29 Kasım 2012 Perşembe

Biz çişini kakasını tuvalete yapmayı pepeeden,
toplama çıkarmayı devlet bahçeliden,
çocuk yapmayı iktidardan öğrenecek neslin müstakbel yaratıcılarıyız.
Bu yüzden ricam kondom kullanalım
 
 

25 Kasım 2012 Pazar

..... Belki de bırakıp gidilmeli, tüm yollar yürümek için. her biri uzaklaşmamızı emrediyor. dağlar görünüyor ufukta, şimdi olduğun yerden baktığında bir çakıl taşı kadar olan kocaman dağlar, önüne geldiğinde 'aş beni' dercesine, sonsuz bir kibirle dikiliyorlar karşında. ve sen ellerin ceplerinde, aklın senden bağımsızca hareket eden düşüncelerini hizaya sokma derdinde, önünde sonsuzluğa uzanan ama seni hep aynı çembere çıkaracak, çift şeritli, her gidişin de bir dönüşü olduğunu alt metinde suradına vuran, gri yollara bakıyorsun.

çekip gitmenin bir erdem olmadığını, korkaklık olduğunu defalarca kazıdılar beynine. kalmak ve savaşmak gerekiyordu bu kısır döngüde. oyle ki belki değıstirebilirdin dunyayi, ama ah o farkindalik yok mu, senioldugun insan olmaktan cikara, suradına carpan sert bir tokat gibi gercekleri fark etmene neden olan o farkindalik... bu dunyayi oldugun kisi olmaya devam ederek, tum bu maskelerin arasinda kalip onlara itaat ederek degistiremezsin. bildigin, yanlışa dönünce, tüm öğrendiklerin gerçekligini yitirince, baktigin yuzlerin maskesi dusunce... hala öğretilenin peşinden mi koşacaksin? yalanların, iki yuzluluklerin, kahpelikle yogrulmus gunlerin adami mi olacaksın, yoksa su an baktigin yola adim atip, kendini bulmak icin arayisa mi baslayacaksin?

senin sandgin dunyanın tam aksine, bulutların beyazlığı yok oluyor. gördüğünü sandığın iyi insanlar, iyi kelimesini bir kalkan gibi kullaniyor. kurulan cumlelerin arkasinda yatan her zaman tam aksidir.

senin cümlelerini arkasında yatan da sana o cumleleri inci gibi işleyenlerdi. artık yola çıkma vakti. tum öğrendiklerini cop kutusuna atman gerekiyor, zira gideceğin yer her neresiyse ogrendiklerinin pek bir onemi olmayacak. yeniden doldurmaya baslayacaksin levhani. tanidiklarin tanimadiklarin olacak, soylediklerin soylemediklerin, sustuklarin cigliklarin, beyazlarin siyahlarin olacak. oldugun kisiyi oldurmen lazim. eger kendini oldurebilirsen, iste o zaman baskalarini oldurmezsin bir daha. kendine dogruyu soyledig zaman, baskalari icin bahanelerin olmayacak. insan herkesten kacar, herkese yalan soyler, herkesi yargilar ama bir tek kendisiyle bas edemez. kendinle bas etmeyi ogrendigin gun, baskalarinin senin icin ne dedikleri ya da ne yapmaya calistiklariin bir onemi kalmayacak.

iyi insan yok bu dunyada. kimse degil... herkesin eli bir sekilde kire bulasiyor. her yeni dogan, safligini kaybetmek uzere egitiliyor, tipki sende de oldugu gibi. baskalarini kurtaramayabilirsin ancak kendini kendini kirtarabilirsin. o yuzden simdi tum gecmisini geride, olmasi gerektigi yerde birakip, kimliginden siyrilip yurumeye baslaman lazim...

unutma, cikacagin yolun bir donusu var. kendini reddetmeyi secmez, ve oldugun kisiden vazgecemezsen gittigin her yer geride biraktigin karanligin bir golgesi olacak. sifirdan baslayinp, tum ciplakliginla hareket eder ve sana yuklenenleri zihninden siyirip gercek seni aramaya devam edersen, cikacagin bu yol seni sana goturecek...

seni sen yapanları biraktigin gun, seni baskasi yapanlara izin verdin. sira seni sen yapacak gercek seni bulmada...

