacaktı, Ethem yere düşerken üzerinde üniforma olsaydı da biz onun için üzülecektik. 

Ama siz sadece öldürmeyi bildiğinizden ve kan içtiğinizden öğrenemediniz insan olmayı ve bunun bir insanlık davası olduğunu...

oyun

bir trafik kazasında, kazayı yapanlardan biri öldüğünde, diğerinin suçu 8'de sıfir olsa bile, o kişi tutuklu yargılanır ve minimum beş ay ceza evinde kalir. 
mahkeme gününe kadar olan bu tutukluluğun nedeni, ölen kişinin ailesinin o aci ile diger şahısa zarar vermesini engellemek ve mahkemenin stabil bir şekilde seyredebilmesini sağlamaktir. 
elbette hukukçu değilim fakat bu bahsettigim durumu yakından yaşåmış biriyim... 
şimdi, trafik kazalarında bile bu acı durumundan kaynaklanan tutuklama politikası işlerken, Ethem'i vuran polis neden tutuksuz yargılanıyor bunu sorgulamak lazım. 
bu ateşin ortasına bir piyon atmaktan başka birşey değil. 
o polis, tutuklanmadığı için seviniyor belki de ama bilmiyor ki kendi devleti onu hedef gosteriyor. 
her ıgrenç taktiği deneyen ve bu direniş sürecinde iç savaşı körüklemek adına her pisliği mübah sayan devlet, şimdi bir kıvılcım yaratip bunun aleve dönmesi için salyalarını akıtıyor. 
o kişinin serbest bırakılmasındaki art niyeti lütfen gorelim. 
aci ile kavrulan bir ailenin gözünün içine bakarak, bu ailenin acısına ortak olan bir halkın gözüne sokarak yapılan bu serbest birakmanın esas amacı, bir yemi ortaya atarak kendilerine istedikleri o kanlı ortamı yaratmaktır. evet, o adam bir katil... 
evet, adalet sistemi bir kez daha intihar etti ancak esas sorgulanması gereken bu işin alt planında yatan çirkin beklenti. umarım ben yanlış düşünüyorumdur, umarım en kısa zamanda en başta yapılması gereken yapılır ve o şahıs önce fani adalet sistemine, sonra da gerçek adalete hesap verir. 
ve umuyorum ki bu Bizans oyunu mantığındaki basit ve bir o kadar çirkin plan, bu halkın yüksek sağduyusu ile gerçekleşmez. her adımlarında daha çok pisliğe batan bu insanlardan, maalesef ki bu denli çirkin bir hareketi bekliyorum artık. 
bizden onlar gibi eli kanlı olmamızı istiyorlar en başından beri... 
bizim acılarımıza tuz basarak ateşlenmemizi, ofkelenmemizi, bu öfke ile hareket etmemizi istiyorlar. çünkü o zaman bizi kendi pisliklerine çekerlerse bizi bitirebileceklerini düşünüyorlar. 
Ethem'i hiç tanımadım, görmedim, oturup bir çay içmedim onunla, ama onu sevdim, dua ettim onun için... 
hepimiz bunu yaptık ama Ethem'i kaybettik... 
şimdi daha fazla kaybetmemek için onların pisliklerine mahal vermeyelim...

23 Haziran 2013 Pazar

bir ben var bende, ben de bilemiyorum

okuyamıyorum uzunca suredir.
sevmedim ben bu kendi ayakları uzerinde durma ayağını.
kendi ayaklarım değil ki uzerinde durduğum.
emir altında debelenen bir garip insanım.
bu hayat erken yaşta panik atak yaptı beni.
bazen uykumda bile mesai yapıyorum, ücret talep de edemiyorum. sigortam da ödenmiyor kesin... ama engel olamıyorum ki buna.
dünyada milyarlarca insan, bunlarin içinden çocuk ve yaşlıları çıkar, geri kalanlar çalışıyor. bir de zenginleri çıkar tabii, onlar da çalışmayanlardan.
benimle aynı kaderi paylaşån milyarlarca insan var ve ben neden yalnız hissediyorum bir türlü çözemedim.\bir de kendi ayaklarım üzerinde durduğum bu ayaklar akşam benim ayaklarıma hiç benzemiyor gün içinde şişince...

iş hayatı beni durgunlaştırdı. en sevdiğim üç şeyi elimden aldı. biri kitap okumak, diğeri okuduğum kitabın üzerine uzunca düşünmek ve saçma yazılar yazmak.

artık rahatçå saçmalayamıyorum bile.
ben hangi ara bu hale geldim?

sigortam da yeni başladı ödenmeye, bir ruh doktoruna gidemedim bu süre zarfında, yazı da yazamadım.
uyku desen, hiç yapmıyormuşüm gibi. bir yatıyorum, 6 saat sonra kalktığımda sanki uyuyan ben değilim.
onu da sömürüyor birşey, ama çözemiyorum.

