30 Mart 2013 Cumartesi

çık oradan, lütfen çık...

belki bir hediye belki de lanet benimki... ama bana göre 'bilmek' bir lanet, çünkü engel olamıyorsun olacaklara.acıyı herkesten önce çekiyorsun ama yine de engel olamıyorsun. keşke bilemeseydim...
 al bunu benden...


 14 şubat 2008'de, birbirimize son sarılışımızda, bunu bir daha yapamayacağımızı biliyorduk. gozlerinin içine baktığımda, o güzel ela gözlerin nemliydi ve acı doluydu. ilk defa sabah erken kalkmıştın beni geçirmek için, öncesinde geceden vedalaşırdık. keşke yine öyle olsaydı... o gün bir anlık sessiz bir konuşma yaşadık aramızda, ikimizin de gözleri doldu, ama itiraf edemedik birbirimize. sen bana 'kendine çok dikkat et güzel kızım' dedin, bense 'seni çok seviyorum' dedim. o kapıdan çıkmak, otobüse binmek hiç bu kadar perişan etmemişti beni. neden geri dönüp sana koşmadım ki? neden her gelişimde yaptığım gibi seni çıkaramadım o hastaneden? neden ömrümden veremedim sana? oysa öyle çok istemiştim ki hep yanımda olmanı, sesini duymayı, sana sarılmayı, seninle saatlerce sohbet etmeyi...

o son anda biliyorduk ikimizde, sadece biz biliyorduk ama dillerimiz bağlandı. diyemedik birbirimize '  -gidiyorum,
-gitme'...

o son bir ay beni bekledin o hastanede ama ben gelemedim. çıkaramadım seni, ellerinden tutup 'hadi, gidiyoruz, bak ben geldim' diyemedim. 30 mart akşamı, saat sekizde zaman durdu kaldığım yurt odasında. nefes alamadım, konuşamadım... sonra geçti o anlık ölüm, anlam veremedim. yanımda hissettim seni, biliyorum vedalaşmaya geldin ama ben reddettim. yarım saat sonra telefonum çaldı, arayan babamdı. ilk defa açmaya korktum o telefonu, ilk defa daha babam söylemeden kuracağı cümleleri biliyordum. telefonu kulağıma koyduğumda karşida kardeşim, hıçkırıklarla 'abla, dedem artık yok. başımız sağolsun' diyebildi, perişan ama senin öğrettiğin gibi güçlü olmaya çalışarak. ben telefonu suradına kapattım. biliyordum ki gittiğini, yarım saat önce sen son nefesini benimle vermiştin, yine ilk ben bilmiştim ama reddetmiştim, çünkü sen beni bırakmazdın...

o gece son kez gördüm seni, rüyamda evin oradaki çitlenbik ağacının altında oturuyorduk. konuşuyorduk birşeylerden ve sen ayağa kalktın, bana sarıldın 'gitme vakti geldi, babaaanen merak eder sen eve git' dedin. öptük birbirimizi; yine gozlerine baktım, bu sefer nemli değil huzurluydular. 'sen gelmiyor musun dedem?' diye sordum sana, gülümsedin. ve ben uyandım, yanağımda öpücüğünün bıraktığı his vardı. son kez vedalaşmıştın benimle rüyamda... o kadar çok ağladım ki o gece, bir daha seni goremedim rüyamda.

şimdi geriye dönüp bakıyorum, beş yıl olmuş... ikinci babama sarılamadığım beş yıl... artık toprağını seviyorum, fotoğraflarına bakıyorum. sesini hala duyuyorum, nasıl bir ton olduğunu unutmamak istiyorum. ama yetmiyor hiç biri, sen benim ikinci babamdın, hiçbir şey yokluğunu gizleyemiyor. senin odanda kalıyorum şimdi, ben döndüm İzmir'e, senin dizinin dibine ama sen yoksun... şimdi daha cok acıtıyor yokluğun, çocukluğumun geçtiği bu evde, sensiz sofraya oturmak, sabah seninle sabah çayı içememek, yürüyüş yapamamak çok acıtıyor. seninle saatlerce bulmaca çözerdik, sen bana ögretirdin bilmediğim kelimeleri. gittiğinden beri bulmaca da çözemiyorum artık, sen yoksun, kime soracağım ki?

zaman pansumandır derler, acılar zamanla azalır. hayır... benim hala acıyor canım. beş yıl önce koydular seni o mezara, ben hala koyamadım. seni o küçücük toprak parçasının altında görmeye dayanamıyorum, içinde olduğunu kabullenemiyorum. o yüzden gelemiyorum mezarına. bugün uzunca bir aradan sonra geldim, sinirlendim çok. çık oradan dedim içimden, çık, çık, çık!!!!!

sen gittiğinden beri eksiğiz, hiçbir zaman da tamamlanamayacağız. insan olmanın en acı yanı bu işte, kayiplar versen de yaşamaya devam ediyorsun. kalabalık çıktığın bu yolculukta her durakta birini bırakarak ilerliyorsun.