23 Kasım 2012 Cuma

my name is gözde..
I Am
woman
man
child
gay
lesbian
bi
muslim
jewish
christian
white
black
human
animal
plant
water
air
fire
earth
IAMNATURE!

August, Albert, Luis, George ve Adolf...



'Gün gelecek
Tabutlarımızdan
Güçlü sesler yükselecek
Şimdi bastırdığınız seslerden
Daha güçlü bir ses
Bin kez daha güçlü!
Daha sarsıcı!'
Spies'in son sözleriydi bunlar
Cellat ne anladın bunlardan?
O ruhsal büyüklüğü yok mu ettin?
...
Güneşi söndürebildin mi?"
David Edelshtadt

August, Albert, Luis, George ve Adolf...


Öyle bir zaman gelecek ki;
bizim suskunluğumuz, sizin bugün ipe çektiğiniz seslerden daha güçlü olacaktır!August Spies

14 Kasım 2012 Çarşamba

Tanrı insanı çamurdan yaratmış, yaratmış da acaba bazılarının çamuruna bok mu karışmış?

zeka diyeti

günaydın,

kalkın yataktan, bugün sizi yine aynı koşturmaca bekliyor. 
kahve suyunu koyun, biraz ayılmaya çalışın.

televizyonu açın, kanallarda bir gezinin.
üzgünüm maalesef sabah haberlerini veriyor tüm kanallar bu saatte.
çok limoni değil mi? 
sabahin bu saatinde ülke ve dünya gündemini takip etseniz ne olacak ki? 

boşverin...

kapıcı gazeteleri koymuş, her renkten var. 
alın elinize magazin ekini, çevirin sayfaları...

fotoğraflar güzel evet ama yazılar sanki gözünüzü yoruyor, haklısınız, kendinizi bildiniz bileli adam akıllı kitap okumadınız. 

boşverin fotoğraflara bakın...

ileriki sayfalarda astroloji var, bakın bakalım ne diyor günlük falınız... 

spor ekini unutmayın. dünden bu güne futbolda neler olmuş öğrenin. aman diyeyim adınız cahile çıkar transferleri bilmezseniz. 

hele tuttuğunuz takımın ilk onbirini sayamazsanız yuhlarlar sizi...
bakın bakalım yeni bir transfer haberi var mı? hangi yabancı, çapkın futbolcu gelecekmiş ülkemize?

bu çok önemli çünkü bekar mankenlerimiz için müstakbel bir sevgili adayı olacak gelecek kişi, ayrıca İstanbul'daki bir şişe birayı 50 tlye satan barlar için de sermaye geliyor demektir bu... 

beyin damarlarınıza magazin ve spor enjekte ettikten sonra açın televizyonu...

daha gün yeni başlıyor!

en sevdiğiniz programlar açılışlarını yapmıştır, biraz geç kaldınız ama mallık seviyenizi yakaladığınız dakikadan itibaren de rahatlıkla düşürebilirsiniz, panik yapmayın.

seda sayan yine saçmalama saatine başlamış, diger kanalda ise veli göçerden hallice bir sunucu geleceğin mutsuz, temelsiz evlilikleri için startı vermiş. kıza talip olan çocuğun evi de yok arabası da, maaşı da yetersiz, kız kesin beğenmeyecek... ama kanalı değiştirmeyin sakın, birazdan 80 yaşındaki amcaya 40 yaşındaki kadınlar talip olacak. siz eğlenceyi o zaman görün...

hadi şimdi açın o son model telefonlarınızı, girin internete, bakın bakalım hoşlandığınız çocuk tivit atmış mı? yeni birçok fotoğraf yüklenmiş sayfaya, bakın bakalım dün gece kim nerede ne yapmış... unutmadan bugün bir arkadaşınızın doğum günü, duvarına iyiki doğdun yazın ve fotoğrafını beğenin, sevinsin gariban... 

aslında haber kanallarına bir baksanız... tamam tamam boşverin...

bugün ne giysem var TV'de, açın televizyonu ve kim rüküş, kim moda ikonu mutlaka öğrenin. Türkiye'nin şık kadını öğrenmemek çok ayıp. bir de marka vizyonunuz genişler. ama belirtmeliyim ki marka bilgisi ile parasal durum ters orantılıdır...

sonra yarım yamalak tarih anlatımıyla muhteşem yüzyılı seyredin, zaten bir boktan haberiniz yok, olacaksa da yanlış olsun mühim değil. sonra osmanlıya hayran olun, o kadar mükemmeller ki...

