28 Aralık 2012 Cuma

çubuk krakerden hallice

24 yaşındayım, yerine göre 20 bazen çok canım sıkılırsa 26...
her neyse kısaca 88 modelim.
çok mu GDO'lu besin tükettik, hiç mi okunmuş pirinç yemedik bilemedim.
yok böyle bir yorgunluk...
aynada gördüğüm kafam, üstgövdem bacaklarım falan, hissettiğim özerkliğini ilan etti edecek bir iskelet...

bazı günler bir kanguru misali sek sek sekerekten, bazı günler ise tembel hayvan misalı mışaraktan yaşıyorum. (mışarmak: böyle bir eylem yazılı olarak olmasa da hissi açıdan var, evet.)
her ademoğlu gibi benim de vücudumda 206 kemik var. valla ben iskeletorun yalancısıyım(lisede biyoloji dersinde can sıkıntısından saymıştım)
fakat bu 206 kemik milli bir beden bilinci ile birbirine bağlı değil.
bazen kemiklerimin çubuk kraker, eklem yerlerindeki o adını bilmediğim sıvının da uhu olduğunu düşünüyorum.
sanki canı sıkılan tanrının iskambil kağıdından yaptığı bir insanmışım da komşunun gerzek çocuğunun üflediği portakallı topitop esanslı nefesiyle dağılacakmışım gibi bir hissiyatta, made in veli göçer imzalı evde oturan bir vatandaş gibi tırsarak yaşıyorum.
farmaton üzerine red bull ve devamında içilen türk kahveleri hiçbir işe yaramıyor; ben aynı hamurdan ben, çubuk kraker iskeletiyle çay yanında iyi gidecek aperatif ben...

bazen de ezilmişlik hissi oluyor üzerimde.
bir memur düşünün. mesela çarlık rusyasında, şöyle 1800lere rastlayan dönemde 9'uncu dereceden bir memur olsun bu. sayfaları temize geçsin, amirlerinin dilekçelerini falan yazsın. mesai başlangıcı ile oturduğu aşırı rahatsız sandalyesinden, mesai bitimine kalkmadan harıl harıl çalışan bir memur olsun. işte bazı sabahlarda kendimi o 9'uncu dereceden zavallı memurun, yaklaşık 10 saat üzerine oturduğu zavallı poposu gibi hissediyorum. hangi şuursuz marangozun yeteneksiz ellerinden çıkıp da ISO bilmemkaçbin belgesini alamamış o rahatsız sandalye ile memurun üst bedeni arasında sıkışıp kalan o zavallaı, ezik popo gibi... hani sandalye iz yapar ya bazen çok oturunca öyle izli mizli...


25 Aralık 2012 Salı

isviçreli bilim adamlarının suçu ne?

İsviçreli bilim adamlarının üç açılı dış fırçaları ve beyazlatma sınırlarını zorlayan diş macunları haricinde yaptığı bir araştırmaya göre; 40 yaşına gelmiş ve hiç evlenmemiş bir kadının, 40 yaşından sonra evlenme ihtimali terörist bir saldırıya kurban gitme ihtimalinden daha düşükmüş.( ciddiyim, şåka değil) 
Bana göre 40 yaş üstündeki isviçreli bir bilim kadınının, bir akşam dışarı çıkıp bekar, isviçreli ama bilim adamı olmayan abilerle tanışabileceği bir sosyal ortama girmek yerine, laboratuarda bu yaştan sonra koca bulma ihtimalleri üzerine yaptığı acı bir evde kalmışlık kokusu yayan bir araştırma bu. Ama bizim bacıların telaşlanmasına gerek yok. Evet, bilim adamı yetiştiren bir ülke olmayabiliriz ama nur topu gibi bir Esra Erol'umuz var bizim. hıh!

ayrıca;

Norveçli balıkçıların ellerini bebek poposu gibi yapan kremi inceleyen İsviçreli bilim adamları, Kahtalı Mıçı eşliğinde yaptıkları deneyler sırasında Somalilili korsanlar tarafından kaçırıldılar.

sinir hücresi eğitim programı

Anladım ki sinir hücrelerimizi de vücudumuzu şekillendirip güçlendirdiğimiz gibi eğitebiliriz.
 
Vücudu şekillendirmek bireyin kendi kapasitesi ve isteği ile doğru orantılıdır. Misal diyet yapar, spor yapar bla bla.
 
Ama sinir hücrelerini güçlendirmek ve eğitmek için birey tek başına yeterli değildir. Mutlaka onu uyaran bir başka etkene ihtiyaç vardır. Bu etkenler bulunması çok da güç olan şeyler değildir, bilakis herkesin çevresinde onun sinirlerini kaldıracak en az bir tane dangalak, andaval, camış, angut ve iki ayaklı öküz mutlaka vardır.
 
Sinir hücresi eğitim programına -maalesef- isteği dışında girmiş olan bir birey, başlangıçta mutlaka birkaç bin nöron kaybeder çünkü onları nasıl yöneteceğini bilemez.
 
Ama program ilerledikçe görecektir ki, etrafındaki andavallar onu cinnetin sınırına getirecek mallıklara durmaksızın bir yenisini eklerken, onun nöronlarındaki akson ve dentritler(sinir hücresi uzantıları) tehey tehey diye halaya tutuşmuş eğleniyorlar.
 
