4 Kasım 2013 Pazartesi

çocukların ayakkabılarını giyip, onların derilerinin içine girmek



Bize her zaman 'çocuk olma' dediler. 
Çünkü birilerine göre çocuk olmak demek, hiçbir şeyi bilmemek, kavrayamamak demekti. 

Şimdi şu videoyu izleyin ve bana cevap verin 'bu çocukların bildiği ve bizim bilmediğimiz ne?' 

Sonrasında da kendinize 'çocuk ol' deyin, çünkü çocukların hissettiği sevgi saf sevgidir. 
Onlar sevginin cinsiyeti olmadığını biliyorlar. 
Çocukken biz de biliyorduk saf sevginin cinsiyet ayırt etmediğini ve hatirlayın; işte bu yuzden çocukken daha mutluyduk. 

Çocukları ayakkabılarını giyip ,onların derilerinin içine girince dünya daha güzel, sevgi saf ve ayrım diye birşey yok...

Çocuk olun ve hatırlayın...

Eşcinsellik bir hastalık değildir, psikolojik bozukluk değildir, hiçbir şekilde anormali bir durum değildir. 

İki insan arasındaki sevginin neresi hastalıklı olabilir? 

Bunu aşın artık!



30 Ekim 2013 Çarşamba

bir bucuk haftadır makarna ve pilav yiyorum.
sigara yok, kahve yok, sebze yok, meyve yok, kuruyemiş yok en önemlisi de çay yok çay.
her gün pilav yemeyen papaza tanrının yaptığı misilleme gibiyim, açlıktan rengim sarardı ama bu koymuyor zira yiyebileceğim başka beyaz bir yiyecek yok ancak çaysızlık çok koyuyor. çok özledim seni çay, bir kavuşalım asla bırakmayacağım ince belini.


hee bir de yaklaşık 10 saat süren diş ağrılarım var. ama öyle tek bir diş değil, 32'si birden halaya tutuşmuşçasına ağrıyorlar. sürü psikolojisi...

ağrı kesiciler bir işe yaramıyor, kafamı duvara vurmak istiyorum bazen ama onun da işe yarayacağinı sanmam.

sonra bana diyorlar ki neden sinirlisin?

neden olmayayım?
açım, yoksunum, ağrım var. 
sen de bir hafta boyunca sadece pilav ya da makarna ye, sigara-çay yoksunluğu çek- uzerine birde dişlerin ve diş etlerin kombine ağrı mesaisine girişsin bak bakalım nasıl oluyorsun. 

uzun zamandır beynimde birilerini öldürmemiştim, diş tedavisi bir başladı, yine birilerini gırtlaklamaya, kesmeye başladım kafamın içinde. ilk başlangıcı da hiçbir şeyden haberi olmayan, benim iyiliğim içın uğraşan dişçimle yaptım. tamamen refleksti, bir hamlede çok canım yandı ve o an onu aynı dişçi koltuğunda gırtlaklarken buldum kendimi hayalimde. 

bu elimde olan birşey değil, biri ya da herhangi birşey bana kaldırabileceğimin üzerinde bir acı veriyorsa, istem dışı onu öldürüyorum hayalimde. 
bir keresinde tanrıyı öldürmüştüm, o derece.

velhasıl blog, çok açım, çok çaysızım. 

doğal olarak ağrım var ve bu ağrıların arasında katil olmamak için kendimi çok sıkıyorum.
ama hayal dünyamda tam bir pisliğim, bu beni suçlu yapmaz değil mi?

ilk önce dünya barışı istiyorum,

o kalmamışsa, ince belli bardakta tavşan kanı, tek şekerli çay alayım, dünya barışı kadar gideri var.

sevgiler, 


ben

evlilik üzerine

Evlenmeden erkek arkadaşının soyadını kendi soyadı yapan kızları anlamıyorum. 
Evlendikten sonra erkeğin soyadını alıp yaşama kısmını da anlamıyorum. 
Ben aslında evliliği de anlamış değilim. 
Hoş, evlenenlerin de pek anladıklarını sanmıyorum. 

Ooof zor işler bunlar, ben gidip Starwars oyuncaklarımla oynayayım.

hayal dünyası hayat kurtarır

Ellerimi boynuna dolayıp, nefes borusunu baş parmaklarımla ezmek istediğim insanlar var. 
Onları ellerimin arasında hayal ettiğimde büyük bir haz duyuyorum. 
Hele o gözleri yok mu? 
Nasıl da fırlıyorlar yerlerinden ben boğazlarını sıktıkça... 
O sırada diyorum ki keşke bir elim daha olsaydı. 
Onunla da bir kaşık alıp o gozlerini yuvalarından çıkarırdım. 
Bu yüzden iyi ki hayal dünyası denen şey var, yoksa tüm bu hayal ettiklerimi gerçekleştirmek zorunda kalabilirdim.

kafamda deli sorular

Neredeyse 15 yıl olmuştur Şeker Kız Ç seyredeli. 
Bunca zamandır hala çözemediğim şey neden Antony'yi öldürdüler. 
İnsanın oynadığı dizilerde oyuncu çok para ister, yönetmenle geçinemez falan, sonra o karakter öldürülür de çizgi filmde neden böyle birşey yaptılar hiç anlamadım. 
Hayır, ekmek istemez su istemez bir karakteri niye öldürür de bizi o yaşımızda 'ağğnntoniiii' diye bögürtüsünüz ki? 
Bir de Terry vardı(Grandchester'lardan), şımdi ne yapıyordur acaba. 
Büyümüstür nitekim, evlenmiş midir ki?

20 Ekim 2013 Pazar

hayatımı yazsam roman olur derler ya hep, ben hayatımı yazsam benimki olsa olsa fabl olur.
tek farkla;

benimkinde insanlar konuşuyor...

24 Eylül 2013 Salı

25 yıllık aşkın bitişi

peynir,
ne çok severdim seni bilirsin.
sensiz geçmezdi bir öğünüm.
her çeşidinden olurdu soframda, o dilimler, o küpler...
depresyona girdiğimde yanımda sen olurdun,
açardın bir kutu krem peynir, kutunun sonuna doğru ne depresyon kalırdı ne sıkıntı...