Diğer kanalda fenerbahçe galatasaray maçı var, sakın kaçırmayın! Aynı havayı soluyan, gerçek hayatta birbirlerini bile tanımayan ve kişiliklerini bilmeyen insanların birbirine nasıl hunharca küfür ettiği kesinlikle kaçırılmaması gereken bir olay. 

sonra kanalı değiştirmeyin, değiştirmeyin ki birkaç adamın 90 dakikayı nasıl da don lastiği gibi uzatarak yorumladıklarını seyredin. 

aslında şu an bir tartışma programı da vardı başka bir kanalda ama neyse gece gece ne gerek var değil mi?

siz en iyisi son kez tivitlere bakın, bir iki birşey yazın ve uykunuza kaldığınız yerden devam edin...

tüm gün yorucu olmuştur ayakta uyumak. 
bir de beyninizi de kullanmanız gerekiyor ara sıra, neyse ki bilinçaltınız var.

rüyanızda biraz antrenman pasını attırır beyninize...

korkmayın yorulmaz birkaç saniyelik rüyayla, hoş yorulsa da ertesi gün uyandığınızda yine kullanmayacaksınız...

 bu arada bence bir gün hastaneye gidip bir nörolog kontrolünden geçseniz iyi edersiniz... 
zira yerinde mi baktırmak lazım. 

bir de daha ne kadar zeka diyeti yapacaksınız öğrenmiş olursunuz... 

12 Kasım 2012 Pazartesi

sessiz manifesto

içimden geleni, içimden geldiği gibi yazıyorum.

ne düşünüyorsam o...

neyi ne şekilde ifade ediyorsam öyle cümlelerim...

o yüzden ne korkak cümleler kuracak kadar kaçak,  ne de süslü tamlamalar kullanacak kadar yavşağım...

her yanda bir suskunluk var, herkes değil konuşmaktan, düşünmekten korkar olmuş... bize Türkçe dersinde öğretilen harflerin sessizliğiydi, düşüncelerin değil.

düşünmek ne zamandan beri utanılacak, korkulacak birşey oldu...
bizi en üstün canlı kılan yetimizden ne zaman ve nasıl vazgeçme kararı aldık?

ne zaman etten kemikten bir robot haline döndük ve ne zaman sesimizi kıstık, sustuk...

Bunca kötülük var dünyada...

insanlar ölüyor, insanlar soyuluyor, insanlar şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor, insanlar haksizlığa uğrüyor, insanlara tecavüz ediliyor, insanlar katlediliyor, insanlar açlıkla, hastalıkla savaşıyor...

ama tüm suçlulara kucak açılıyor, masumlara kırbaç sallanıyor...

bunca kötülüğün- her türlü ahlak normunun kabul ettiği kötülüğün- görmezden gelindiği kürede, insanı 'insan' yapan yeti suç sayılıyor...

silah üreticileri daha güçlü, daha ölümcül silah yapabilmek için birbirleriyle yarışıyor.

insana o kadar değer veriliyor ki, insansız savaş uçakları üretiliyor. bravo!
o insansız uçaklar yüzlerce insanı saniyeler içinde yok edebiliyor...

Bunu insana insan yapıyor...

Silah üretenler uzerine kan bulaşmış milyonları fütursuzca tüketirken, bir kitap yazan terörist ilan ediliyor.

Kitaplar yasaklanıyor, makaleler yasaklanıyor...

Kalem tutan eller kelepçelenirken, C4 üreten, silah tutan ellerle tokalaşılıyor...

kalem kılıçtan keskindir atasözünün mecaz içerdiğini ne çabuk da unuttu insanlar?

ya da ilk emirin 'Oku' olduğunu,

insanı diğer canlılardan üstün kılan en önemli özelliğin düşünmek olduğunu,

tanrının doğruyu bulmamIz için akıl verdiğini...

zemin çok yumuşak, taşlar kaygan artık...

bildiklerimizi bilmememiz gerekiyor.

