17 Ekim 2012 Çarşamba

hatasız kul olmaz, kul hatasız olmazsa tanrı da hatalı olabilir.

tanrı birçok kavmi helak etmiş olabilir ama gözden kaçırdığı bir kavim var ki, şu an insanlar onların yüzünden tanrı yerine onların icadına tapıyor. lidyalılar sevgili tanrı, lidyalılar. ama sen de haklısın. beyin verdiğin, en üstün canlı tayin ettiğin insanoğlunun tek hücreliden daha basit bir canlı olabileceğini kestirememen de senin suçun değil. ama bunu da sen bilemeyeceksen kim bilecek önceden o ayrı. hani Müslüm Gürses'in de dediği gibi "tanrı istemezse yaprak düşmezmiş"...

bu cümleyi zikretmişken şunu da sorayım, sen istemezsen yaprak düşmüyor ya, hani insan da ölmüyor. peki sen istediğin için mi savaşlar oluyor, insanlar ölüyor.? yoksa bu savaşları çıkaranlar tanrı yani sen de bizim mi haberimiz yok? bu arada şarkının devamında "vicdanını dinle bak ne diyor: senin için bir can ölüyor" diyor. ben de sana sesleniyorum, bize verdiğin vicdanların toplamı sendeyse, hani ruh senden üflendi falan ya, sende bir dinle vicdanını bak insanlar ölüyor.

orhan gencebay'ın da dediği gibi "hatasız kul olmaz", kulu sen tasarladıysan, o hata yapabiliyorsa sen de yapabilirsin analojisi de buraya uyuyor. o yüzden üzülme ama

 şu para ve lidyalılar  işini de bir daha düşün... bu işte hata yaptın, dost acı söyler... 

12 Ekim 2012 Cuma

sesler ve tatlar

her dinlediğim müzikte birşey yemiş gibi hissediyorum.

şu an and I say çalıyor, hafif loş ışığın altında yanımda Jack, onun dilinden mürekkeple hayat bulan sözcükleri içiyorum yavaşça... on the road... gitmediğim yollar benimmiş gibi geliyor. bunu Tezer'de ve Pavese'te de yaşıyorum. ama konumuz onlar değil... konumuz elimde aslında hiç tutmadığım bir kadeh pinot ile amerika'da gitmediğim yollarda seyahat ediyor ve pinot'dan bir yudum almadığım halde sarhoşlaşıyor olmam... garip değil mi?

son birkaç zamandır dikkat ettiğim seslerin ağzımda bir tat bıraktığı... şu an and I say çalıyor ve ben sanki bir kadeh pinot içmiş gibi, pinot noir'nın hafif ahududu ve duman karışımı tadını hissediyorum dudaklarımda... inanılmaz bir keyif... bu hissi sevmeye başladım artık. önceleri aklım bulanıyordu tatlar, sesler, notalar, tatlar... şimdiyse zevk duyuyorum.

her şarkıda olmuyor ya da her seste... nadir parçalar var ki, en sevdiğim tatları veriyorlar bana... bazıları ise nefret ettiğim tatları anımsatıyor. mesela çikolata gibi ya da dondurma... bu seslere karşı daha temkinli davranıyorum artık zira rahatsızlığı hem işitsel hem de tat olarak veriyorlar...

yaklaşık yarım saattir and I say dönüyor Itunes'ta ve ben iki şişe pinot içmiş kadar hafif ve keyifliyim...

9 Ekim 2012 Salı

gece

sıcak soğuk bir gecenin içinde, sadece sessizliği dinlemek için kulak kabartıyorum. herşey durmuş gibi, ölüm sakinliğinde hava. uzaktan amaçsız kahkahalar geliyor rüzgarla; derin ve silik bir kaç kahkaha. birileri, bir yerlerde ne kadar güzel bir hayat yaşadıklarını haykırıcasına gülüyor. kahkahaların ardına saklıyorlar yoksunluklarını, üzüntülerini. insan ne kadar sıkıntıda olursa olsun, onu yadsımayı öğreniyor ilk. küçükken ufak bir hikayeyi hayat felsefesine dönüştürmeyi öğretiyorlar: Pollyanna... acınası hayatlar yaşıyor ama bir o kadar kahkaha atıyoruz. aslında ne çok şey anlatıyor sesler...

sıcak soğuk bir rüzgar esiyor. bazen rüzgarların sarfedilen kelimelerden oluştuğunu düşünüyorum. çünkü her esişlerinde hem hüzün hem de mutluluk duyuyorum. her gün bu yer kürede binlerce bebek doğuyor, bir o kadar insan ya ölüyor ya da öldürülüyor. binlerce kişi kahkaha atarken, bir o kadarı kanlı göz yaşı döküyor. her gece insanlar sevişiyor, insanlar ayrılıyor. kimisi gülüyor kimisi içten içe ağlıyor. bir yerde havai fişekler atılıyor kutlama için, aynı anda bir başka yerde ise bombalar aydınlatıyor geceyi. bu yer kürede milyonlarca insan, milyonlarca düşünce ancak sadece iki farklı yaşam var. madalyonun iki yüzü yaşıyoruz...