Sinir sistemimizin bize verdiği yetkiye dayanarak cinnet geçirebiliriz, pek de güzel olur ancak anayasanın hukukçulara verdiği yetkiye dayanarak bunu yapmamanızı öneririm. Zira o cinnet sırasında temizlediğiniz yaratıkları anayasa adam sayıyor.
 
Bu yüzden sinir hücrelerinizi geliştirin.
 
Mesela benim sinir hücrelerim sürekli tehey tehey!
Yoksa şimdiye seri katil olmuştum!

21 Aralık 2012 Cuma

ezikliğin dayanılmaz acısı

Dün akşam işten çıktıktan sonra, her tarafı kaplamış karın ve iç organlarımızı dahi dondurabilecek kadar soğuk olan havanın bezdirici ağırlığında, sıcacık evime kavuşma tutkusu ile yürüdüm yolda. Kendi sokağıma vardığımda, uzun zamandır beklediğim sevgiliye ulaşmışçasına bir mutluluk duyuyordum; birazdan sokak kapısından girecek, hızlı adımlarla merdivenleri tırmanacak ve sıcak yuvamda pijamalarım ve kahvem eşliğinde sevgilim ile sherlock holmes'umu tekrardan izleyecektim. Bu mutluluk, uyuşmuş parmaklarımla zar zor tutabildiğim -10 derecedeki anahtar kadar uzağımdaydı... Kapıyı açtım ve girdim apartmandan içeri.

İki adım attıktan sonra, ufak bir kağıt parçası ilişti gözüme. Posta kutumda "beni gör" dercesine duruyordu. O minik, masum kağıt parçasının günümü mahvedecek bir detay olduğunu nereden bilebilirdim ki? Hızlıca kağıdı alıp çantama attım ve koşar adım tırmandım basamakları. Mutluluk ve huzur bir kaç adım ötemde, 55 derece sıcaklıkla beni bekliyordu. Evin kapısını hızlıca açtım, o an denizden esen meltemin teni yalayıp geçmesi gibi, yumuşak bir sıcaklık dokundu yüzüme.
"İşte, huzur bu" dedim...

Bütün gün üzerimde ağırlık yapan ne kadar giysi varsa hızlıca çıkardım ve tüm gün beni bekleyen sevgili pijamalarımı giydim mutlulukla. Sonra kahve suyumu koydum ve beş dakika önce posta kutusunda gördüğüm o minik kağıt parçası geldi aklıma, çantadan çıkardım.

Kağıdın ne olduğunu anlayana kadar hayatım mükemmeldi, mutluydum, sakindim, bir hindu rahibi kadar huzur doluydum, nirvanaya ulaşmış bir dinginlikte kahvemin olmasını bekliyordum. Tek istediğim sıcacık yuvamda huzur veren bir akşam geçirmekti. Ama tüm gün hayalini kurduğum,  düşme riskini göze alarak buzlaşmış karın üzerinde koşar adımlarla ulaşmaya çalıştığım sıcak ev, huzur... Hiç birinin bir anlamı kalmadı.

O küçük, beyazımsı kağıt bir faturaydı, doğal gaz faturası...
ufak bir kendini kaybetmişlik, şimşekler, beyinde yankılanan garip sesler, ters epifani...

İnsan büyük bir acı yaşayınca er ya da geç bunu kabulleniyor, psikolojide acıyı hazmetme beş aşama ile anlatılıyor:

-inkar
-öfke/isyan
-pazarlık
-depresyon
-kabullenme

Ödemem gereken tutarı gördükten sonra geçen bir 10 dakikalık kendiliksizlik süresinin ardından ben de bu aşamaları tek tek yaşadım...

-inkar: virgülü yanlış yere koymuşlardır caanıım, hata vardır(içsel-dışsal monologlar, acınası bir hal)

-öfke/isyan: 55 metrekarelik evde sauna mı işletiyozzzz, allah cezanızı versin, ödemiyorum lan bu faturayı, gelin kesin doğalgazı, ben sizin gibi.............................................................................................................., sizi ilk gördüğüm yerde.................................................... o zam yapan ellerinizi................................................................( yüksek sesli, yer yer küfürler içeren, zeka seviyesi yeterli olanlar için +18 monologlar, çığlıklar, sinir krizleri, komşulardan gelen uyarı)

-pazarlık: halledebilirim, yarın giderim esgaza, es kaza bir fatura geldiğine dair dilekçe veririm, medeni iki insan gibi çözebiliriz. (kendi kendini telkin eden salak monologlar)

- depresyon: böyle yaşanır mı, ufacık bir mutluluğu bana çok gördün esgaz, sıcak evimin hayallerini yıktın. hava eksi bilmem kaç ama biliyor musun esgaz, üşüyen bedenim değil, kalbim üşüyor, kırdın kalbimi... soğuktan donayım da gör sen...( salya sümük monologlar)

-kabullenme: ilk önce açtığım kombiyi kapatayım, yarın da gider faturayı öderim artık yapacak birşey yok. bir şekilde alacaklar bu faturayı benden zaten, ama helal etmiyorum, inşallah sıcak evlerinizde zatürre olursunuz doğalgaza zam yapanlar. ama ödeyecez kaçış yok...

Ufak bir kağıt parçası deyip geçmemek lazım...
O minicik kağıt parçası bana yaklaşık yarım saat süren bir sinir krizine, bu krize bağlı olarak kaybedilen birkaç sinir hücresine, hatırı sayılır ölçüde gözyaşına ve maaşımın kalan kısmını faturaya yatırıp, yeni yıla dımdızlak girecek olmanın verdiği ezik ruh haline neden oldu.