ölümden korkmuyorum, aksine hayatımdaki insanların birgün öleceği ve beni bırakacaği düşüncesinden dolayı bunu erkene almak ve ilk giden ben olmak istiyorum...

birgün buluşacağız, benim ineceğim durakta beni bekle lütfen, bekle ki sana tekrardan sarılıp 'bak, ben geldim' diyebileyim...

29 Mart 2013 Cuma

rakımsız

yazma ihtiyacı duyuyorum sürekli.

içimdeki cümleleri ses telleri ile buluşturamadığımdan, onları kalem sesi ile törpülüyorum.
etrafım insan dolu, ama önemli olan o insanların ne kadar dolu olduğu...
bazen beden çöplüğünde yaşıyormuş gibi hissetmem hep bu ruhsuz, robot insanlardan.
zemin o kadar kaygan ve yumuşak ki, hangi insana hangi adımla yaklaşacağımı kestiremez oldum.
vıcık vıcıksınız, her gün aranızda olmaktan tiksiniyorum.
siz de benden tiksiniyorsunuz, aksi çıkarsa üzülürüm.

neden bu kadar uzaklaştığımı sorguluyorum. neden her attığım adımı sizden uzaklaşmak için atıyorum diye soruyorum kendime. cevabı çok basit; yapaysınız, ambalajsınız, hiçsiniz, iki-üç hatta dört boyutlusunuz, etiketsiniz, prototipsiniz.

kendimi üstün gormek değil amacım, eksikliklerimle gurur duymuyorum ancak yeterli olmak için çabalıyorum. emeğimi saklamıyorum, lafımı da, aslımı da... herşeyimle basit bir insan olmaya çalışıyorum. ne hırsım var, ne de kıskançlığım... evet, yok bunu net bir şekilde gorebilirsiniz baktığınızda.

çıkar, benden çok uzakta, size ait bir kelime. keşke sizin gibi olabilseydim dediğimde oluyor bazen, belki o zaman çivi çiviyi sökerdi. ama ben sadece ben olmak istiyorum.

mükemmel değilim, garip olabilirim, aynı frekansta olmayabilirim sizlerle. iyi ki de değilim.
beni anlamaya çalışmanızı da beklemiyorum, ki zaten sahip olduğunuz rakımla çok zor bu.

birkaç insan var hayatımda, gerçekten varlar. seslerini duyduğumda kendimi dinlediğim, karşılarında oturduğumda aynaya baktığım, konuştuklarında düşüncelerimi dile getien bir avuç insanım var, kafi...

gerisi teferruat bile değil. olmasanız da olur, olsanız da fark etmez...

kendimi birşey sandığımı düşünüyorsanız, o takke size ait; bir çıkarın ve önünüze koyun.
bilakis ben kendimi hiçbir şey sanmıyorum. o gün gelecek, ben 'birşey' olacağım ve bundan adım gibi eminim ki yine birşey sanmayacağım kendimi.

ucuz hırslarım hiç olmadı, beklentim de olmadı, neysem onu koydum ortaya çünkü Tanri beni böyle yaratmıştı. maskelerim de yok, şükür ki o kadar zengin olamadım hiçbir zaman. makyaja, ambalaja da gerek duymadım. enerjimi sarf etmekten de çekinmedim, sifır beklenti ile hareket ettim, deli gibi yoruldum. sizler için... şükür ki ailem bana elimden gelenin en iyisini karşılıksız yapmayı öğretti. harcadığım emeği israf olarak gormedim hiçbir zaman, ta ki siz bana enayi dercesine baktığınızda.
enayi olmak bir ufaklık değil benim gözümde. birine enayi diyen çıkar düşkünüdür ufak olan. karşısındakinin sek emeğini kullanıp da arkasından içindeki foseptiği cümleler halinde döken basitliğin tanımıdır. evet, ben sizin literatürünüzde enayiyim, ama siz benim literatürümde hiçbir şeysiniz.