şarabımın yegane dostuydun sen, hep gravyer alırdım ki başkaları yiyemesin, bir tek bana ait olasın diye,
öyle de olurdu zaten...

seninle şarküteri reyonlarındaki o şehvetli flörtlerimiz hala dün gibi aklımda...
bir kalıp ondan, bir kalıp diğerinden...
tada tada bitiremezdim seni...

peynir,
ben seni çok sevdim, biliyorsun.
senin her halini sevdim; tam yağlı, yağsız, küflü, krem.

sana olan aşkı kimseye duymadım ben bu hayatta.
bir tek sendin istediğim beslenme şekline geçiş yapamamamın sebebi...
ne süt severim ne yumurta; et zaten adı bile tiksindirici- zorlama bir besin.
ama ah sen yok musun peynir...

dün seninle yollarımı ayirdım tamamen...
hayatımda ilk defa buruk bir kahvaltı geçirdim bu sabah.
bana buz dolabınından attığın o iç burkan bakışını ancak ölünce unutacağım.
'gitme, beni küflenmeye bırakma burada' der gibiydin o tabağın içinde dururken.

ama gitmeliyim sevgilim peynir,
ben seni çok sevdim ama hayvanları daha çok seviyorum.
gitmeliyim ve bu suça ortak olmamalıyım.
anla beni lütfen...

senin bir suçun yok, sen de istemezdin onca acıdan doğarak sofralara gelmeyi.
ama maalesef durum bu...
senin var oluşun bir kıyımın ürünü
ve ben bu kıyıma sessiz kalamam peynir.

biliyorum tek başima hiçbir etkim olmayacak belki,
ama içim rahat değil, anlıyor musun?

benim damak zevkim bir acının ürünü peynir.
ben nasıl bir canlı acı çekerken, bundan zevk alabilirim?

yıllardır uğraştığım bir beslenme şekline kati bir kararla geçiş yapıyorum artık.
herkes aklımı kaçırdığımı sanıyor,
ya da marjinal olmaya çalıştığımı.
neden böyle birşeye giriştiğime kimse anlam veremiyor haklı olarak; çünkü biz doğduğumuz ilk andan itibaren hayvansal ürünleri yemeye ve yedirmeye programlandık.
derslerde biz hayvanların etinden, sütünden, derisinden, yumurtasından, gücünden faydalanmamız gerektiği öğretildi.
onlar bizim için yaratılmış, ağzı olup dili olmayan, masum sessiz kölelerdi.
ama öyle değil aslinda.
onlarında en az bizim kadar yaşamaya hakları var peynir.

beni bilirsin, ben bir hamam böceğini bile öldürmem.
ben nasıl et yiyeyim söyler misin?
nasıl yeni doğmuş buzağının içemediği sütü içeyim?
ya da o sütten yapılanları yiyeyim?

ilk et yemeyi bıraktığımda 'onlar biz yiyelim diye var' 'antin kuntin işler yapıyorsun' 'iyice marjinal oldun' diyorlardı insanlar. baştan neden yemediğimi anlatmak istedim, baktım amaçları beni anlamak değil, onlar gibi olmak istemediğim için aşağılamak ya da dalga geçmek; ben de bıraktım anlatmayı.

onlara hiç 'siz de yemeyin' demedim. ya da katilsiniz tarzı ütopik cümlelerle saldırmadım zira ben de yıllarca et yedim.

ancak yetti artık peynir, ben o hayvanları canlı seviyorum.
bunda anlamayacak ne var?

'hayvanlar, insanlar yesin diye yaratılmıştır' diyen zihniyetin; 'kadınlar, erkeklerin mallarıdır, tarlasıdır, mülküdür' diyen zihniyetten tek bir farkı yok bana göre.

artık kendi eksenimde buna son vermeliydim.
uzun bir süreç yaşadım, kah başarılı oldum kah tökezledim.
ama artık sonuna kadar kararlıyım peynir, seni ve turevlerini yemeyeceğim.
et zaten çıkmıştı hayatımdan, süt desem neredeyse 2 yıldır ağzıma sürmedim.
yumurtayla da ilişkim kendiliğinden koptu.
gerçek derinin yanına yaklaşmam, asla giymem.
kürkü görmeye dahi tahammülüm yok.
sentetik yünden başka kazağım yoktur.
kaz tüyü yastığım hiç olmadı, olmayacak da.
hayvanlar üzerinde denenmiş hiçbir ürünü elime almadım.
sirklere, hayvanat bahçelerine adım atmam.
kısacası bunların çoğunu ya hiç yapmadım ya da uzun zaman önce yapmayı bıraktım.

ve şimdi sıra sana geldi peynir...
sen peynir olacaksın diye, o inekler ne acılar çekiyor bir bilsen...

dalga geçilecek yine benle biliyorum.
pek de umrumda değil zaten. zira bu ülkede herkes kendine benzeyen insanlarla olmayı istiyor.
yapacak birşey yok, ben saygı duyarım onlara.
ama onlar da bana biraz saygı duysalar hiç fena olmaz...
zira ben ne marjinal birşey yapıyorum ne de kötü...
böyle hissediyorum ve hissettiğim değerler ölçüsünde aktif olmaya çalışıyorum, hepsi bu...

sevgili peynir, 25 yıllık birlikteliğimizin sonuna geldik...
artık yoksun hayatımda, 
daha doğrusu umarım olmazsın.
beni sakın yanlış anlama; seni çok seviyorum ama gitmem lazım.
çünkü senden daha çok sevdiğim şey hayvanlar ve onlara işkence yapılırken sessiz kalamam.

kendine iyi bak ve küflenme.

sevgiler

9 Eylül 2013 Pazartesi

Rihanna, 25 yaşında, dünyaca ünlü şarkıcı, söz yazarı, moda ikonu, 4 grammy ödülü var, şu sıralar yeni albümü ile uğraşıyor.

Gözde, 25 yaşında, işsiz moda tasarımcısı, ev kızı, babasının bıldırcını, birkaç kinder supriz ödülü var, şu sıralar kışlık konserve hazırlamakla uğraşıyor.

hayatın cilveleri tahrik etmez, tahriş eder.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

cesur değilim...
olamıyorum...
zira cesur olsaydım, çoktan kesmiştim bileklerimi ya da kendimi yükesk bir binanın tepesinden hiç korkmadığım o boşluğa bırakmıştım.
ama değilim işte...
inançlarım engel oluyor buna.
bana verdiğini almak sana ihanetmiş gibi geliyor.
ama sen de bana ihanet ediyorsun.
ben yaşayamıyorum bu dünyada...
hergün ölen insanlar, acı çeken insanlar, hayatları kararan insanlar, yok olan doğa, işkence gören hayvanlar...
ben her gece acı çekiyorum, biliyorsun...
bir tek sen biliyorsun, kimse göremez.
çünkü ben onların acısını yaşıyorum.
hissediyorum nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde...
elimden hiç bir şey gelememesi ise daha çok canımı yakıyor.
her gün, ölüm korkusu duymadan uyanıyorum ben, ya da aç kalmayacağımı bilerek.
sokakta serseri bir kurşuna hedef olmayacağımdan emin bir şekilde atıyorum adımlarımı,
gittiğim bir yerde bomba patlama ihtimali çok az, yok değil ama az...

nasıl bir dünya hayal ettin bilemem, ya da insanı yaratırken ne düşündün...
çok özel yaratıklar olacağımızı sandın belki...
birçok nimeti verdin bize, birçok yetenek bahşettin.
yaratilarının içinde en ustün varlık kıldın bizi...
ama biz en sefilleriyiz, nasıl göremedin?
daha Kabil kardeşinin başını kestiğinde anlamalıydın bunu...
ve yok etmeliydin bizi...
şeytan kötü değil, esas kötü olan bizleriz...