Ayrıca yan komşunun "bana 80 geldi, senin çalıştırdığın bana yaramış hohihohihohi" şeklinde, cami duvarına işeyen köpeğin fütursuzluğundaki sözleri tüm doğalgaz camiasına duyduğum kini ondan çıkarmama neden oldu.( hayır, son olay bir hayalden ibaretti. onu orada pataklamak isterdim ancak yapamadım. Sadece "bu fatura kıvrılacak kadar büyük değil, allahın sevgili kuluymuşsun" deyip eve girdim)

Sonrasında ise malumunuz üzere kombiyi kapatıp, bazadaki en kalın kazak ve ceketleri çıkardım. güzeller güzeli, birtanecik pijamamın üzerine en kalınından bir sweat ve hırka giydim.
Ayağıma da yünlü çorap üzeri patik ve maymunlu pandufladan oluşan kombinasyonu geçirip, hızla düşen ev ısısının ortasında ezikliğimle başbaşa kaldım.

16 Aralık 2012 Pazar

kitlesel salaklık

Bireysel salaklığın kitleselleştirilmiş bir dışavurumudur maçlar. 

Karşınıza alıp da sohbet ettiğiniz, vakit geçirdiğiniz insanın ne derecede aptallaştığını, tanımadığı insanlara hunharca küfür edebilecek kadar ufaldığını hatta daha ileriye gidip işi kin boyutuna taşıyıp şiddete bile başvurabildiğini ve en üzücüsü de tüm bu hareketleri sergilediği o doksan dakikanın aslında onun yıllarca gizlediği 
basit karakterinin yayınlanmamış fragmanı olduğunu görürsünüz. 



Normal zamanda süper bir insan diye tabir edebileceğiniz bir kişi, altı üstü doksan dakika süren bir spor karşılaşmasında renk ve boyut değiştirmeyen bir mutant oluverir, çıldırır, ucuzlaşır... 



Şovenist duygular ve hirs bir kenara itildiğinde, gerçekten de keyifli bir spordur futbol. 

Fakat şovenizmin tavan yaptığı o anlarda, izleyenin içinde gizlenmiş olan tüm ilkelliği ortaya çıkardığında bana göre bir horoz dövüşü, at yarışı ne kadar sporsa bu da futbol da o kadar spordur. 



Bu düşüncelerimin muhattabı sporcular değil elbet...

14 Aralık 2012 Cuma

Ahlak mı ?
Benim ona gücüm yetmez, onu yerine getirecek kadar param yok.

pygmalion

hebele hubele 21 aralık ve kıyamete dair 'olacak mı, olmayacak mı, kesin kopacak kıyamet,
bak cumaya da denk geliyor vs.' gibi toplu inanma seanslarıyla biraz daha gayret edip,
olasi senoryalari belli bir çıtaya kadar yükseltirsek,
 pygmalion-halk arasinda beklenti etkisi de deniyor- gerçeklestirebiliriz.
Bu Mayalar icin ufak, insanlık için kendi kalesine atılan en büyük gol olarak salaklık tarihimizin sonsözü olabilir.

ayrıca,
mayalar hakkındaki bu efsanenin şirinceli gözleme yapan teyzeler tarafından ortaya atılmış olabileceği hakkında derin şüphelerim var.
dünyanın en güzel giysisi pijamadır.
pijama tasarımcılarına nobel ödülü verebilirdim elimde imkan olsaydı.
pofudut patik ve terlik üreticilerini de öpüyorum gözlerinden, canımsınız.
ben sadece kitap okuyarak, müzik dinleyerek ve kahve içerek yaşayabilirim.
bu bir lüks...

10 Aralık 2012 Pazartesi

teyzeler- tehlikenin farkinda misiniz?

nebulaydı, toz bulutuydu, bing bang, patladı soğudu falan, sonrasında havva ademe o elmayı kaktırdı, vay sen nasıl yedin al sana ceza, olaylar olaylar derken insan ve akabinde diğer  canlılar oluştu vesaire vesaire...

bitkiler, hayvanlar, insanlar ve teyzeler...

ne zaman ve nasıl evrimleştikleri bilinmemekle birlikte, tahmini olarak insanlığın evlilik kurumunu keşfetmesinden hemen sonra, larva olarak girdikleri bu kurumda, birkaç yıl içerisinde geçirdikleri psikolojik ve fiziksel evrimin ardından ortaya çıktıkları varsayılmaktadır.

Görünümleri normal bir dişiden farksız olsa da dikkatle bakıldığında aradaki nüans hemen fark edilir.
Her insanoğlu gibi iki kol, iki bacak, bir kafa, burun vs. gibi organlara sahip olan bu teyzeleri diğer canlılardan ayıran en önemli özellikleri bukalemundan hallice olan dilleri ve her genç kızın hayatına fütursuzca sokmaktan çekinmedikleri burunlarıdır.