öğrendiklerimizi unutmamız isteniyor.

Sorgulamadan, düşünmeden, analiz yapmadan, doğruyu paylaşmadan ve en kötüsü de insani vasıflarımızdan sıyrılıp, bir ot misali yaşamamız emrediliyor.

bunu yapanlar mükemmel sayılırken, düşünenler suçlu ilan ediliyor.

etrafımdaki herkes yavaş yavaş kabulleniyor bunu, korkuyor...

korktuğu için itaat ediyor, en akıllısı bile, düşüncelerini eski bir örtü gibi sandığa saklayıp tozlanmaya bırakıyor.

dinlenmekten, mimlenmekten, özgürlüğünü kaybetmekten korkuyor herkes...
ama kimse demiyor ki "bu şekilde zaten özgür değiliz"...

korkmak istemiyorum, kendi beynimden çekinmek, doğru bildiklerimi söylemek yerine susmak hatta unutmak, düşünmemek istemiyorum.

benim özgürlüğümü iki buçuk metrekarelik taş yığını değil, 1400 gramlık mucizevi organı kullanmamak, onu yadsımak kısıtlar...

ben düşündüğüm için suçlu değilim, zarar teşkil etmiyorum...
okumak ya da yazmak beni kötü bir insan yapmaz...

bir ya da iki arkadaşımla kurduğum sözlü iletişim, sohbet ettiğim konular ya da düşünce alışverişi yüzünden terörist olmam...

kalemler, sözler, kitaplar değil korkmamız gereken...
düşünmeyen, düşünülmesini istemeyen, düşünceyi bir suç sayan, silahı kalemden üstün tutanlardan korkmalıyız...

ben düşüncesiyle bir insanı öldüren, toplumu katleden ya da bir ülkeyi yok eden bir insan görmedim...

Siz gördünüz mü?








10 Kasım 2012 Cumartesi

insanı çamurdan yaratan tanrı, yarattıklarının ellerinin her zaman kirli olacağını görmeliydi. ne kadar ekmek o kadar köfte!

6 Kasım 2012 Salı

suçluyorum!

"...benim görevim konuşmak, suç ortağı olmak istemiyorum.yoksa gecelerim orada, işkencelerin en korkuncu içinde, işlemediği bir suçun cezasını çekmekte olan suçsuzun hayaletiyle dolup taşacak..."
 
Emile Zola
 
Bundan yaklaşık 114 yıl önce kaleme almıştı bu sözleri Emile Zola.
 
Adaletin suçluyu temiz saydığı, temiziyse mahkum ettiği bir dönemde,
 
gerçek bir aydına yakışan dürüstlük ve cesaretle
Albay Dreyfus'u adaletsizce mahkum eden haksızlık mucizesi suçlamalara ve devamında gelen adaletten uzak yargılamaya, buna sebep olan kişilere sessiz kalmamıştı.
 
20. yy Fransa'sında yaşanan,
suçsuz bir subayın, sahte belgelere  dayatılan asılsız iftiralarla mahkum edildiği bu adaletten yoksun olayın bir benzeri 21.yy Türkiye'sinde yaşanıyor.
 
Bizse masum gazeteci,yazar,ögrenci, askerlerin haksız yere hücrelerde çürümesinde üç maymunu oynuyoruz.
 
Unutuyoruz ki bir kişiye yapılan haksızlık, tüm topluma yapılır...
 

5 Kasım 2012 Pazartesi

itiraf


gözlerimizi her gün artan şiddete, haksızlığa, adaletsizliğe ve ölümlere kapatıp nasıl rahat uyuyabiliyoruz? Pembe bir dünya yok, magazin sayfalarında, TV'de gördüğümüz hayatlar gerçekliği saptıran ilüzyonlar.

televizyonlar, gazeteler, medyanın her kolu ölüm sessizliğine gömüyor yaşananları. hiç birşeyden haberi olmayan sade insanların beyni şişirme haberlerle, temelsiz hayatlarla, oyunlarla, hayal bile olamayacak kadar gerçeklikten uzak yaşantılar ile dolduruluyor.