verdiğin herşeye ihanet ettik.
emrettiğin herşeye karşı geldik...
senin yarattığın canı aldık..
senin yarattığın canlıları tükettik, doğayı katlettik.
birbirimize yapabileceğimiz her türlü kötülüğü hiç elimiz titremeden yaptık.

hala neyi bekliyorsun?
yok et bizi...

ben bana verdiğin canı, sadece sana duyduğum sonsuz sevgiden dolayı alamıyorum.
ama ben dayanamıyorum artık.
her günüm, gecem; vahşetin en acımasızıyla acı çeken insanları hissederek geçiyor.
ben sakin bir coğrafyada, huzurlu bir hayat yaşarken, başka bir coğrafyada benimle aynı yaşta olan bir kadın recm ediliyor. benden küçuk bir çocuk açliktan ölüyor. binlercesi bir hiç uğruna, bir hırs uğruna katlediliyor. ailesiz kalıyor, sakat kalıyor... hayatları unutamayacakları travmalarla kararıyor bu insanların?
bin yıllardır böyle bu ve sen hala birşey yapmıyorsun.
neden?
ne bekliyorsun?
neden acı çektiriyorsun o insanlara?
ve neden sınıyorsun bizi bu şekilde?

adaletine inandım her zaman, büyüklüğune inandım...
benim yaradanımın bir bildiği vardır dedim, ama artık diyemiyorum, çünkü hiç bir şey açıklayamıyor bana bu insanlara neden işkence çektirdiğini...

ben dayanamıyorum artık, çünkü yardım edemiyorum.
yediğim yemeği paylaşamıyorum, soluduğum güvenli atmosferden veremiyorum onlara...
ben bulunduğum yerde her gece bir yatagim olduğunu bilerek giriyorum evime sokaklarda korkmadan dolaşıyorum, ve her gece uykuma ertesi gün öldürüleceğim korkusu duymadan yatıyorum...
her sabah hazırda bir kahvaltım var, yiyemedigim...
yiyemiyorum çünkü geçmiyor bogazımdan.
yemem gerekiyor çünkü bedenimi korumalıyım, ama olmuyor... her bir lokmamda aklıma hiç tanımadığım o insanlar geliyor... o çocuklar...
nasıl bir dengen var?
ne dengesiz bir terazi bu?

benim gibi yaşayan herkes şükrediyor bir şekilde. çünkü tehlikenin olmadığı bir coğrafyada, bolluk içinde yaşıyorlar.
her yemekte duyuyorum 'şükür ki yemeğimiz var' fısıltılarını...
ya da tecavuze uğrayan bir kadının haberi çıkınca 'şükür ki buralarda böyle olaylar yok' diyorlar.
'şükür ki savaş yok, şükür ki biz katledilmiyoruz, şükür ki yaşıyoruz'

ben şükredemiyorum, biliyorsun...
çünkü ikiyüzlülük bu...
ben rahat bir hayat yaşıyorum diye, acı çeken bir insanı görüp buna şükredemem ben.
benden bunu isteme...
ben ancak onların da bir gün benim gibi olduklarını gorene kadar şükredemem...
ve biliyorum ki göremeyeceğim, bu yüzden şükrettiğim tek bir şey yok...

ölmekten korkmadığımı en iyi sen biliyorsun...
acı çekmekten de korkmuyorum, aç kalmaktan da, işkence gormekten de...
insanlığimı kaybetmekten korkuyorum bir tek, bir gün diğerleri gibi futursuz bir et parçası yığınına dönekten...
tuzu kuru olmaktan, bana dokunmayan yilan için bın yıl ömür dilemekten korkuyorum...

ben yapamıyorum bu dünyada...
yaşamayı seviyorum ama böyle bir tarafi karanlık olan dunyanın aydınlık kısmında yaşårken, ihanet ediyorum benim yerime acı çeken o insanlara...
ben bir gün daha huzur içinde yaşayayım diye öldürülüyorlar, ben bir günü daha tok geçireyim diye aç kalıyorlar, ben bir gün daha zalim bir adamın tecavuzüne uğramayayım diye harcanıyorlar...

bu hiç adil değil...
senin sonsuz adaletinde, hiç ama hiç adil degil...
belki kızıyorsun bana, ama böyle...
ben yaşayamıyorum bu çirkinligin içinde huzurla...
o yüzden al beni...
cesur değilim, yapamıyorum ben...


6 Ağustos 2013 Salı

gölgeler sizle hareket eder. 
siz yoksanız, gölgeniz de yoktur. 
ama Hiroşima'da sahipsiz gölgeler var. 
gölge olarak kalan insanlar, bedensiz gölgeler...
sanki hiç olmamışlar gibi...




bu çocuğun minik ellerine bak
minik ayaklarına,
gözlerine bak, bakabilir misin?
acısını hissedebiliyor musun?
peki, duyduğu korkuyu?
küçük bir çocuk...
sana ne yapmış olabilir?
neden ona bu acıyı yaşattın?
neden onu hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir travmaya layık gordün?
onun gibi kaç çocuk bu acılar ile büyüdü?
ve onun gibi kaç çocuk büyüyemeden öldü?
6 ağustos 1945, sabah 8:16'da
'little boy' adıni verdiğin o bomba,
küçük çocuklara ne yaptı hatırlıyor musun?
o acıyı anlayabilir misin?
o acı çok mu değersiz senin dünyevi hırslarından...
öldün sen de Truman, öldün...
bir leke olarak kaldı adın tarihte, çünkü sen bu küçük çocuğun hayatının en büyük acısının mimarı oldun...

savaşlar... kim için verilir, ne içın savaşılır?
ve neden savaş mimarları değil de masumlar acı çeker?
çocuklar ölür, kadınlar ölür, bebekler ölür, yaşlılar ölür...

insanlıktan tiksiniyorum, dünya üzerinde oynadığıniz, sadece cebinizi daha fazla doldurmak adına yürüttüğünüz tüm o kirli oyunlarınızdan tiksiniyorum...
bugün insanlığın bir kez daha öldürülüşünün 68'inci yıldönümü...

hiçbir zaman bu günleri göremeyecek insanların ölüm yıldönümü...
bu çocuğun acısının 68'inci yaşı...
yaşlanamayan bebeklerin ölüm günü bugün...

hiçbirinizi tanımıyorum, çıkarlarınız umrumda degil.
ve hepinizden ölesiye nefret ediyorum.
bir kağıt parçası, fani hayatlarınızda pervasızca peşinden koştuğunuz o dünya egemenliği tutkusunun iğrenç yansımaları...
öleceksiniz, öldünüz ve yine öleceksiniz...
yaşatmamak için yaşıyor oluşlarinızdan nefret ediyorum.
keşke yaşayamadan ölseniz...

KIZ ÇOCUĞU

kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
`şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk`.

çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.