Öyle ki insandaki normal boyutlarda olan dil yapısından farklı olarak, fazlaca gelişmiş olan konuşma kapasiteleri insanda hayret uyandırır. ağizları iyi laf yapan teyzelerin avlanmaktaki becerileri de bu yeteneklerinden gelmektedir. ortama kolayca ayak uydurabilen teyzelerin gelişmiş bir hafizalari ve ortamı isitmak adina kullandıklari girizgah zehirleri vardir. bu zehir bir sıvı olmaktan öte, ergenlikten yeni çikmış bir genç kızı kolaylıkla etkisi altına alabileceği 'pek de hanım kızımız, pek de guzel pek de kibar hay maşallah' gibi iltifat gibi gorünen bir zehirdir. bu avını yumuşatma, kendisine alıştırma, ufak bir hoşbeşten sonra esas okları firlatma aşaması için en uygun ortamı hazırlar.
sayıları kesin olarak bilinmemekle birlikte, dünya üzerinde hemen hemen her sülalede yüzlercesi olduğundan şüphelenilmektedir. yetiştikleri bölgeye gore de şekillenebilen teyzelerin ozellikle Anadolu coğrafyasında yaşayanları en tehlikelileridir. ureme oranları bir hayli yuksek olan bu teyzeler, her sene yuzlercesini familyalarına katmakta ve genç kızlar için gün geçtikçe daha tehlikeli olmaktadırlar.

teyzelerin en sık görüldüğü ortamlar kadınların popülasyonunun yüksek olduğu yerlerdir. kuaför salonlari, pazarlar, kermesler bunlardan bazılarıdır. fakat iki ortam vardir ki, en tehlikeli oldukları alanlar oralarıdır: altın günleri ve düğünler...

özellikle altın günleri onlar için biçilmiş kaftandır zira güne katılan diğer teyzelerin mutlaka evlenme çağına gelmış ya da gelmesi yakın kız ya da erkek çocukları vardir. ancak teyzelerin öncelikli avları kesinlikle körpe, hayatının baharındaki kızcağızlardır. her hafta düzenli olarak yapılan altın günlerinde, genç kızların karşılaştığı bu teyzelerin şaka ile karışık garip ve bir o kadar da ürkütücü replikleri olur:

seni bir yanağından öptükten sonra 'gel gıııızz dul galmayasın' diyerek, öpülmekten yırttığına sevinmiş olduğunuz diğer zavallı yanağınızı da salyalamaktan çekinmezler. ileriki yaşantınızla ilgili ortaya attıkları bu öngorü, onlar için size bir lütuf olarak görülse de sizin bilmeniz gereken bunun bir beddua olduğudur. şayet öpülme faslından sonra pençelerinden kurtulabiliyorsaniz hemen kendinizi o ortamdan uzaklaştırmanızı ve mümkünse annenizi de günden kurtarmanızı öneririz. zira bu teyzelerin bilinçaltına girip etkileme gibi bir özellikleri daha vardır. bu özelliklerini de anneler uzerinde Freudmuşçasına kullanmaktan çekinmezler. mideyi ele geçirme konusunda da oldukça başarılı olan bu teyzelerin borek çorek ve bilimum hamurişi silahları da sizi etkisi altına alabilir ve ortamdan kolayca kurtulmanıza engel olabilir. yapılması gereken nedir daha çözemedim ancak öğrenince bunu da tezime ekleyeceğım. neyse, o buram buram hamurişi kokan, yün ve şiş bileşenlerinin birbirine surtünmesi ile ortama yayılan ağir ev hanımlığı kokusu da dogal ortamlarında sıkça başvurdukları bir başka silahtır. isviçreli bilimadamlarının uzerinde çalıştığı bu koku için geliştirilmiş ev tipi, çanta boyu, genç kız rüyası bir okfaltometre bulunmamakla birlikte, bu kokuyu algılamanın başka yolları da mevcuttur. klasik 'nasilsin, tayfan nasil' gibi ufak bir ortam girizgahının ardından, çanta ya da kuyumcu torbasından çıkan bir adet yün ve iki adet 7 numara şiş, ortamın bu koku ile etkisiz hale getirilebileceğinin kanıtıdır. hamurişi için biraz geç kalınmıştır. belirtmem gerekir ki size o ortama girdiğiniz ilk anda, üzeri çirkin pullarla işlenmiş, hafif topuklu ve adım attıkça yürümenizi zorlaştiracak terliklerin verileceği. oradan hizla uzaklaşmak isteyen genç kızların 'aman terlik giy, ayaklarını üşütme çocuğun olmaz' gibi cümlelere kanmaması ve o terlikleri giyip, akabinde tuvalete gidip oldukları yerde birakması gerekmektedir. bundan sonra en önemlisi bir poğaça ve çayın ardından ortamın derhal terkedilmesidir.

en tehlikeli oldukları bir dıger ortam ise düğünlerdir. yüksek sesin kurtarıcı olacağinı sanıyorsaniz yanılıyorsunuz zira bu teyzeler yuksek seste bile size zehirli dillerini dökmekten hiç korkmazlar. hatta işi abartıp, kulağınızın içine öyle girerler ki tükurükleri hafif bir baygınlık geçirmenize sebep bile olabilir. bu gibi ortamlarda genç kizlar birer kiymetli avdir çünkü o ortamda mutlaka Ayşenin oğlu Ali ya da eltisinin kardesi mehmet sizin kordinasyonlarınızı teyzelere bildirmiştir. başina geleceklerden habersiz olan genç kiz, ortamda fingir fingir dolaşir ve korpelikten kaynaklanan aurasını yayarken başina geleceklerden habersiz demet akalin'in evli mutlu çocuklu isimli sarkisina istemsiz eşlik eder, ki bu da onu potansiyel bir evlilik cagi gelmiş ve eş isteyen kiz goruntusune sokabilir. oncelikle fazla oynamamak ve bu gibi evlilik imali şarkilara bir kelime dahi olsa eşlik etmemek gerekir.  Size komşusunun ya da eltisinin bilmem nerede bilmem ne mühendisliği okumuş oğlunu anlatıp başgöz etmeye çalışan teyzeler, sizin verebileceğiniz her türlu ret cevabina karşi temkinlilerdir. 'erkek arkadasim var' dediginizde, parmağiniza kacamak bir bakis atip 'kiziiiim gencsin, guzelsin kullandirma kendini' gibi sizi kuruntu ve uzuntuye itecek, gardinizi dusurecek cumleler kurarla. ya da 'okuyorum ben teyze' dediginize, 'cocuk da yaparsin kariyer de kizim' deyip mal gibi kalmaniza sebep olabilirler. 'ben daha kucugum' diyen bir kiza 'olsun buyuturuz' diyeni bile vardir ve bu gayet cidi bir cumledir!
yapılması gereken ilk gordugunuz halayda, yaşıtınız olan kızların arasına dalıp, ortak kaçma planı yapmak ya da arka arkaya atilacak iki ileri bir geri adim sistematiğinde doğru yayı çizdiğinizden emin olarak düğün salonunun teyzelerden uzak bir köşesine gidip saklanmaktir.