ülke de karıştı şu son bir ayda.
kafam karışık, ülke karışık.

birimiz düzgün olsaydık ya...
ülkem hücrelerini onarıyor.
insanlarım çok cesur, umut ışığı var. mutlu oluyorum.
en azından birilerinin kafası karışık değil, onlar mantıklı davranıyor da benim gibiler de hayata tutunuyor onların sayesinde. ama ülke hala karışık.
hepsine aşık oldum şu ara, bir gitsem yanlarına boyunlarına sarılacağım.
ama gidemiyorum zira çalışıyorum. bak yine döndük başa.
çalışmıyor olsaydım da gidemezdim büyük ihtimal çünkü param olmazdı.
hoş şimdi de yok, hala maaşı alamadık.
bu arada ben de asgari ücret lobisinin bir ferdiyim artık.
viva la az ücret çok iş!

kafam ciddi karışık, bir cop yesem kendime gelirim belki.
ya da biraz daha biber gazı koklasam açılır cigerlerim.
olmadı soğuk bir toma suyu beni kendime getirir.

devlet vatandaşını diri tutmak için onca çaba harcarken, biz ne yapıyoruz?
ayip yapıyoruz bu hizmetlere.
devletin de bağırsakları karışık. düğumlenmiş, biraz kabız var üzerinize afiyet.

benim kafam hala karışık

neden çalışıyorum ki ben?
neden vergi odüyorum daha tam kazanmadan?
patron neden bu kadar zengin?
neden benden daha fakirleri var?
neden zaten adam akıllı hiçbirşeyimiz yokken bir de haklarımızı alıyorlar elimizden?
neden hiçbir yerde özgür değiliz?
neden egolar kibirler havada uçuşuyor?
neden herkes kendi dünyasının diktatorü?
neden asgari ücret bu kadar az?
neden tatmin olamıyorum ben bu hayatta?
neden telekinezi yapamıyorum?
neden dolunay da bizi dolduruşa getiriyor
ve neden havalar bu kadar sıcak?

kafam ciddi karışık.
iki gün önce yeni bir aydınlanma yaşadım. kendi kendime aydınlanmalarım vardır benim. ilk aydınlanmami lisedeyken yaşamıştım. üniversite sınavına girdiğim dönemde, aslında bir yarış atı olduğumu anlamamla alakalıydı. ama ben midilli kategorisindeyim, boy da kısa çünkü...
neyse iki gün evvel ölumden korkmadığımı kesin bir şekilde kavradım. kendi kendime korkularım ile yuzleşmek gibi bir hobim var. mesela polis korkum vardı, geçenlerde meydanda yuzleştim ve geçti.
ölümle yuzleşmek gibi bir ayrıcalığım olmadı, belki daha ölecek durumda olmadığim için de atıyor olabilirim ama şu sıralar korkmuyorum. şu an azrail gelse ufak bir irkilme yaşarım ama şu an odaya annem de girse aynı irkilmeyi yine yaşårım. bir anlık boşluktan kaynaklanıyor yani...

annem de kapıyı çalmadan giriyor...

ölümden korkmamamın sebebi sanırım binlerce yıldır insanların ölüyor olması. kötü birsey olsa ölmezlerdi. bu dünya üzerinde yaşamış milyarlarca insan, farklı şeyler yapmış olsalar da hepsinin yaptığı tek ortak şey ölmek. bir de doğmak var, bak ışte bundan harbiden korkuyorum. bir kere başıma geldi, ikinciyi inşallah yaşamam.

ikinci bir ergenlik hallerinde de olabilirim. herşeyin mantıksız gelmesi, ölmek istemek, surekli bir protesto hali, annenin odaya girmesine takmalar falan. sivilce yok ama...

konu nereden nereye geldi, kafam işte böyle karışık. burada yazarken biraz daha düzenli olmaya çalışıyorum ama düşündüğüm zamanlarda kafamın içinde ayni anda konuşan sozcükler var ve hepsi farklı bir konudan bahsediyor.

bir de disleksi. tersten yazıyorum, tersten okuyorum, harflerle rakamları karıştırıyorum, konuşürken takılıyorum, arada kekeliyorum. kendi kendimin doktoru olarak teşhisim bilimsel anlamda disleksi, belki de değildir-ki değil. ama Gözdesel anlamda tam bir mallık doktorası yapıyorum.

kafam harbiden çarşamba pazarı gibi.

bildigim tek birşey var, en azından kendi içimdeki diğer Gözde'ler ile mutabakata vardığım tek şey şu an yaptığim, olmaya çalıştığim her ne ise aslında o benim istediğim şey değil.
siz bu cümledeki gizli özneyi bulun bir zahmet.

ben olmak istemediğim şeyi az çok biliyorum ama benim sorunum bunu olmamak için ne yapmam gerektiğini bilememek.
o kadar alışmışız ki rutine ayak uydurmaya, sanki sistemin benim için ozel tornasında hazırladıği halkadan çıksam, şu an olduğumdan daha bir boşlukta olacakmışım gibi geliyor.

olamama hali...

olamadım ben be baba, niye yaptınız beni?
kafası karışık bir çocuk var elinizde, oturup televizyon seyretseydiniz ya da tavla oynasaydıniz ya o gece.

maaşımı da alamadım, kitaplar da bitti.
ülkede protestolar var, ben gidemiyorum.
pasifim her daim,
sevgilim de uzaklarda.
şu an uykum var, en yakın ve mutlu edici şey olarak. ama uyusam da uyandığımda yine uyumamışlık hissi ile kuduracağım.

en iyisi bir sigara yakayım ben.

sigara da bitti...
kafam hala karmakarışık...