-NAZIM HİKMET

24 Temmuz 2013 Çarşamba

hayatında neden bu kadar odun var diye sorguluyorsan sana bir sır...

beşikten mezara kadar muhtaç olduğun tek element maalesef odun.

beşik ile start alan ve tabut ile finish'e varan yaşamında yer alacak en kıdemli varlığin odun olmasının sebebi iki önemli eşyanın da maalesef ODUNdan olması.
eh haliyle biri ile başlayıp diğeri ile sonlanan bir yaşamın sana en bonkör davranacaği şey odundur.
bu artık şåşırtmasın seni.

ve yakmaya çalışma o odunları.
çok pis kokuyorlar...
gece kitap okumayı seversin.
daha berraktır zihnin ve yalnızlığının nirvanasındasındır.
en sevdiğin an.
anı durdurduğun tek an.
yalnızsındır.

sonra sayfayı çevirirsin ve bir paragrafa denk gelirsin
o an urperirsin çünkü seni tanıyan biri yazmıştır o paragrafı.
hayır, olamaz; imkansız gibi bir yeşilçam repliği dökülüverir dudaklarından.
tiksinirsin kendinden bu replik yüzünden.
ama başka bir cümle açıklayamaz içinde bulunduğun 'bullshit' durumunu.
adamın biri belki de sen doğmadan senin düşüncelerini, tam da içinde bulunduğun hissiyatı tasvir etmiş olur ve basarsın küfürü gece gece..

fuck you Georges Perec!

'Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de: Bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyorlar.'
--uyuyan adam sf:33


dünyadaki her bir insana düşen karınca sayısı 1 milyonken bana o kadar öküz düşer. 
dunyadaki tum okuzler ile beşik kertmesiyim ben.
bazen yaşåm alanımın Penrose merdiveni olduğunu düşünüyorum. 
etrafı öküzlerle sarılı bir Penrose Merdiveni...
saatin dönme yönünde bakıyorum ki hep indiğim izlenimine kapılıyorum. ve hiçbir şekilde zemine varamayacak olduğumu bildiğim halde, o etrafımı saran öküzlerin arasına düşme korkusu sarıyor gereksiz hayal dünyamı.
çok mu üç boyutlu bir hayal dünyam var?
aksine hayal dünyamı bu denli sersemleten gerçek dünyamın içindeki iki boyutlu ve tek hücreli aktor ve aktrisler.
bazı insanlar var çevremde, onlar konuşurken dalıp gidiyorum uzaklara.
her şey yavaşlıyor, sesler boğuklaşıyor.
yavaş yavaş açılıp kapanan ve her açılışında uzayan salyaları ile ağzının içinde bir hipopotam taşıdıklarını düşündüğüm bu insanlara bakar ve onları o sırada dinlemezken kulaklarımda farklı tonlamalarla çınlayan 'mö' sesleri, 'acaba hem insan, hem hipopotam hem de öküz birleşimli metamorfozik bir canlı olabilir mi?' sorunsalını taşıyor beyin hücrelerime.
hiç cevaplamaya da çalışmıyorum zira karşımda gördüğüm şey tamd a bu sorumun hayal ürünü bir yanıtı niteliğinde...

şu sıralar içinde bulunduğum işsizlik hali beni daha bir soyutlaştırıyor bu insanlardan.
çünkü asosyalliğimin zirvesinde bir yaşam sürüyorum ve muhattap olduğum bu canlıların sayısı bu denklemde en aza iniyor.
mutlu oluyorum...
sonra birden aklıma dönen bir çarkta seyahat eden herhangi biri olduğum ve yakın zamanda istemesem de bu çarkın bir dişlisine sabitleneceğim geliyor aklıma ve sonrasında da o dişlide yer alan bu canlılara muhattap kalacağım.
reddediyorum ama sistem bu reddedişi sallamıyor maalesef...
sonra gelsin başka başka üzerinden hayallere dalıp, her konuşmalarında mö sesleri duyacağim insanlar.

sizi böyle tanımlıyor oluşuma alınmıyorsunuz değil mi?
alınmayın zira bunlar benim kişisel hayallerim.
ama bendeki hal böyle...

yavaş yavaş görüyorum ki etrafımda beni seven insan sayısı azalıyor. kimileri fazla inatçı, ısrarla benim normale döneceğimi ve içinde bulunduğum bu hezeyandan kurtulacağımı, hiçbir depresyonun baki olmadığını, bir gün benim de çicekler böcekler yuppi şeklinde nidalar ilebir sevgi pötürcügüne dönüşeceğimi varsayıyorlar.
aslında amaç benim iyi olmam değil.
onların beni iyileştirmek için çabalayıp, başardıktan sonra ben ile övünmek istemeleri.
şekerim, ben bu halimle kendimin en normaliyim.
ama senin ayakkabılarını giyip, senin derinin içine girince, o kadrajdan görünen kaybolmuş bir benlik.
çünkü sen fazla bulunmuşsun.
kazık çakmışsın toprağa, benim uçuyor olmam garip geliyor sana.
düzeltmeye ya da psikolojik destek vermeye çalışma bana.
kendini iyi hissedeceksin biliyorum ama benim uzerimden hissetme bunu.
git hayir falan işle ya da sakız çiğne.
iyiyim ben...
bu arada tükürük bezlerini de tebrik ediyorum, iyi çalışıyorlar.



22 Temmuz 2013 Pazartesi

Emir Efe, dokuz yaşında guzel mi güzel bir çocuk.
löseminin zapt ettigi minik bir beden.
elimizden birşey gelemedi, kurtaramadık onu da diğer arkadaşları gibi...

hastalık mı daha fazla yıkar yoksa elden birşey gelmemesi mi bilemiyorum.
ailesini düşünmek, onların acısını anlamaya çalışmak nasıl da yakıyor canımı.
hele ki hastalığı için seferberlik başlamışken, kendini bilmez birkaç insa müsveddesinin o yaptıği yorumlar... 
biri diyor ki' şimdi de milletin iliğine mi göz diktiniz?'
bir başkası da ' bu ilik ve kök hücre toplayanların niyeti sandığimız gibi hayat krutarmak degil, yeni silah üretmek' diye devam ediyor.
bu kadr iğrençleşebiliyorlar, hem de masum mu masum bir çocuk üzerinden...
bir de müslümanız diyorlar... 

ailesi gordü mü bunları bilinmez, umarım görmemişlerdir. 
zira ben onların yerine koyuyorum kendimi ve böyle bir yakıştırmayı düşünüyorum çocuğum için, kanım donuyor... sizin Allah'ınız yok gerçekten, yok!

lösemi çok zor bir hastalık...
çok acı bir sınav...
allah kimseye vermesin demeyeceğim çünkü biz başımıza gelmeden anlamak istemiyoruz acı çekenlerin halini...
sonra böyle insanlıktan çıkıyor birileri.
acıyla alay ediyorlar, iftira atıyorlar...

çok utanıyorum Emir efe, ablan olarak elimden hiçbir şey gelmedi senin için.
ne ilik verebildim, ne seni ziyaret edip güzel gözlerine bakabildim.
affedebilecek misin beni?

huzurlu uyu kardeşim Emir Efe, oğlum Emir Efe...