ama unutmayın, dünyada her sene bilmem kaç bin teyze sosyal alana giriyor ve evlilik kurumuna yeni kurbanlar için genç kizları hedef aliyor. olası bir boş anınızda kendinizi geleceğin teyzesi olarak bulabilemeniz çok yakın bir ihtimal.

tehlikenin farkında misiniz?


7 Aralık 2012 Cuma

çok şekersiniz, gerçekten

of!
saçma salak kanun tasarıları ile gündem meşgul edilen, ucuz siyasetin tavan yaptığı bir ülkenin vatandaşı olmaktan ve bu dünya üzerinde bu kafada insanların varolduğu gerçeği ile yüzleşmekten sinir sistemim bitap düştü, diyalektiğim çürüdü, insanlıktan soğudum.
bizim viklere bir haller oluyor şu sıralar. para fazla geliyor, eh adam akıllı iş gücü de harcamıyorlar, enerji birikiyor derken bu enerjiyi boşaltacak bir şey arıyorlar. sonrasında da cımbızla dünyanın en saçma fikrini çıkarıp güya "iş yapıyorlar".

'ecdadımızı yanlış anlatiyolla, şanlı osmanlı tarihini çarptiriyolla, çocuklarımıza yanlış öretiğyollaaa"... kıyamam, çok şekersiniz, cidden...
dizi bebeğim, dizi...kurgu, senaryo, gerçek değil...

aman efendim haremmiş, cariyelermiş, padişahlar hep yataktaymış...
öyle tabii, ecdadınız nasıl oldu sanıyordunuz? tozlaşma ile üremediler ya!
ayrıca zaten şovenist tarih eğitimi veren bir ülkeyiz. allayıp, pullayıp yerleştiririz osmanlıyı, öyle sefere gittiler, böyle yendiler, şanlı osmanlı, padişahım çok yaşa...
ya bir bırakın övünülecek şeyler değil bunlar...
ne koymuşlar tarihe sorarım size, geçmişte kandan başka ne var?
matbaa yok, halka zulüm maşallah Allah arttırsın, deliren şehzadelerden saray ufak bir bakırköye dönmüş, entrikanın dibi yaşanıyor, sen hala şanlı ecdadlarımız mı diyorsun?

osmanlı bir aileydi dostum, mavi kandı onlar, inan bana senin soyunun dayandığı aile ile uzaktan yakından alakası yoktu. osmanlı bir yerde, anadolu halkı bir yerdeydi, bilmem anlatabildim mi?
kırbaçladılar halkı, sömürdüler, astılar kestiler, kanla suladılar o çok övündüğünüz geniş toprakları.
az akıllı olsalardı, satmazlardı memleketi sizin o gavur dediklerinize. ama anlı şanlı ecdad değil mi...bence de satanlar, sömürenler ancak sizin ecdadınız olabilir zaten...

neyse konudan dağılmayalım, velhasıl sevgili viklerim bir deli bir kuyuya taş atmış, dalkavuklar o taşı yalamak için kuyuya atlamış.

tarih içerikli türk dizilerini prensip gereği zaten seyreden biri değilimdir, ayrıca saçma da geliyor muhteşem yüzyıl. şimdi izlemediğim birşeyi de savunmam sırf size inat olsun diye. ama en nihayetinde o bir dizi, senaryosu olan, belli bir konudan esinlenerek kurgulanan bir dizi.
ha siz diyorsunuz ki "ecdadımızı yanlış öğretiyolllaaaaağ", o zaman al çocuğunu karşına, ver eline "yanlı" olmayan bir tarih kitabını, çocuk açsın okusun tarihini. dizi ya da sinemadan halkı eğitmeye çalışmak da nesi?

ayrıca o çok sevgili osmanlıcıklarınızın sütten çıkmış ak kaşık olmadığını da pekala biliyorsunuz. kanuniniz oğlunu ve sadrazamını öldürtmedi mi, fatih için kardeş katli vaciptir fetvası verilmedi mi? taht kavgalarında birçok bıyığı terlememiş şehzade telef olmadı mı? pardon, bunları tasvip edip, bir de ecdadımız mı diyorsunuz?

evet, padişahlar seviştiler, öpüştüler, koklaştılar, her insanoğlu gibi yaptılar bunu. ayrıca o dizide sevişme sahnesi bile yok, sadece sevişileceğini anlıyorsunuz. saçmalamayın yahu...