insan sevmiyorum dediğimde gülüyorsunuz belki, ama bir düşünün sizi neden sevmeliyim? bir primattan daha düşük olan karaktersizliğinizden, bencil ilkelliğinizden, hamur kişiliğinizden, sümük hammaddenizden, vitrin sevdanızdan, klişe laflarınız, içi boş entelektüelliğiniz, ayı-dayı çizginiz, tenekeliğinizden dolayı mı sevmeliyim sizi?
evet, tenekesiniz. dışınız şık, parlak, görkemli, albenili; içiniz ise bir o kadar boş ve tın... siz endüstriyel bir maddesiniz. maddeniz maddesizliğiniz.

insan sevmiyorum, beş kişiden fazlası kalabalık geliyor bana. hayatımı önüne koyabileceğim birkaç kişi hariç... sesiniz tahtaya sürtülen tırnak kadar sinir bozucu, varlığının tam bir persona non grata.
inanın hiç birinizle tanıştığıma memnun değilim. o ilk tanışma anında da söylemedim sizlere bunu çunkü benim için kutsal bir deyiştir 'tanıştığıma memnun oldum'. söylüyorsam bilin ki reeldir.

kendimizi endekslediğimiz çizgiler kutuplardan daha uzakken, siz ve ben asla aynı frekansa erişemeyeceğiz. ben su'yum, birşekilde bulunduğum kaba uyum sağlarım, ancak şunu bilin ki o kap sizseniz eğer akıp yolumu bulmam gecikmeyecektir.

hala bazılarınız için enerjimi tüketiyorum, çabalıyorum. bu sizin değerli oluşunuzdan dolayı değil, benim kendi tahammül kapasitemi ölçme merakımdandır. bu hayatta bir insanın tiksindiği tek bir şeyden tiksinemedim, ne böcekten, ne pislikten ne de bir başka şeyden. ama sizden tiksindiğim bir gerçek ve ben bu eşiğin çıtasını bir hayli alçak tutuyorum...

26 Mart 2013 Salı

ben, kendim ve hiçlik

belki kınayacaksınız beni, belki üzüleceksiniz halime, ya da dalga geçeceksiniz. inanın hiç biri umrumda değil...

uzun zamandır üzerinde kafa yorduğum bir soru var, biliyorum ki bu dünyaya gelmiş herkes aynı soruyu sormuştur kendine... 'ben kimim ve amacım ne?'

irdeledim kendimi, sorguladım, cevabı bulmak için tüm benliğimi kullandım ve sonunda buldum.
'ben hiçkimseyim ve tek amacım ölmek'

ben inkar etmiyorum artık, hiçbir şey istemiyor oluşumu fark ettiğim gün türlü yaşama zırvalarını bir kenara ittim. ne iyi bir kariyer, ne mükemmel bir evlilik, ne para ne başka birşey...

depresyonda da değilim, kafam hiç karışık değil. ben hickimse olduğumu fark ettim. ne yaparsam yapayım sonun ölüm olduğu bir oyunun milyarlarca oyuncusundan biriyim ve başka bir son yok...

ne bir hayalim var, ne bir isteğim, ne bir amacım, ne de umudum. yaşamam emredildiği için yaşıyorum sadece. daha ne kadar dayanirım bu inkara bilemiyorum...

23 Mart 2013 Cumartesi

buruk yazı

Bugün hayatımın en garip gününü yaşadım.
bir daha böyle bir gün yaşamak asla istemem...
şehir içi eşkıyalığının ne derece yaygın ve de tehlikeli boyutlarda olduğuna şahit oldum iki kez... insanların ne kadar da anlaşmaktan değil dalaşmaktan yana olduklarına,
insanların ne kadar kolayca birbirlerine girebildiklerine,
insanların başkalarının hayatlarını ne kadar kolay bir şekilde tehlikeye atabileceğine tanık oldum...
ki benim yaşadığım bu iki olay çok da büyütülecek birşey değildir kimilerine göre, dünyadaki dıger tüm vahşetin yanında devede kulak kalır...
ama ben ilk defa, normal bir insan olarak; sokakta ya da otobüste nerede olduğum önemli değil, hiçbir şekilde güvende olmadığımı fark ettim. her an bir kavganın ortasında bıçaklanabilirmişim, ya da otobüste veya yaya olarak seyahat ederken bir kurşuna maruz kalabilirmişim...

ne kadar acı ki insanın insana hiç saygısı yok...
önceden rahatça yürüdüğüm 'dışardaki' dünya aslında hiç de tekin değil...

bu beni hala şaşırtıyor maalesef, kendimi mensup olduğum insanlığın bu derece yozlaşmış olabileceğine inanamamaktan alıkoyamıyorum.
paylaşamadığımız ne bilmiyorum...
birilerine saldırmak, can yakmak, en ufak konuda dalaşmak, silah yöneltmek, tecavüz etmek...
onlara eşiği en düşükten yükseğe acı çektirmek ne kadar da kolay...