20 Temmuz 2013 Cumartesi

utanıyorum

Ingmar Bergman’a sormuşlar: Gidişat kötü,dünya nasıl kurtulacak? “Utanç", demiş Bergman. Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir. 

dünyayı kurtarmadan önce yurdu kurtarmak gerekir. ama bir yurt düşünün ki, bu yurdun başındakiler lugatlarından 'utanç' kelimesini çıkarmış olsunlar... 

kurtarılır mı bu topraklar bu haysiyet yoksunlarından... 
bugün ben senin yerine utandım bay başkan, bir kez daha. 

artık her konuşmanda utanıyorum. önceden kızardım sana, öfkelenirdim; artık sadece utanıyorum. 

senden utanıyorum bir kere, çünkü bu karaktersizliğinle beni yönetiyorsun ve senin beni yönetiyor oluşunu yakıştıramıyorum kendime. 
sonra ailenden utanıyorum, nasıl dur diyemiyorlar diye. 
düşünüyorum benim babam ya da eşim böyle laflar etse, yerin dibine geçerdim diyorum. bakamazdım insanların yüzüne... 
sonra etrafında el pençe hazir duranlardan utanıyorum; hadi bir kişinin gözleri ve beyni bağlıdır diyorum içimden ama bunca kişinin içinde bir kişi bile mi yok aklı başında olan? 
Ardından sana tapan, her dediğine alkış tutan seçmeninden de utanıyorum; onların içinde de mi yok aklı selim bir adam? 
sevsinler seni, umrumda değil ama yanlışını da gormezler mi, biri demez mi 'bu kadarı da fazla, dur başbakan' diye... 
nasıl şaşırıyorum anlatamam. 

senden her geçen gün daha da utanıyorum zira aynı familyadanız, şükür ki tek ortak noktamız bu. 

ben senden, senin yerine de utanıyorum. 
keşke sen de biraz kendinden utansan ve düzelse birşeyler... 

sen kendini dünya lideri sıfatina koydun, eyvallah lider olmaz zor değil. 
bulursun kendine biat eden bir tayfa ve olursun lider hatta kurtarırsın başka başka toprakları hani şu çok sevdiklerini ama peki adam olmak? 

utanç yok, vicdan desen hiç olmamış, insaniyet kökten aldırılmış... 
sen kendini kurtaramazken her geçen gün içinde biraz daha bayağılaştığin utançtan nasıl kurtaracaksın dünyayı?

armut

küçükken sorulan 'beni nasıl yaptınız' sorusu yerini 'beni neden yaptınıza' biraktıysa büyümüşsün ve hayatın ilk hook punch'ını yemişsiniz demektir.

şahsen ben hayattan yemedim ama küçükken, kendini Mike Tyson sanan bir arkadaşım (ben de o zaman zeyna olduğumu düşünüyordum) kallavi bir yumruk geçirmişti mideme ve ilk aydınlanmamı o nefes alamadığım on saniyede geçirmiştim.

bu reel bir yumruktu ve atan bir insandı; demek ki insanlar sana yumruk atabilirdi.
o zaman bunun sadece bu yolla olabileceğini varsayıp, çocuk aklımla ve zeyna içgüdülerimle herhangi bir yerime gelebilecek darbelere karşı kişisel savunma mekanizmamı geliştirmiştim, ta ki lisede ikinci yumruğumu yiyene kadar. 
açıkçası bu tarz darbelerin acısı anlık oluyor, ben de sonrasında guzel bir zevk de uyandırmıyor degil. kafama vurma yeter, o zaman sinirleniyorum. ama digerlerinde gülüyorum. her neyse...

başka yumruk yemedim şu zamana kadar, zira o eski atarlı ergen hallerimden geriye birine sataşmayı dahi üşengeçliği ile geçiştirebilen pamuk gibi bir kız kaldı. fakat yumruk dediğim şeyin sadece, parmakların avuç içine kapanmasıyla elin aldıği biçim (TDK tanımıdır) olmadığını öğrendim.


insanlar size gerçek yumruk atabilir ve bu geçici birşeydir fakat bazıları psikolojik yumruklar sallar ki bunun acısı  uzun bir sure hafızanızda iglo etiketli mezgit gibi taze kalır.


ve işin acı tarafı da gerçek bir yumruğa anında cevap verebiliyorken, böylesine adi bir yumruğa anında cevap verememektir. çünkü bedensel reflekslerin benzerleri ruhta mevcut değil. 


hayat bazen cidden çok Mike Tyson...


onun gorünmez yumrugu kim tarafindan nerenize gelecegi belli değil. 

eh haliyle sersemliyor insan.
basiret de bağlanıveriyor hemen.

işte insan bu şekilde büyüyor. yumruk yiye yiye...

hem gerçek yumruklarla hem de gorünmezlerle
ama en çok hangisi can yakıyor dersen, ikincisi zira anında cevap veremiyorsun.
sonrasında cevap versen de etkili olmuyor vesaire...

birkaç saglam hook punch yedim zamanında, hala acısi duruyor.

ama attin mi dersen, atmadım zira ben psikolojiye değil direk surada çalışmayı yeğlerim.
anlık sinirimin karşımdakinde uzun yıllar etkisini yitirmeyecek bir acıya dönüşmesindense, ona verebileceğim 10 saniyelik fiziksel acıyı yeğlerim.
zira bir gün sonra unutur o acıyı, ben de sinirimi bir şekilde boşaltmış olacağımdan rahatlamış olurum.
ama o kişiye vereceğim ruhsal darbenin izleri uzun yıllar taze kalir.
kimsenin aklında iyi ya da kötü bir anı olmak istemem...

böyle yazdığima bakma, ben hamamböceğinin yaşama hakkına bile saygı duyan biriyim.

şiddetin her türlüsüne de uzağım.
bana yumruk attığın sırada, büyük ihtimalle armutların hasat vakti gelmiş olur, bu yüzden meraklanma...
canım da acımıyor zaten, fiziksel olarak.
ruhuma çalışma, kafi...


19 Temmuz 2013 Cuma


ve mezar taşıma bunu yazdıracağım:



"Doğumunuz hayatınız boyunca düzeltmeye çalışacağınız bir hatadır" 
diyordu platonik sevgilim Chuck Görünmez Canavarlar isimli kitabında.
Bugün benim bu hatayı duzeltmeye çalışışımın 26'ncı yıldönümü.

isterse 106'ncı olsun düzeltemeyeceğim bir hata çünkü ipin ucu o gece, anne ve babamın nefislerine yenik düşmesinden dolayı kaçtı.

bir dilek hakkım olsa mesela bugün doğum günü bebesiyim ya, dileyeceğim şey kesinlikle 26 yıl öncesine gidip, bu hata yapılmadan önce mani olmak olurdu.

anne ve babamın evlendikleri o gune gider, nikah sonrası tebrik ve nikah şekeri kuyruğuna girer takı olarak da boyunlarına bir kaç paket kondom asardım ve derdim ki 'çocuklar, gençler, alın şu kondomları birkaç ay idare edin. dinleyin beni. hatta mümkünse korunma yöntemlerinin hepsini aynı anda yapın. büyük bir hataya engel olacaksınız, emin olun'

büyük ihtimalle deli damgası yiyeceğim bu söylev sonrası anne ve babam şok geçirmiş bir vaziyette suradıma bakarlardı ve sen de kimsin diye o malum soruyu sorarlardı.
cevp basit; ben ileride arkasındaki sperme neden yol vermedi diye hayiflanacak biri.
emin olun doğacak çocuk sizin istediğiniz normallikte olmayacak. yapmayın, girmeyin garibin günahına.
bir dost olarak bilin beni'
derdim...

hayatim boyunca girdiğim her yarışta arkamdan gelene yol veriyorum ben, çünkü o gerizekalı sperm halimde arkamdan gelene yol vermedim ve başıma bunlar geldi.
eh haliyle ben de her yarışta arkamdakine imtiyaz vererek bir nevi kendimi kurtarıyorum, onu ateşe atıyorum.
kusura bakma dostum, bir hatayı düzeltmeye çalışıyorum.