televizyon seyrederken denk geldin bu diziye, çok mu rahatsız oldun?
lütfen sana bir icattan bahsetmeme izin ver
"kumanda"
bebeğim, kanal değiştirmek diye bir teknoloji var günümüzde.
açtın kanalı, baktın sevmediğin dizi
al kumandayı eline, bas bir tuşa, değiştir kanalı..
Eugene Polley'den sevgilerle...

yani kalkıp da bu kadar kolay bir yöntem varken neden kanun hazırlamaya çalışıyorsun?
teknoloji hayatı kolaylaştırmak, kanunlar da toplum yaşamı içindir. altı üstü bir dizi ve evinde ailenle seyrediyorsun, topluma mal etmeye ne gerek var senin beğenmediğini seyretmemeyi...

sevgili vikler, yasadır kanundur, rica etsem bu tarz enerjilerinizi toplumu feraha ulaştırmak için harcasanız. hani hırsızlıktır, dolandırıcılıktır, fenerdir, yolsuzluktur, tecavüzdür bunlar için; elle tutulur, aklın ve mantığın ışığında, Allah'ın sizlere verdiği beyni layıkıyla kullanarak yapsanız. ne bileyim, memeleketteki işsizliğe çare olsanız, yanıbaşımızda çıkacak savaşa maşa olmak yerine engel olsanız hadi siyaseti yapamadınız bari ölen doğa için, zarar gören hayvanlar için, nesli tükenen timsahlar için çabalasanız?



mal gelip sığır gidenler

İzdivaç programında telefonla programa katılan erkek adayın, stüdyodaki bir diğer erkeğe talip olması garipsenecek bir durum değildir.
Kadın ve erkek gibi erkek ve erkek ya da kadın ve kadın da birbirini sevebilir, sevgi karşıt cinsiyetlerin tekelinde değildir. Burada garip ve çirkin olan, başta basit konuşmaları, vidaları yerinden oynamışçasına ayarsız hareketleri, itici mimikleri ile sunucu titri altında programa çıkarılan salak kızcağız, adamın kazancını açıklamasının ardından sağı solu ayrı oynayan kadınlar ve "sapına kadar erkeğim" diyerek sapının haricinde pek de kabul görecek bir özelliği olmayan boş birkaç adam,
toplumsal zeka ve kültür seviyemizi gün yüzüne çıkaran bu ve bunun gibi programlardır.
 
sokaktaki p...enke demediğinizi bırakmıyorsunuz, o namussuz oluyor da, bunların tvlerdeki versiyonlarını soluksuz seyrediyorsunuz.
hani Amsterdam'da bir bölge vardır, Redlight District...
bu programlara baktıkça orayı seyrediyormuş gibi oluyorum. genelevlere, fahişeliğie karşı biri değilim, aksine onları aşağılayanların kafalarını kesmek bile istiyorum...
ama bu tip mal-sığır eğrisinde gidip gelenler namusluyuz ayağına yatıp da, o programlarda kendilerini pazarlıyorlar ya, deliriyorum.
modern olsun veya olmasın, bu tür programlarda oluşturulmaya çalışılan aile kurumunun, evliliklerin temeli basitlik kokuyor. kadın ile erkeğin iğrenç pazarlıkları, yaşanan diyaloglar, kadını evlenmeye razı eden sebepler, tipe ve hesap cüzdanına göre eş seçmeler... 
fuhuş öncesindeki pazarlıklardan ne kadar da farksız...
 
 
demem o ki, eşcinsel bir talibin katıldığı programda, adamcağız gay olduğunu söylemeden önce mal varlığından bahsediliyor.
yok ne kadar maaş kazanıyorsun, yok araban var mı, yok evin var mı...
adamın kazancını, ev sayısını duyan kadınların orgazm çığlıkları atması, daha suradını bile görmedikleri birine talip olabilecek bir basitliğe sahip olmaları,
onu alma beni al muhabbetleri...
bunlar o kadar masumane ve namuslular ki, beyefendi eşcinselim deyince bir anda ahlak masasını kuruyorlar programa..
 
ben bilmemne beye talibim deyince açılan gözler, etraftan gelen "aaaaeeeeaaoooo" sesleri, pek namusluymuşçasına ayıplamalar, "sapına kadar erkeğim, ama sapımdan da başka bir vasfım yok" tavırlar, sunucu kızın salaklıkta doktora tezini sunmaları..
sakin bir insan olmaya çalışıyorum, etrafta dolaşan örümcek kafalıları görmemeye çalışıyorum, "tamam Gözde, olacak rahat ol, sinirlenme "diyorum, herkes bir gün karşısındakini sadece insan olarak görebilecek ve bitecek bu önyargılar diyorum, diyorum da onca andavalın nasıl insan olacağını aklım almıyor.
kendimi yatıştırmaya çalışırken daha da sinirlendiriyorum.
beyinden yoksun bu tarz andavallarla aynı havayı solumaktan, aynı canlı kategorisinde olmaktan nefret ediyorum.
insan olamayan, insana sadece insan olduğu için değer veremeyen bu ve bunar gibi başı bozuk, mal cahil ayak takımının neden hala yaşadıklarını bir türlü anlamıyorum.
 
ibret alalım diye mi yaratıyorsun bu tarz andavalları be tanrım?

Huzursuz parmak sendromu-9

Osmanlıyı atası sayan, ecdadımıza sahip çıkalım diye çığıranlara sesleniyorum: Eğer atalarınıza sahip çıkmak istiyorsanız, sizi işin kaynağına yani Adem ve Havva'ya sahip çıkmaya davet ediyorum. Eh ne de olsa insanlığın mimarı onlar ...
Hadi önünüze bir incir yaprağı koyun ve gezin....
 