zor bir dönemden geçiyoruz millet olarak, ki biz her zaman zor dönemlere maruz bırakıldık.
bir şekilde bölünüyoruz.
neden buna izin veriyoruz anlamıyorum...
ben bu topraklarda sade bir hayat uğraşında olan hiçbir insanın başka bir insana herhangi bir sebepten kin güdebileceğine inanmıyorum. bu topraklardaki insanların dili, etnik kökeni, siyasi görüşü, dini inancı ne olursa olsun, kendisinden bu vasıflarda farklılık gösteren bir diğerini ötekileştirdiğini kabul edemiyorum.

çünkü bize doğduğumuzdan itibaren hoşgörülü olmayı öğretiyorlar.
ne giydiğimiz fazladan bir giysi, ne konuştuğumuz lisan, ne siyasi düşünce bir diğerimiz için sıkıntı teşkil etmiyor. ama bir şekilde birbirimizden korkuyoruz dönem dönem.
ötekileşiyoruz bilinçaltlarımızda.
tanımadığımız onlarca insana karşı kin duyguları ile dolduruluyor, en başta insan olduğumuzu ve aynı olduğumuzu unutuyoruz ya da unutturuluyoruz.

benim ne türbanlı insanımla problemim var, ne sağcısıyla ya da solcusuyla, ne Kürt kardeşimle, ne Alevi dostumla, ne de bir başkasıyla... hepimizin yaşama uğraşı farklı ama hepimizin insanlığı aynı...
yıllarca hormonlu politikalar ürettiler, aşıladılar.
yan komşuna sataştırdılar.
alışveriş yaptığın yerden ayağını kestiler.
seni sana ait olmayan bir kin ile doldurup, birbirini kıran nesiller yetiştirdiler.
tanımadığın insandan nefret ettin.
nasıl bir ironidir bu?
ben tanımadığım birine nasıl düşman olabilirim? izin verseler belki, ah bir izin verseler bir şekilde anlaşmanın yolunu bulabilirdik biz oysa ki...

ama vermiyorlar, vermeyecekler...

yaşadığım, bağlı olduğum, ürettiğim, paylaştığım bu topraklarda, benimle aynı hissiyatta olan milyonlar olduğunun bilincindeyim ben. ama nedense eriyoruz günden güne..
bir izin verseler biz birbirimize ulaşacağiz aslında...

renksiz bir resim düşünemedim hiçbir zaman. farklı notaların olmadığı bir müzik, farklı onlarca sesin olmadığı bir alfabe... bu yüzden renklerinden çekip çıkarılmış, herkesin aynı olabileceği bir ülke de düşünemiyorum. bu şekilde güzeliz biz, bu şekilde tamamlanıyoruz. birakın renklerimizi karıştıralım, elimize silah vermeyin, aklımıza hinlik sokmayın...

bugün bindiğim otobüse ateş eden kişiye de aslında kızamıyorum, kızıyorum ama bir tarafım da 'kızma, onun da bir suçu yok' diyor. ben buna inanmak istiyorum aslında hepsi bu... o otobüste 80 küsür kişi, çocuk, yaşlı... herbirimiz kendi yaşama uğraşımıza koşuyorduk, yanımda türbanlı bir kız oturuyordu. birbirimize gülümsedik binerken. o saldırıdan sonra da ilk iş birbirimize 'iyi misin?' diye sorduk... sonra da etrafımızdakilere... birimize birşey olsaydı eminim diğerlerimiz kendilerinin canı yanmış kadar üzülecekti. ama şükür ki nişan alan kişi başaramadı. ve de aslında bizim otobüse isabet etmesi arkamızdan gelen otomobil için büyük bir şanstı. zira otobüsün yanına saplanan o mermiler herhangi bir otomobilin camından geçecekti ve birinin canını yakacaktı...

ben ilk panikatak krizimi yaşadım, kendimi eve gelene dek telkin etmekle uğraştım. çünkü 24 yıldır ilk defa bu denli ciddi bir olaya maruz kaldım. oysa benim yaşadığım, dedim ya devede kulak. bu dünya üzerinde insanlarım ne acılarla mücadele ediyor... ama bu kadar basit işte, sadece bundan bahsetmek istiyorum. bir gün sizi hiç tanımayan biri tarafından canınızın yakılmasi bu kadar basit...

keşke anlaşmak bu kadar basit olsaydı...
o kişıye silahı veren her kimse, umarım onun canı yanmaz. kimsenin yanmasın...
bu dünyanın şu satranç mantığı bir gün yok olsun ve piyonlar yerine asiller çıksın meydana ve hiç edilmek ne demek bir öğrensinler.

bizi rahat bırakın, biz birbirimizi kırmadan yaşarız.
yeter ki kirli hırslarınızda bizleri piyon etmeyin. siz yine çok kazanın, siz yine istediğinize sahip olun ama bunu bizlerin üzerinden yapmayın...

biz eşitiz, ne çalarsanız çalın, bizi birbirimize düşman etmeyin kafi...