18 Temmuz 2013 Perşembe

o kadar çok boş zamanım vardı ki, sürekli düşündüm sanki bir işe yarayacakmış ya da hayatın şifresini bulacakmışım gibi.
düşun düşün b.ktur işin aforizmasını bizzat yakından görmüş biri olarak, yaşådığim kişisel aydınlanmanın bende uyandirdıği düşünce hiçbir açidan orijinal bir yaratik olmadığım.

tipim orijinal değil bir kere, anne ve babamın kokteyli gibiyim. anne daha baskin olmakla birlikte, babadan da izlere rastlamak mümkün.
sonrasında karakterim... onda da yetiştiğim çevrenin, içinde bulunduğum toplumun, maruz kaldığım dinamiklerin, binbir çeşit insanın izleri var.

karakterli biriyim diye düşünürken, çakma karakter ozelliklerim olduğunu keşfetmemle hiçbir şey olmadığımı kavramam bende bir hiçlik duygusu yarattı.
giyim kuşamım birilerinin 'bu sezon bu paçavralar moda' dediklerinden seçme,
dinlediğim müzikler birilerinin dinlememiz içın yaptıkları,
okuduğum kitaplar başka birilerinin düşüncelerinin yazı hali,
konuştuğum kişiler benim gibi tüm bu uyaranlara maruz kalıp da şekillenen insanlar.

yahu benim neyim orijinal?
fark ettim ki ben tüm tanıdığım ya da tanımadığım insanların, olayların ortak çalışmasının ürünüyüm. benimle gurur duyabilirsiniz insanlık, dünyada dikili bir malınız var, diger milyarlarcası gibi. peh!
karşidan bakınca kısa boyum, yaşımı göstermeyen fiziğim ve heyecanlı tavrım sizi hala bir çocuk olduğum izlenimine düşürebilir.
aslında çocuk olmaktan yana bir kaygım da yok, bilakis keşke çocuk olarak kalsaydım dediğim anların toplamı ömrümü oluşturuyor.
fakat ben artık kendi düşünceleri olan, ne istediğini ya da ne istemediğini bilen, karar mekanizmasi olan bir bireyim.
bireyin tanımını yapmamı ister misiniz efendim?

26 yaşımı doldurmama 1 gün kala, bir insan olarak incitildim efendim.
yaşın olgunlukla, büyümekle pek bir ilgisi olmadığını da tekrar tekrar kavradım.
bana iyilik yapmak istemiş olabilirsiniz' en azından ben böyle düşünüyorum fakat bilmediğiniz şey benim bir iyiliğe ihtiyacım olup olmadığıydı.

fikrimi sormadınız, sizlere olan kayıtsız saygımdan ötürü dediklerinizi sorgulamadan biat ettim.çünkü harbiden çok saygı duyuyorum size. ne dediyseniz yapmam bu yüzdendir, bir fikrimin olmaması ya da kendi kendine karar veremememden değil...
ben size koşulsuz guven duyarken, beni hiçe sayıp arkamdan iş çevrilmesi çok üzdü beni.
üzdü çünkü, bu tavrınız bana sizlerin gözünde çocukluktan öteye pek ivme katedememiş olduğumu gösterdi.
zira tam tersi olsaydı, açık oynanan kartlarla pekala niyetinizi anlatabilir ve benim de bu niyete saygı duyarak benden yapmamı istediğiniz şeyi gerçekletirmeme imkan dogabilirdi.
beni üzmek istemediniz, anlıyorum ama sizin anlamadığınız bir insanı bu yolla daha çok üzebileceğiniz.
aşağılanmış hissettim efendim, çünkü siz beni birey olarak görmediniz.
beni aşağıladınız.

bilinçli ya da bilinçsiz, hiç fark etmiyor, bu yaptığinız beni aşåğıladı.
her insanda olması gereken gururu yerle bir etti.
güvenim sarsıldı.
kırıldım ve en zoru da duyduğum saygıyı irdelemeye başladım.
ama kızgın değilim, olamam. zira hamurumda kızmak yok.
ben yine de sizi seviyorum.



insanlara kızmak doğamda yok. kızar gibi olup anında su gören yufka gibi gevşiyorum. ben de istiyorum ki sinirleneyim, köpüreyim ama olmuyor. canım da yakılsa engel olamiyorum şu mallığıma. eh haliyle de eriyor yufka. yufka eriyince ne olur? yırtılır. parçalandım la ben. kol böreği olup birilerinin midesine girmek varken çöpe gidiyorum.
yazar yazının bu noktasında Fırat'a bağlanıyor:sıç bok.

yazarın gereksiz notu: hiç kızgın değilim kimseye. hayatıma giren ya da çıkan herkes bir şekilde anı verdi bana. anılarla karın doymuyor ama olsun, bilim bunun da bir çaresini bulur diye ümit ediyorum.
sevgili eski ikinci patronum, on numara adamsın. sana kizgınlık duyar gibi oldum fakat o kelimenin içindeki 'z' yerini 'r' harfine bıraktı. kırgınım ama geçer, sag ol bu sıfır kilometre yeni mezuna kapını açtın ve iyi kötü bir yol çizdin bana. şimdi edilgen bir şekilde-bana da yakışan bir istifaydı kabul etmem gerek zira hiçbir şeyim normal değil-  istifa ettim ama her zaman seveceğim ilk işimi... gerekirse geri bile dönerim ama daha fazla maaş isterim bilesin:)

14 Temmuz 2013 Pazar

ben, Gözde Dural;
siz sevgili her kimselerseniz, ben sizin ortaklaşa çalışmanızın bir ürünüyüm


her birimizin mükemmel bir dünya hayali var.
bizden öncekilerin de vardı. hepimiz düzen manyaklarıydık. düzene kollarımızı açtık ve kendimize manyak değil düzenli dedik.
aslında düzen manyaklıktan başka bir şey değil.
tam bir gerizekalılık hali.
sonrasında da macera istedik.
hayatında maksimum düzeni oturtmuş bir insanın yaşayabileceği en büyük macera kabız olmaktır. onun kararını da kendi değil sindirim sistemi verir.
sistemler kötüdür.
onca kanunlar, kurallar, sınırlar, sistemler, devletler yarattık...
aferin bize, çok başarılıyız, alkış.
sonra o kanunlar, kurallar, sınırlar, sistemler, devletler ve daha kendi yarattığimız birçok kavram bizim kendi kendimize taktığimız prangalar oldu.
kendimizi, yine kendimizin kurduğu duvarı olan ya da olmayan hapishanelere tıktık.
insan, tanrının zeka ile ödüllendirdiği tek ve en gerizekalı yaratısı.
ve tüm insanlar ben de dahil tüm bu yediğimiz boklardan ötürü yok edilmeliyiz
çünkü çok sıkıcıyız, sakıncalıyız.