5 Aralık 2012 Çarşamba

biz-siz

bazı günlerin kutlanıyor olmasına sevinmeli mi üzülmeli mi bilemiyorum. mesela 5 Aralık, Türk kadının medeni haklarına kavuştuğu gün. aslında üzücü böyle bir günün olması.
kadının varoluşundan bu yana sahip olduklarını elinden alıp, sonrasında
ona lutfedermiş gibi verilmesi ne kadar acı.
bu sadece kadın için de geçerli değil...
tüm insanları kapsıyor.
ancak yine de birilerinin önemsediğini görmek umut veriyor.
her ne kadar şimdi bundan 200 yıl geriye dönmeye yüz tutsada bazı düşünceler,
biz sahip olduklarımızdan kolay kolay vazgeçmeyeceğiz.
 
önce şunu bir düzeltelim
aslında bir hak verilmedi bize...
bizim olan ve elimizden alınan iade edildi.
bir insanın sahip olduğu hakları elinden almak, onun uzuvlarını kesmek gibidir.
doğuştan uzuvlarımızın olduğunu varsayarsak, elimizi kesip, sonrasında "sana elini iade ediyorum" demek ne kadar saçma ve komikse, haklarını da elinden almak bir o kadar saçma ve komiktir. üstüne basitliktir!
 
kadın ve erkek cinsiyet tanımıdır. yaratılışta kadın da canlıdır, erkek de...
her ikisi de insandır ve her insan eşit haklara sahip olarak doğar.
bunu hepimiz biliyoruz zaten.
fakat erkekliği bir üstünlük olarak görenler ve bazı negatif etkenler- aslında doğuştan bizim olanı- kaybetmemize neden oldu.
kadın ve erkek her alanda eşittir.
fakat kadın ve erkeğin eşit olduğunu kabullenmek her baba yiğidin hakkı değildir maalesef.
ama kadını ikincileştirmek, onu yok saymak, meta gibi göstermek, doğuştan gelen haklarını göz ardı edip, onu değil seçmen sadece bir çocuk makinesi olarak görmek, kadının gücünden korkan kaypak erkeğin kaçış noktasıdır.
Atatürk'ü sevemediniz, onun devrimlerini sevemediniz çünkü O sizler gibi basit düşünmedi, kadınlara ellerinden alınan hakları geri vermekten korkmadı.
aslında benim üzüldüğüm bunu görmezden gelenler değil,
bunu yapanların yanında yer alan kadınlar, onların kadınları, anneleri, kızları ya da kardeşleri.
nasıl bu kadar aciz ve zayıf kalabiliyorsunuz?
ikincileştirilmeye ve bunu sizin yüzünüze bakar yapanlara nasıl göz yumabiliyorsunuz?
bunu yapan, ayrımcılığı benimseyenler
sadece
insan olmayı başarırsanız şayet ve biraz da saygı kavramını geliştirebilirseniz,
göreceksiniz ki bizim sizden hiçbir farkımız yok.
biz ya da siz diye de birşey yok, bundan bahsederken bile utanıyorum...
 
her şeye rağmen, haklarımızın iade edildiği 5 Aralık 1934 tüm kadınlar için önemlidir.
bu sadece kadınlar değil, erkekler için de önemlidir.
ama anlayabilene...
 
 

3 Aralık 2012 Pazartesi

baba-kız diyalogları

- ocağıma diktiğin incir ağaçlarından ufak bir Gözde Dural hatıra ormanı kurdun kızım, aferin.
- yapmasaydınız beni o zaman, korunsaydınız, yapmasaydınız....(bıdıbıdıdbıdı)
-tamam tamam, ne istiyorsan al!
- babacıkoooo:)

****************************************

- alo nasılsın kızım?
- iyilik babacım çalışıyorum hala, sen?
-ben de giydim pijamalarımı, uzattım ayaklarımı, bir dinleniyorum bir dinleniyorum tasvir edecek kelime yok.
- yazıklar olsun beni yapana


******************************************
‎-babacımm 130tl tel fturası gldi:( böhü
-oh!!
-oh derken?
-yaşama uğraşı işte kolay gelsin
-pavese'i alet etme kötü baba:(
-reddet beni o zaman kızım, lütfen"


*****************************************
 Babacım bana 850 TL borç verir misin?
- eşhedüenlaheeee amentü:)

"-ama tefeciler öldürcek bu parayı vermezsem
-ben vururum onları biter gider kızım korkma sen
- ya niye vuruyorsun, vurma sen bana parayı yatır iki medeni insa gibi çözerim ben bu olayı
- yok yok ben vurayım, paramıza bişey olmasın


***************************************
- bana playstation alalım mı baba?
- etek iste, çanta iste, topuklu ayakkabı iste ama yeter ki kız çocuğu olduğunu hatırlatacak birşey iste be kızım bir kere de

- ama kızlar da oynuyor ki
- hayır senin yaşında kızlar düğünlerinde oynuyor!