21 Mart 2013 Perşembe

öpülesi vecizeler

-her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şart yok
-o paraya çalışacak yüz binlerce insan var sokakta
-kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek
-ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum
-türk kadını evinin süsüdür
-memur zeytini bir lokmada yemesin
-bol keseden maaş verme dönemi bitti
-evde kazak giyilirse klimalar 1 derece az çalışır
-türkiye'de iş bulamamak mümkün değil
-yat bir lüks değil, ihtiyactır
-forma fakir aileler icin maliyettir.
-fakir ile zengin ogrenci zaten ayni okula gitmiyor
-ekonomi kotuyse audi standindaki bu kalabalık ne
-içkiyi içen gazı yakan ödesin
-zammi jetona yonelme olmasın diye yaptık
-asgari ucretle gecinilemez diye birsey yok.

sevgiler...

kimim ben kim kim kim?


şimdi benim merak ettiğim birşey var dostlar. 
ben ve ailemin etnik bir kokeni yok, sade insanlarız, dünyalıyız biz. 
ne çerkez, ne kürt, ne tatarız...
Mesela ben kim olduğum sorusuna 'dünyalıyım' diye cevap verdiğimde
-ki her zaman ilk söylediğim şeydir- 
uzaylı muamelesi gorüyorum. 
o zaman da 'Dural'ım' diyorum, diyorlar ki 'o bir soyad, saçmalama'. 
bu sefer de dogal olarak yaşadığım ülkenin isminden yola çıkarak 'Türk'üm' diyorum;
 hani bir amerikalı gibi, fransız gibi, alman gibi... 
Bu sefer de milliyetçi oluyorum. 
müslümanım desem o bir din, kimlik olarak kabul edilmesi zaten saçma, ki benim dinlere de ehemmiyetim yok.
(bu inançsız olduğumun da kanıtı değildir, tanrımla aramda, üçüncüye ... düşer) 
e o zaman sevgili anayasa yapanlar, ben kendimi tanıtırken ne diyeceğim? 
herkes etnik kökenini gönlünce taşısın, benim de istediğim bu. 
kimse kimliksiz kalmasın, herkes kökenine sahip çıksın. 
ama siz onlara kimlik verirken beni piç ediyorsunuz? 
kimim ben, benim gibi olanlar kim sevgili devlet baba? 
babamız olmaktan vazgeçersen biz ne oluruz?



( şimdi 'bıdı bıdı aaaa, ayıp kelime kullandı' diyen ahlak abideleri çıkacaktir, onları da ahlaklarından öpüyorum.)

Sevgiler...

huzursuz parmak sendromu-14

-dostunuzu tanımak istiyorsanız ve de rakip takımları tutuyorsanız, onunla mutlaka maç izleyin. o 90 dakikada yıllardir tanıdığınız adam ya da kadının yayınlanmamış kişilik fragmanını seyredeceksiniz. sonrasında da oturup bir düşünün 'kim bu insan gorünümlü primat' diye...

-sizin gavur dediğiniz Izmir'de, ola ki geziyorsunuz lutfen bir dikkat edin; bir yerde mutlaka lokma döküldüğüne şahit olacaksınız. uzunca bir kuyruk olur o lokma standında ve verilenler ücretsizdir, isterseniz birkaç tabak da alabilirsiniz. kimse size açgözlü muamelesi yapmaz, aksine siz istemeden onlar teklif eder. çünkü Izmir'deki gavurlar hayır işleyen ve bunu paylaşan insanlardır. ikramı, paylaşmayı severler. fakat siz de haklısınız; izmir'in insanı sizin 'din' anlayışınızla kıyaslanınca gerçekten de gavurdur, doğrudur...

-pek sevgili Intikam allah senin cezanı versin, bebeğim gerilmem gereken sahnede guldum. dudukle mi cekiyorsunuz bu diziyi, senoryoyu ibrahim tatlises mi cevirdi, oyuncu koçluğunu küçük osman mi yapıyor arkadas? 10 dk suren sahne 3 saniyede lapa kapa, pes!