biz çamurdan yaratıldık ama çamurumuza bok bulaştı.

küfrettim yine.
tü kaka




Her hayat orgazmla başlar. 
Bu denli iyi bir başlangıcın arkasından gelen ise tam bir hayal kırıklığı...
her doğum günümde iyi ki doğdun diyenlere 'neden iyi ki doğdum sence?' diye sormamak için büyük bir azim gösteriyorum.
neden iyi ki doğdum sana gore?
yargılamıyorum seni, bilakis senin için hiçbir anlamı olmamasına rağmen, aslında iç anlamı böylesine yoğun bir cümleyi bana kurma nezaketine saygı ve şukran duyuyorum da neden?

bir açıklayı ver bana, amacım seni yargılamak değil.

neden iyi ki doğdum arkadaşım?
ne verdim sana?
ne yaptım da iyi ki doğdun diyebilecek kadar memnun ettim seni?
ha, yaptıysam bu benim için bir onur, çok mutlu olurum ama yine de bana  iyi ki doğdun demeni beklemem. 
demezsen de inan kırılmam, gücenmem...

iyi ki doğdun kadar yapmacık, içi doluyken boşaltılan, sakız bir aforizma yok.
var aslında, tüm o kibarlık maskesi altında içten gelmeden söylenen cümleler bu kategoride yarışır.
ama birine iyi ki doğdun demek gerçek bir saygısızlık bana gore...

hele ki yeni düzende bunu sıfirların birlerin oluşturduğu, bir şalter inmesinde kararacak olan sosyal medyada demek, trajikomik ve bayağı...

doğum günlerinden, hediyelerden, iyi ki dogdün diye başlayıp uzun bir ömur dileyen mesajlardan nefret ediyorum.
bu yazıyı yaklaşan yaş(bence yas) günüm öncesinde paylaşıyorum ve biliyorum ki kimse okumayacak ama benden çıksın ve bilin.
ben bu cümleden nefret etmekle kalmıyor, her duyduğumda kusacak hale geliyorum.

demeyin dostlarım, demeyin canlarım, deme kardeşim...
birşey deme o gün bana, vallahi de kırılmam billahi de gücenmem...

basit şeyler bunlar, doğum günlerini kutlamak komik ve yapay bir saçmalıktan öte değil benim için. 


25'inci geleneksel Gözde Dural kişisel bunalımına hoş geldiniz.



12 Temmuz 2013 Cuma

kim olduğum üzerine...

'Var olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!'
dedirtiyor Shakespeare Hamlet'e o muazzam oyunun üçüncü perdesinde...
devamında diyor ki;
'...Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! 
Çünkü o ölüm uykularında, 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından, 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden. 
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?..."


hayatı sorguluyorum sürekli, aklımda Hamlet'ten bu tirat... tekrar tekrar okuyorum, Can Yücel'in kelime ustalığını sergilediği çevirisinden, Sabahattin Eyüboğlu'nun berrak bir su gibi akan cümlelerinden... 

'olmak' kavramını keşfediyorum çeyrek asırlık yaşantımda. 
olamıyorum ben...
ne olamıyorsun dersen şayet, açıklayamıyorum içimdeki karmaşayı...
günleri tükettiğim 100 kelimelik dağarcığım cümlelere kavuşamıyor.
daha fazlasını bilirken, kendi içimdeki hesaplaşma anlatmaya engel oluyor 'olamama' sebebimi.

dört duvar arasında hapsolmuş gibiyim...
dört duvar, etten ve kemikten.
bir dünya var dönen, ben dönemiyorum onunla birlikte.
içine girmeye çalıştığım her atılımda, savrulup düşüyorum.
başım dönüyor, midem bulanıyor...

olmak istediğim, asla olmamam gereken...
döngü bunu emrediyor, ben biat edemiyorum.

"...Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor"... diyor Pavese Yaşama Uğraşı'nda...

uğraşıyorum, olmak için; olmak istediğim için ama nafile... 

bir depresyon hali dersiniz belki, ama degil. 
hasta, hasta olduğunu kabul etmezmiş de diyebilirsiniz.
değilim hasta falan... 
sadece değilim, ne değilim?
'ben' değilim, görünmez prangalarım var.
her gün bir yenisini giymek zorunda olduğum maskelerim, marka giysilerim, duyulmak istenen süslü cümlelerim var.

bunların içinde 'ben' yok... başkaları var, çünkü ben yokum aslında...
adımı söylemek dahi gelmiyor içimden tanıştığım kişiye, çünkü o da ben değilim ki...
beni tanımlamak isteyen ailemin verdiği bir isim, bir kimlik...

peki, bu 'kim-lik?'
benlik mi?
değil...
bir isimle sınırlı değil her gün defalarca içinde boğulmamak için acemice direndiğim o kaybolmuş benlik okyanusu...

'ben' olmama izin yok daha en başında bu hayatın.
çünkü izin olsaydı, ben burada olmazdım diyebilecek kadar biliyorum kendimi...

herkesin bir yaşama uğraşı var.
hunharca çalışıyor insanlar, para istiyorlar, ev istiyorlar, aşk istiyorlar, çocuk istiyorlar, tatil istiyorlar, yeni giysiler giymek, son model arabalara binmek istiyorlar.

ben sadece kim olduğumu keşfetmek istiyorum.
para, evet gerekli bu hayatta.
icadın muciti kendine mahkum ettiği para; bilinçsiz köleliğin başlangıcı...

benim de ihtiyacım var, yadsımıyorum; ama kaygım hiç bir zaman anlamadığım ve asla da anlayamayacağım 'daha iyi bir yaşam standardı' değil...
kaygım, içinde savrulduğum şu düzende, bir şekilde borçlanmak zorunda olduğum alacaklılara istediklerini vermek...
bir şekilde borçlanıyorum, isteyerek ya da istemeyerek...
oysa ki ben merkezimde bir kağıt parçası olmamasını dilerdim.
ama dedim ya, daha en başında çizilmiş bir haritada yürüyoruz.
misafir oluyoruz yerleşmiş düzene ve bu düzenin dinamiklerine bir şekilde itaat etmemiz gerekiyor.

ömrümüz itaatle, düşe kalka, ite kaka hareketler silsilesiyle yuvarlanıyor.