- he koca iste diyorsun yani
- dayak?
- no. thanks..byeee"

******************************************
tu bi kontiniyıd
ufuk dural şahsi hattına hoşgeldiniz. for english press 9.
-ufuk bey ile işle ilgili görüşmek için 1'i,
-eşiyseniz ve bu akşam ne yemek yapayım diye sormak için aradıysanız 2'yi,
-arkadaşıysanız ve ödemeli yapmıyorsanız 3'ü,
-oğluysanız ve eve geç geleceğinizi söyleyecekseniz 4'ü,
-gözdecim sensen ve para istemek için aradıysan lütfen NO'yu
tuşlayınız.

babam için tam da gerekli olan bu olsa gerek:)

Huzursuz parmak sendromu-8

-bir vatandaşımıza, "Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz" diyen güya sağlık bakanımızın,
- engellilerin park yerine araçlarını park eden şoförlerimizin,
- engelli asansörü ve yolu yapmaktan aciz tüm belediyelerimizin,
- toplu taşıma araçlarında engelli vatandaşlara yer vermeyen gençlerimizin
- engelli okulunu imam hatip yapanların
 3 Aralık Dünya Engelliler günü kutlu olsun.

1 Aralık 2012 Cumartesi

tuvalet kağıdı

Bir gün olur da katil olmaya karar verir ve birilerini öldürürsem, bilin ki bunu dünyanın iyiliği için yapıyor olacağım.
 
Öldüreceğim mahlukatlar-mahlukat diyorum çünkü insan vasfından her geçen gün irtifa kaybeden bu ucubelere insan demek hatta hayvan bile demek canlı türlerine yapılmış bir hakarettir- dünyadan temizlendikten sonra, egonun, hırsın, kişiliksizlikten kaynaklanan tüm ezici, çarpık oluşumların yok olacağına inanıyorum.
 
Geberteceğim ucubeler çoğunlukla zengin, statü sahibi ama ters orantıyı kanıtlayan düşük bir zeka seviyesine sahip yaratıklar olacak. Sonrasında, bu insanların fotoğrafları ile tuvalet kağıdı bastırıp, tüm ülkeye ücretsiz dağıtacağım. bunu da onların binlerce insanı ezerek elde ettikleri para ile yapacağım.
 
Yaşarken dünyaya bir hayırları dokunmadı, bari öldükten sonra tuvalet kağıdı olarak işe yarasınlar!

nefret yazısı

büyük görünümlü insanlar geziyor etrafta.
o kadar kompleksliler ki bir sinek vızıltısı gibi can sıkıcı oluyorlar...
herşey onların istediği gibi olacak, herkes onların istediği gibi davranacak, her olayda fikirleri alınacak, herşeye son noktayı onlar koyacak.
etrafta "olmuş" diye tabir ettiğiniz bu insanlar, hayatları boyunca emir vermeyi bilmiş, hep kendilerini dünyanın merkezi sanmış, parasal yönden zengin ancak insanlık ve zeka ynünde rakımı düşük insanlar.
belki markaları var, belki çok iyi işler yapıyor, her geçen gün cukkalarına doldurdukça dolduruyorlar ancak bunları yaparken tüm insani özelliklerinden, kişiliklerinden-ki varsa-, zekalarından kaybediyorlar.
küçük beyinlerinin olduğu kalın kafataslarının üzerinde o kocaman burnu nasıl taşıyorlar hayret ediyorum.
artık nefretim ve tiksintim öyle boyutlara ulaştı ki, isimleri geçtiği anda kaşınmaya, sinirden dişlerimi sıkmaya başlıyorum..

kendini birşey zanneden, önüne geleni kölesi gibi kullanmayı ilke edinmiş ufak yaratıkların ne paraları, ne statüleri ne de isimlerinden korkmuyorum.

saygı da duymuyorum çünkü saygı duyulabilecek kişilik özelliklerinin hiçbirini barındırmıyorlar, aksine her adları geçtiğinde ya da kendileri ufukta belirdiğinde hayatımda hiçbir canlıdan duymadığım kadar tiksinti duyuyorum.

insanlar kendi zaaf ve eksikliklerini göstermemek adına ne şekilde iğrençleşebiliyorlar görüyorum ve bu da onlardan daha fazla tiksinmeme ve en sonunda suratlarına kusma hissi ile yanıp tutuşmama neden oluyor.

kolay kolay nefret eden biri değilim ancak yaptıkları nefret hissinin de üzerinde hissettiriyor ve artık neden bu denli ucuz insanlarla aynı ortamda olduğumu, bunlara tahammül etme sebebimi sorgulamaya başlıyorum.

maalesef bu hayatın bir kuralı, etrafta irili ufaklı bir sürü iki bacaklı böcekle yaşamak zorundayız.

bu dünya ile ilgili şüphelerim, insanların iğrençliklerini gördükçe daha da büyüyor.
ne kadar ufalabildiklerini, karşısındakine saygının zerresini duymadan hunharca ezerek yaşayabileceklerini ve maalesef koskoca ömürlerini boka bulanmış egolarının içinde bir rögar faresiymişçesine Chanel ya da Dior parfümlerle, pahalı elbiselerle, kendileri gibi sefil zengin kaypaklarıyla örtmeye çalışarak, dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanarak geçirebilecek kadar zavallı ve aptal olduklarını görüyorum.

peki, benim burada ne işim var?

dünyayı, aptallar, kompleksliler, cahiller ve katiller yönetiyor. bunların toplamı zengin ve erk sahibi(ymiş zanneden) insana çıkıyor. ama ne yazık ki ne zeka ne erdem ne de insanlık para ile satın alınamıyor.

biz olduğunca sade yaşayan, egodan, hırslardan sıyrılmış benliklerimizle insan olmak için uğraşan bunca kalabalığın, bu boklu züppelerin arasında ne işi var?