-intikam dizisine her baktığımda aklıma takılan şeyler: 
1. beren saat neden bön bön bakıyor?
2. nejat işler ciddi duruken aslında gülümsüyor mu?
3. beren saat penguenden hallice yürürken nasıl olacak da dövüşecek?
4. nejat işler aslında botokslu mu?
5. neden bu dizinin Türk versiyonunu çektiniz be kardeşim?

-Spring is coming... Game of Inglorious Politicians(my beautiful country)

-mesela Hitler de barış mesajı yazsaydı eminim tüm o soykırım süreci temize çekilir hatta o öldürülen insanlar dirilirdi. böyle ütopik işte!

-aşk olsun sol işaret parmağım, sana da aşk olsun sağ yüzük parmağım. hadi ben sizi görmedim, siz neden ses etmiyorsunuz da 'diğer tüm parmak kardeşlerimizi yaktın, bizi de yak' demiyorsunuz? sağlam sağlam olur mu? anca beraber kanca beraber, hadi yapışın bakayım şu tencereye!


-Tum hayvanlar esıttır. Bazı hayvanlar daha da esıttır. Hele bazı hayvanlar sıfıra esıttır. Iste ben son ıkı onermenın bılesımınden dogan bır hayvan cıftlıgınde yasıyorum. Napoleonun yonettıgı hayvan cıftlıgınde... bılmeyenler ıcın; napoleon bır domuz!

-allah herkese rocky gibi bir adam nasip etsin. senin agzin yuzun yer degistirsin, yedigin yumruklardan kasin gozun patlasin, sen hala ' edriiiyyyyyıııııııın, edriyııııığn' diye yirt kendini. buna aşk ya da kafaya fazla yumruk yemekten kaynaklanan suursuzluk; ne derseniz deyin ama o rocky kafasi erkekte iyi duruyor.

-how to train a man as a good husband' isimli DVD setim ingilizce, turkce ve okuzce dil secenekleri ile yakinda piyasaya cikacak. sevgili babaannemden erkek egitmek ve sekillendirmek uzerine incilerin yer alacagi, evde kalma tehlikesi yasayan genc kizlara ogut niteliginde olan bu dvd sayesinde bireysel olan 'bak elalemin kizi koca buldu, sen hala otur kitap oku bidibidi' iskencemi kitlesellestirmeyi planliyorum. bir kiz nasil evde kalir isimli bolumde ise muhabbet tamamen benim uzerimden donecekmis gibi bir his var icimde..

-sevmediğin ot dibinde bitermiş, mesela benim bitti. fark ettim ki justin bieber'in dört şarkısını ezberlemişim. damn!

-Soyledıgı lafın nereye gıdecegını bılmedeen konusan ınsandan nefret edıyorum. Laf laf degıl ıshal, agız da agız degıl baska bırsey...

-ilham,esinlenme adı altında çalıyorlar, giyiyorlar, ben yaptım diyorlar hatta utanmadan satıyorlar. sonra bunlar 'tasarımcıyım' diyor, ben de ileride bir seri katil olmama neden olacak bilinçaltı dopingime hızla devam ediyorum. isim de buldum kendime "düğme katili". öldürdüğüm insanların ya da pozitif bir bakış açısıyla tanımlamak gerekirse, insanlık yararına yaradanlarına kavuşturduğum andavalların gözlerine düğme dikeceğim.

-insanların da netlik ayarı olsaydı keşke. ama yok, bir de mükemmel tasarımmışmışız. yersen! serdar ortaç doğru diyormuş da anlayamamışım adamı, harbiden de binlerce dansöz var. kıvırmadan, net net gelin gari!

-Sevgılı morhıpo, yenı jıngle'ın ınanılmaz yaratıcı ve etkıleyıcı.o muzık, o dızeler, aman allahım nasıl saırane nasıl epık. 118 reklamlarından hallıce olan bu jıngle hangı yaratıcı reklamcıların eserıyse, onları da kocaman opuyorum.

-Afyonkarahısar'da alkol yasagının ardından genelev de kapatılmıs. Beledıye baskanının kapatmaya yonelık acıklaması da 'zaten kar etmıyordu'. Muhasebesını mı tutuyordun baskan bey, te allahım ne adamlar bas olmus...

-Sevgılı mardın valımsımıs kadınlara nasıhat etmıs'ıckıcı, kumarcı manyaklarla evlenmeyın, evlenırsenız boyle olur' dıye. Ben de ebeveynlere edıyorum nasıhat kondom kullanın dıye, kullanmazsanız boyle olur.

