9 Ekim 2012 Salı

gece

sıcak soğuk bir gecenin içinde, sadece sessizliği dinlemek için kulak kabartıyorum. herşey durmuş gibi, ölüm sakinliğinde hava. uzaktan amaçsız kahkahalar geliyor rüzgarla; derin ve silik bir kaç kahkaha. birileri, bir yerlerde ne kadar güzel bir hayat yaşadıklarını haykırıcasına gülüyor. kahkahaların ardına saklıyorlar yoksunluklarını, üzüntülerini. insan ne kadar sıkıntıda olursa olsun, onu yadsımayı öğreniyor ilk. küçükken ufak bir hikayeyi hayat felsefesine dönüştürmeyi öğretiyorlar: Pollyanna... acınası hayatlar yaşıyor ama bir o kadar kahkaha atıyoruz. aslında ne çok şey anlatıyor sesler...

sıcak soğuk bir rüzgar esiyor. bazen rüzgarların sarfedilen kelimelerden oluştuğunu düşünüyorum. çünkü her esişlerinde hem hüzün hem de mutluluk duyuyorum. her gün bu yer kürede binlerce bebek doğuyor, bir o kadar insan ya ölüyor ya da öldürülüyor. binlerce kişi kahkaha atarken, bir o kadarı kanlı göz yaşı döküyor. her gece insanlar sevişiyor, insanlar ayrılıyor. kimisi gülüyor kimisi içten içe ağlıyor. bir yerde havai fişekler atılıyor kutlama için, aynı anda bir başka yerde ise bombalar aydınlatıyor geceyi. bu yer kürede milyonlarca insan, milyonlarca düşünce ancak sadece iki farklı yaşam var. madalyonun iki yüzü yaşıyoruz...

her gece sessizliği dinlemek istiyorum. uyuyan insanların horlamaları evlerin içinde hapsolur, karanlık kiri örter, sessizleşir dünya... ufak hayallerle ile uykuya dalan insanları hayal ediyorum bu şehirde. ömürleri hayal kurarak geçen insanların, ertesi güne umutla başlama dileklerine kulak veriyorum. acıyorum içten içe... hiçbir şey daha iyi olmayacak bu yaşantıda. fakir her zaman daha fakir, kaybeden her zaman daha kaybeden kalacak. umut ettiklerinizi unutturacak size umutsuzluklar. pişmanlık, kırgınlık, hayal kırıklıkları, göz yaşı, hüsran... her geçen gün, her yeni gün için yattığını gece artarak götürecek sizi son nefese...

uykudaki insanların saflıklarını seyrediyorum. ne kadar da masumlar... oysa ki uyanıkken kim bilir neler yaptı. kaç maske ile dolaştı, kaç kişiyi kırdı... iki yüzlü bir yaşantıda böyle olmak mıydı onun seçimi? herkes yaşadığı hayatı kendisi mi seçer? kimse kim olmak istediğine karar veremiyor. doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar bir mermer misali yoontuluyoruz. kendimiz haricindeki herkes bizim ne olacağımıza karar veriyor. ve kendimiz olmadan yaşayıp, kendimiz olamadan ölüyoruz. nasıl gömüleceğimize bile biz haricindekiler karar veriyor.

ne zaman bir mezarlık görsem durup bir iki dakika seyrediyorum. bazen de içeri girip mezar taşlarını okuyorum. binlerce isim, tarih... hepsi için iyi dilekler, özlemler, çiçekler... orada bile uçurum var, kimisi pırıl pırıl mermerlerden bir lahit, kimisi ise sadece etrarı sağdan soldan bulunmuş bir iki taşla çevrili kapkara toprak. kimisi genç, kimisi yaşlı, kimisi zengin kimisi evsiz... o mezarlık duvarlarının içinde durup kapatıyorum gözlerimi ve buradaki insanların hayatlarını hayal ediyorum. hepsi de mutlu muydu yaşarken? kahkahalar ile mi geçti bir ömürleri, ölmemek için daha uzun yaşamak için mi savaştılar? şimdi neden bu kadar sessizler? peki ben neden kendimi hep onların arasında daha mutlu hissediyorum? neden mezarlıklar en iyi bildiğim yerler? her bir yaşanmışlığı hayal ediyorum, ve her seferinde hüzünleniyorum. mezarlıklar neden hüzünlendir insanları biliyorum; çünkü orada tükenmiş yaşamlar var. boşa harcanmış yıllar, umutsuzca bekleyişler, hayal kırıklıkları ile harcanmış, her gece umutla yatıp her sabah aynı tatminsizliği yaşamış insanlar var, ölümle tanışan.

mezarlıklar gerçeğin ta kendisi aslında. ne için yaşadığımızın göstergeleri. tükenmişliğin son durağı... son yolculuk için son istasyon... o yüzden mezarlıklar hep hüzünlü. orada yatanlar sadece sevdiklerimiz, kaybettiğimiz insanlar değil. orada yatanlar kaybetmiş, acı çekmiş, bir ömrü umutla, hayalle ve sonunda ise bir avuç hüsranla tüketmiş yalnız insanlar. sanki oraya her gittiğimde fısıldıyorlar bunu her seferinde. bunca hırsın, bunca haksızlığın, acının, hayal kırıklığının kol gezdiği yaşayanların dünyasının amacının sadece ölmek olduğunu söylüyorlar. tatminsizlikle geçecek bir ömrün sonunda bir avuç topraktan başkası olamayacağımızı haykırıyorlar. artık cismen yoklar o insanlar, olabildikleri sadece bir avuç gübre... belki de onca yıl yaşamışlığın ardından bu yer küreye en büyük iyilikleri de bu...

gecenin koyu lacivert rengi, ten kokularından bir nebze sıyrılmış rüzgarı ve sessizliğini dinliyorum. uykudaki insanları hayal ediyorum, sonsuzluk uykuları için alıştırma yapar gibiler... tüm o hırslarından, iki yüzlü yaşamlarından, kötülüklerinden sıyrılmışlar ve masum görünüyorlar. masumiyet yorganına sarılmış, bir ertesi gün için hayal kurarak kapatıyorlar gözlerini ve ertesi gün yine aynı kötülüğü edecekleri doğaya, birbirlerini itecekleri bir karmaşaya hazırlanıyorlar. bir ömür sürecek bir savaş, hem de ne için olduğunu bilmedikleri bir savaşa hazırlanıp, ölmek için zaman öldürüyorlar bilmeden... gecenin sessiz insanlarını seviyorum, uzaktan gelen kahkahalardaki hüznü ben yaşıyorum onların yerine...

1 yorum:

  1. çok iyi bir yazı.ama burada kullandıgım 'ıyı' sozcugu nasılsın sorusuna dusunulmeden verılen 'ıyıyım' sozcugunden cok daha fazlasını anlatıyor. sizin yazılarınızı okudukca sızı daha cok tanımanın verdıgı mutlulukla bırlıkte hıcbırseyın goruldugu gıbı olmadıgı gercegıyle yuzlesıyorum.bu rahatsız edıcı ama bu rahatsızlık guzel.(birgun sanalda olsa sohbet etmek dılegıyle)...

    YanıtlaSil