öyle bulanık ki zihnim...
aslında içimde berrak herşey, sorun içimdeki dünya ile dışımdaki dünyanın birbirine karışmasından kaynaklanan o bulanıklık. iç ve dış karışamıyor birbirine bende, bu yüzden karmaşıklaşıyor herşey...

ben olamıyorum, izninizle...

ben dediğim kim derseniz;

öz... yalın ve beklentisiz- sizin tabirinizle- böyle bir Gözde...
çıplaklık istiyorum... hem ruhsal hem bedensel çıplaklık...
çıplaklığı seviyorum dediğimde, teşhirci oluyorum.
illa bir tanımlama gerekiyor çünkü bu hayatta.
oysa ben, döngünün üzerime zorla geçirdiklerinden sıyrılıp, bu hayatın en başından beri bana ait olan derimi rüzgarın yalayıp geçmesini istiyorum.
dünyanın o harika doğasıyla, öz doğam arasındaki bütünleşme isteğini kumaş parçalarıyla perdelemek istemiyorum.
ben çıplak bir kadın ya da erkek gördüğümde özlerini görüyorum o insanların.
aslında gördüğüm tenleri degil, o tenin içindeki yalınlık oluyor.
çünkü o çıplak kadın ya da adam, kılıflarından sıyrılıp en saf halleriyle karşımda oluyor.
deri aslında şeffaf, ruhu görüyorum. ruhtaki yalınlığı...

siz çıplak görünce utanıyorsunuz ya da utanmazlıkla suçluyorsunuz o insanı...
çünkü utanıyorsunuz kendi yalınlığınızdan.
aynanın karşısına geçip de bakamıyorsunuz çıplak bedeninize.
kendinize dokunmuyorsunuz, yıllarca ruhunuza yerleşke olan bu teni tanımak istemiyorsunuz.
evinize ihanet ediyorsunuz.
ama o size hic ihanet emiyor, bunu düşünüyor musunuz?
o sizi bırakıp gidiyor mu? 
her zaman sizinle, her zaman yanınızda gerçek manada olan tek madde bedeniniz.
siz onu süslü kumaşlarla, renkli boyalarla değiştiriyorsunuz.
ihanet ediyorsunuz ona ve onu görmezden gelerek çürütüyorsunuz. 
ve elbette ruhunuz... onu da görmüyorsunuz o alacalı hayat karmaşanız içinde.
kim olduğunuz değil, kim olamadığinızla o kadar meşgulsünüz ki; öz benliğinizden uzaklaşıyorsunuz her adımınızda.

ben bedenime bakmayı seviyorum, çıplakken onu görmeye katlanabiliyorum.
sizin estetik standartlarınızda bir bedenim yok, bilakis ortalamanın altında bir fiziğe sahibim; genel geçer tanımlamayla. hatta birçok coğrafyada çirkin bile sayılirım, çok da umrumda hani...
ama ben ona bakmayı seviyorum, çünkü ben bir tek o zaman yalın halimle başbaşa kalabiliyorum.
çıplak doğup, çıplak göçüyoruz bu hayattan.
sonradan boyuyoruz kendimizi ve böylece kendimiz olmaktan çıkıp biri oluyoruz.

biri, 'ben' olmaktan korkan biri...

hepimiz böyleyiz, ben bunu farkettiğim günden beri sıyrılmak için uğraşıyorum.
ve Pavese'in de dediği gibi uğraştıkça boş ve anlamsız geliyor herşey...

öyle itilmişiz ki başkalarının olmamızı istediği kriterlere, kaybetmişiz benliği.
ama bencillik, o çok farklı; hala yerinde...

özümüz çıplak, ruhtan yaratıklarız ve beden tek giysimiz.
ne gerek var başka giysilere, maskelere?

ben, olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu...
ben olamadığımız için tüm bu yaşama uğraşı içinde bizi darbeleriyle kavuran acılar, sövgüler, yergiler, hayal kırıklıkları, serzenişler ve her gün biraz daha yitirilen benlikle geçiyor hayat.

işte ben bu yüzden ölümü istiyorum.
ne var orada hiç bilmiyorum.
bilmek istemiyorum zaten, onu bende guzel yapan da bu.

o olüm uykusuna yattığım anda, görebileceğim güzel rüyaları hayal ediyorum.
belki de karabasan göreceğim, alternatifler var.
ama zaten ayık olduğumuz şu ömürde binlercesine maruz kalmıyor muyuz bu karabasanların?
kötülükler, güzelliklerin önüne geçmiyor mu her zaman?
hayaller, kırıklarla kararmıyor mu?
kim bana bu hayatın ona sunduğu mükemmellikleri sayabilir?
ve kim ölümün ona sunabileceği bir güzelliğin olamayacağının teminatını verebilir?

'olmak' için uğraşıyorum.
ruhsal bir tatmin arıyorum, saf hisler.
insanın özünü görmek istiyorum, bu öz çirkin olsa dahi...
kendimi bulma amacıyla yola çıktığım şu çeyrek asırlık yolculukta, her gün biraz daha kendime yaklaştım. ben, beni tanımaya yeni başladım ve gördüm ki ben kendime yaklaştıkça uzaklaşıyorum bu dünyadan, sizlerden...

üzgünüm, ama bu böyle.
çünkü ben kendimi bulmak için attığım her adımda, siz kendinizden kaçmak için başka bir adım atıyorsunuz. 
kendinizden kaçmak, özümüzden uzaklaşmak.
özümüz aynı...
ve biz atılan her karşılıklı adımda bir kez daha uzaklaşıyoruz.

deliriyor da olabilirim, depresyona ramak da kalmış olabilir.
saçmalıyor da olabilirim, garip de olabilirim.
etiketi siz koyarsınız, ama ben kendimi görüyorum artık...

çiplakken aynaya baktığımda, o yansı'daki bedenin içinde, bedenin son kullanma tarihine kadar sıkışmış olan esas varlığı görüyorum.

ben sizin ya da atalarınızın yarattığı kavramları istemiyorum.
ben luks gibi duran ancak özünde boşluk olan herhangi bir hayat kuralını istemiyorum.
aşk istiyorum, sevmek istiyorum, ruhen ve bedenen tatmin olmak istiyorum, mutlu etmek istiyorum, birilerinin hayatlarına ufak da olsa dokunmak ve o insanların yüzünde anlık tebessüm yaratmak istiyorum.
bunların karşılığında sizlerden tek bir şey haricinde hiçbir şey de istemiyorum; öz olun...
öz olun ki, aynı kimyanın içerisinde, aynı maddeden yapılmışken ayrışmak yerine bütünleşelim.
çıplak olun...
benim sizden tek beklentim bu... yoksa ne beni mutlu etmenizi, ne güzel cümleler kurmanızı, ne sevmenizi beklemiyorum. 

sahip olduğum tek beklenti 'öz olmak'...
siz olamıyorsanız, saygı duyarım; 
fakat lüten siz de bana saygı duyun ve beni bu kimlik arayışım içinde öğretilmiş yargılarınızla, sınırlandırılmış hayat amacınızla yargılamayın...

ben 'olmak' için uğraşan naçizane bir yaratıyım.
olabilecek miyim? burası muamma, ama olmak için uğraşıyorum.
ve bir de ölmek için...