-Gold master şaşırtır diye jingle yapan reklamcı, bu jingle'ı seda sayan'a soyleterek sasırtmakla kalmadı, üzdü.

-10 yıllık memurıyetın ardından emeklılerıne 20'ser kurus ıkramıye veren devlet, baska bır yerde cocuklara 200'er lıra harclık verıyorsa buna ne denır? Ayıp bırcok laf soylenebılır, bu tatmın etmezse suratlarına da tukurulebılır mesela.

-baba ile alışveriş: alacağın ürünleri tutması için babana verirsin, o da onları aldığın yerlere geri koyar.

7 Mart 2013 Perşembe

ikiye bölünmek ne demek biliyorum artık.
mesafeleri sevmiyorum bu yüzden, ayrı şehirleri, uzaklık kelimesini sevmiyorum.
altı yıldir içinde yaşadığım bir özlemi dindirmek üzereyken, yeni yeni özlemler peydahlıyor hayat benim için, istemiyorum.
yüreğim hep ikiye bölünmek zorunda mı?

eskişehirdeyken ailemi özledim delice, her gittiğimde zaman çabucak geçti, oyamadan geri geldim. 19 yaşında geldiğim bu şehirden altı sene sonra ayrılıyorum. altı yıllı¨bir özlemi dindirmeye, altı yıldır burnumda tüten ailemin sıcaklığına gidiyorum. son bir hafta, sonrasında en sevdiklerime sarılabileceğim.

peki, altı yıl önce burada kurduğum hayat? bir de o var tabii, şimdi ondan vazgeçmeliyim.
ne şehir, ne yaşam tarzı.. bunlar değil bahsettiğim.
burada hayatıma iyi ya da kötü fark etmez, bir şekilde dokunan insanlar oldu.
bir adam sevdim ben burada, onunla büyüdüm. en zor anımda, en mutlu anımda hep o oldu, buradaki ailem oldu. şimdi altı yıl önce esas aileme yaptığımı ona yapıyorum, bırakıp gidiyorum onu.
sırada ona duyacağim özlem var, ona sarılmak istediğimde sarılamamak var. sadece sesi ile yetinmk var... tıpkı ailemde olduğu gibi...

çok zor. bunu ikinci kez yaşamak daha da zorlaştırıyor çünkü altı yıllık bir deneyim vardı zaten, ikinci kez, bu sefer kaç yıl süreceğini bilmediğim bir özleme giriyorum.

ikiye bölünüyorum...

burada sevdiğim insanlar var, iş arkadaşlarım, arkadaşlarım... tanınabilecek en mükemmel insanları tanıdım, belki de nadir şanslı olan insanlardanım. şimdi onları bırakıp gitme vakti. herkes 'orada da kuracaksın yeni bir düzen' diyor. ama kimse sen bunu istiyor musun diye sormuyor. ben bunu istiyorum, evet, aileme olan özlemim katlanamayacağım boyutlara ulaştı ancak ben bu özlemi dindirirken yeni yeni özlemler icat etme fikrinden nefret ettim. gitmeden, özlem duymaya başladım... herkesi görmek, herkesle son bir kez görüşmek, sevgilimin yanından bir an olsun ayrılmamak istiyorum.

of

ileriye giderken, geride birşeyler bırakmak zorunda olmak çok zor, hele ki gerçekten seviyorsan o bıraktıklarını, işte o zaman yüreğine dikenler batıyor.

altı yıl önce, tek başıma bir hayat kurduğum bu şehirden, altı yıl sonra bir sürü harika insanı tanımış olarak, iyi insanların arasında çalışmış, okumuş, büyümüş olarak geldiğim şehre geri dönüyorum.

bir valizle geldiğim bu şehirden, sevmiş ve sevilmiş olmanın mutluluğu, bir sürü güzel anı ve gözyaşı ile ayrılıyorum...


6 Mart 2013 Çarşamba

huzursuz parmak sendromu-13

-sevgili Durkheim, bu da benden sana kıyak olsun:
farkında olmaksızın intihar: bireyin, toplumdaki gerizekalılıklara istemsizce maruz kalmasından dolayı, farkında olmadan kendi kendini öldürmeye çalışmasıdır. bunun en güzel örneği Türkiye'dedir. gündüz kuşağına maruz kalan ve her çevirdiği kanalda bir diğer oynaşmalı, yazışmalı yavşak evlilik programlarına rastlayan masum insan, izlemekte olduğu o program süresince sinirden nefesini tutar, yaklaşık 3 saat süren bu programın ardından da hakkın rahmetine istemsizce kavuşur. masum şahıs ola ki kendini öldürmezse, en yakın televizyon kanalında amerikanvari bir katliama sebep de olabilir ancak bu zamana kadar birçok izleyicinin beyin ölümü gerçekleştiğinden bunu yapacak dimağ kalmamıştır ülkede.