sadece bu ülkede değil, dünyanın her yerinde her gün onlarca insan ölüyor, onlarca kadın tecavüze uğruyor, bir o kadar çocuk işkenceye maruz kalıyor ve bu insanlar hayatlarının geri kalanına bu izler ile devam ediyor. her zaman kanayacak enfeksiyonlu bir yara ile... Bizse parıltılı bir dünyanın silikon görüntüsüne bakıp hayallere dalıyoruz, gözlerimize o kadar spot ışığı veriyorlar ki, artık parıltılar haricindeki hiç birşeyi göremez hale geliyoruz...

derdimiz kimin kim ile nerede ne yaptığı, markaların en trend ürünleri, teknolojinin son model oyuncakları, futbol müsabakaları, siyasilerin hergün daha da mide bulandıran demeçleri ve çekişmeleri...

etrafımızdakileri sadece bir ürün olarak görüyoruz artık. zamanla o giysilerin içinde ne olduğunu unuttuk. sanırım bu yüzden sokaklarda karşılaştığımız, her mimiğinde binbir acı taşıyan evsizlere dikkat etmiyoruz. çünkü onların üzerinde bizim dikkatimizi çekecek marka giysiler olmuyor. bunlar olmayınca o insanlar saydamlaşıyor... ve dünyanın her yerinde üzerinde giysisi olmayan insanlar, yaşadıkları acıları kostüm olarak taşıyanlar, gerçek insanlar, bizim için görünmezler...

bize hep polyannacılık oynamamız tembihlendi. her zaman iyi yönünden bakmaya çalıştık hayata. ama yüzyıllarca hayat sürülen bu coğrafyada ne iyiydi? bu dünyada iyi olan tek birşey olsaydı polyanna olmaya gerek kalır mıydı?

kötüyü görmemek, susmak, görsek de görmezden gelmek için yetiştirildik ve bizden sonra geleceklere de bunu öğrettik. ben hergün onlarcasını okuduğum haberlerde, umutsuzluğun bin bir türünü gördüğüm gözlerde, adaletsiz kararlarda, tecavüzlerde, para uğruna dökülen kanlarda, savaşlarda, şiddette iyi bir yan göremiyorum. bu dünyada iyi şeyler oluyorsa bile ayrıcalıklı sınıfa oluyor. ayrıcalıklı sınıfı ayrıcalıklı hale getirenler ise her gün toprağın altına giriyor.

dinlerden, cinsiyetlerden, renklerden, ırklardan ve fiyattan sıyrılmış bir dünya istemem belki bu yüzdendir... yüzyıllarca kan döken bir canlı türünün bir üyesi olmaktan utanıyorum. "ben onlardan değilim" diyemiyorum maalesef. bana dokunmayan yılan bin yaşasın mottosu yüzünden bu hallerdeyiz. oysa ki bir kişiye yapılan haksızlık herkese yapılır, bu açıdan bakamıyor, bunu göz ardı ediyoruz. "ben işkence edenlerden, öldüren, sömüren, tecavüz eden, şiddet gösteren, özgürlükleri kısıtlayanlardan değilim, evet... ama ben bunca yaşanana sessiz kalarak onları onaylıyorum. bir kadın öldürüldüğünde, içim acıyor ama sessiz kalıyorum. bir çocuğa tecavüz edildiğinde, midem bulanıyor ama sessiz kalıyorum. her gün onlarca insan ölüyor hem bu ülkede hem de başka yerlerde, aldığım nefes batıyor bana, ama susuyorum." çünkü bir olay yaşandığında "orada" olmadığımız için kendimizi şanslı saymayı öğrendik. açlıkla savaşmadığımız için şanslıydık, tecavüze uğramadığımız için, savaşın içinde olmadığımız için "şükür ki şanslıydık".

benim özgürlüğümün nedeni onların benim için acı çekiyor oluşu...

özgür olduğumuz için şükredelim, yiyecek yemeğimiz olduğu için, tecavüze uğramadığımız, savaşın içinde yaşamadığımız için şükredelim...  bizim özgürlüğümüzün nedeni, dünyanın herhangi bir yerinde "biz özgür olalım" diye bu acıları çeken insanların olması. ama bir gün bizim de birileri özgürce nefes alsın diye bu acılara maruz kalmayacağımızın bir garantisi yok...