-bazı gazeteler gerçekten okunmak için hazırlanıyor, bazıları ise çekirdeğe külah olmak için.

-baba ile alışveriş: alacağın ürünleri tutması için babana verirsin, o da onları aldığın yerlere geri koyar.

Tdk'dan iş teklifi: Deyimler sözlüğünde 'evde mal mal oturmak' deyımının anlamına karsılık isim haklarımı alacaklarmış. Lojman da veriyolla

-24 yaşında, eve gelen komşunun 3 yaşındaki bebesi ile D çocuk mu yumurcak tv'mi kavgası yapan bir kızım! benim evim benim kumandam çocuk, yumurcak tv izlenecek! Tsubasa varken başka çizgi dizi mi seyredilir?

-doğamış çocuğa don biçme ekolünden, ölmemiş adam için tweet atma ekolüne geçilmiştir.

-abidik gubidik bar ve kulüp isimlerinden dolayı eğlence sektöründen soğudum, dans pistlerine küstüm. hele o mekanları yaşam alanı olarak belirleyip de bira mayasına bakteri olarak bir gençliği hiç eden tipler yok mu, ahh ah! sevişirken korunmayıp da böyle mikroorganizmaları insan familyasına hediye eden bilinçsiz ebeveynlere söve söve içimde küfür kalmadı!

-Esra eroldan korkuyorum, esra ceyhandan da, seda sayan, songul karlıdan ve muge anlıdan da. Allah ıssızlıkle bogusan yurdum gencını sabah programlarıyla sınamasın.

-Evimizin arkasında walking dead seti var, şu an çekim yapılıyor sanırım, zira gelen çığlık sesleri tenefüse çıkan ilkokul bebelerinden olamaz.

-Ulkedeki tum teyzeler benım kaderım.Bu yolculuktakı konugum Cemile teyze.Oglu almanyada yasıyor,evlı 2 cocugu var,gelını alman.Gorumcesının kızı bır muhendısle evlenıyormus,bu yuzden eskısehır'e gıdıyor.Yanımdakı koltuktan tum sulalesıne sevgıler.

3 Mart 2013 Pazar

-de-da-da

Türkiye'de eğitim-öğretim hayatı minimum 16 sene.

Bu 16 senenin ilk 12'si aynı dersleri tekrar tekrar görmekle geçer. 
Mesela Türkçe Dil Bilgisi dersi gibi...

Malum genç ilkokuldan itibaren 'bağlaç, ünlem, sıfat nedir, Fıstıkçı Şahap kimdir' gibi bir çok terimi her sene tekrar tekrar öğrenir. Bir nevi 50 Ilk öpücük filminin gramer dersi versiyonu gibidir bu süreç. 

Ayrıca o genç aynı zamanda bir Dory'dir. Kayıp Balık Nemo'daki Dory hani, şu unutkan olan...

Bu öğrenci 12 sene boyunca tekrar tekrar öğrendiği '-de,-da' bağlacını, '-ki' ilgi ekini, sert ve yumuşak ünsüzleri ve daha nicelerini gelecekteki hayatında bir daha hatırlamamak üzere unutur. Ardından anadilini fütursuzca kullanma konusunda pir olur. Fakat bilmez ki kimi insanların gerçekten de bu tür yanlışlara tahammülü yoktur; hele ki o gencin yıllarca bu eğitimi aldığını biliyorsa ...

Velhasıl sevgili dostlar, çağ internet çağı, her şey yazıyla. Kendinizi konuşma dilinde ifade etmek, hataları kapatmak daha kolaydır. Fakat ortam sanal olunca, dil de yazı olunca o 'İstanbul da kalıyorum', 'Ayşede geldi', 'Zonguldak da buluşacağız, benim ki geldi' gibi nice hatalar harbiden can sıkıcı oluyor. Bu da yetmezmiş gibi emin olamadığınız için ayrı yazılması gerekenleri bitişik, bitişik yazılması gerekenleri de ayrı yazıyorsunuz, 'aman doğru kullanayım, düzgün bir dilim olsun' diye kaygılanmıyorsunuz ya, o şuursuz hallerinizle çok şapşal bir sevimliliğiniz oluyor. Öyle ki sizi ilk bulduğum yerde sıkıca boynunuza sarılmak ve nefesiniz kesilene kadar o şekilde kalmak istiyorum.

Allah cezanızı vermesin,


Sevgiler