her gece sessizliği dinlemek istiyorum. uyuyan insanların horlamaları evlerin içinde hapsolur, karanlık kiri örter, sessizleşir dünya... ufak hayallerle ile uykuya dalan insanları hayal ediyorum bu şehirde. ömürleri hayal kurarak geçen insanların, ertesi güne umutla başlama dileklerine kulak veriyorum. acıyorum içten içe... hiçbir şey daha iyi olmayacak bu yaşantıda. fakir her zaman daha fakir, kaybeden her zaman daha kaybeden kalacak. umut ettiklerinizi unutturacak size umutsuzluklar. pişmanlık, kırgınlık, hayal kırıklıkları, göz yaşı, hüsran... her geçen gün, her yeni gün için yattığını gece artarak götürecek sizi son nefese...

uykudaki insanların saflıklarını seyrediyorum. ne kadar da masumlar... oysa ki uyanıkken kim bilir neler yaptı. kaç maske ile dolaştı, kaç kişiyi kırdı... iki yüzlü bir yaşantıda böyle olmak mıydı onun seçimi? herkes yaşadığı hayatı kendisi mi seçer? kimse kim olmak istediğine karar veremiyor. doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar bir mermer misali yoontuluyoruz. kendimiz haricindeki herkes bizim ne olacağımıza karar veriyor. ve kendimiz olmadan yaşayıp, kendimiz olamadan ölüyoruz. nasıl gömüleceğimize bile biz haricindekiler karar veriyor.

ne zaman bir mezarlık görsem durup bir iki dakika seyrediyorum. bazen de içeri girip mezar taşlarını okuyorum. binlerce isim, tarih... hepsi için iyi dilekler, özlemler, çiçekler... orada bile uçurum var, kimisi pırıl pırıl mermerlerden bir lahit, kimisi ise sadece etrarı sağdan soldan bulunmuş bir iki taşla çevrili kapkara toprak. kimisi genç, kimisi yaşlı, kimisi zengin kimisi evsiz... o mezarlık duvarlarının içinde durup kapatıyorum gözlerimi ve buradaki insanların hayatlarını hayal ediyorum. hepsi de mutlu muydu yaşarken? kahkahalar ile mi geçti bir ömürleri, ölmemek için daha uzun yaşamak için mi savaştılar? şimdi neden bu kadar sessizler? peki ben neden kendimi hep onların arasında daha mutlu hissediyorum? neden mezarlıklar en iyi bildiğim yerler? her bir yaşanmışlığı hayal ediyorum, ve her seferinde hüzünleniyorum. mezarlıklar neden hüzünlendir insanları biliyorum; çünkü orada tükenmiş yaşamlar var. boşa harcanmış yıllar, umutsuzca bekleyişler, hayal kırıklıkları ile harcanmış, her gece umutla yatıp her sabah aynı tatminsizliği yaşamış insanlar var, ölümle tanışan.

mezarlıklar gerçeğin ta kendisi aslında. ne için yaşadığımızın göstergeleri. tükenmişliğin son durağı... son yolculuk için son istasyon... o yüzden mezarlıklar hep hüzünlü. orada yatanlar sadece sevdiklerimiz, kaybettiğimiz insanlar değil. orada yatanlar kaybetmiş, acı çekmiş, bir ömrü umutla, hayalle ve sonunda ise bir avuç hüsranla tüketmiş yalnız insanlar. sanki oraya her gittiğimde fısıldıyorlar bunu her seferinde. bunca hırsın, bunca haksızlığın, acının, hayal kırıklığının kol gezdiği yaşayanların dünyasının amacının sadece ölmek olduğunu söylüyorlar. tatminsizlikle geçecek bir ömrün sonunda bir avuç topraktan başkası olamayacağımızı haykırıyorlar. artık cismen yoklar o insanlar, olabildikleri sadece bir avuç gübre... belki de onca yıl yaşamışlığın ardından bu yer küreye en büyük iyilikleri de bu...

gecenin koyu lacivert rengi, ten kokularından bir nebze sıyrılmış rüzgarı ve sessizliğini dinliyorum. uykudaki insanları hayal ediyorum, sonsuzluk uykuları için alıştırma yapar gibiler... tüm o hırslarından, iki yüzlü yaşamlarından, kötülüklerinden sıyrılmışlar ve masum görünüyorlar. masumiyet yorganına sarılmış, bir ertesi gün için hayal kurarak kapatıyorlar gözlerini ve ertesi gün yine aynı kötülüğü edecekleri doğaya, birbirlerini itecekleri bir karmaşaya hazırlanıyorlar. bir ömür sürecek bir savaş, hem de ne için olduğunu bilmedikleri bir savaşa hazırlanıp, ölmek için zaman öldürüyorlar bilmeden... gecenin sessiz insanlarını seviyorum, uzaktan gelen kahkahalardaki hüznü ben yaşıyorum onların yerine...

2 Ekim 2012 Salı

insan ilişkilerinize kafam girsin

izleyici konumunda olmaktan ne zaman sıkılacağım? ya da insanlar ne zamana kadar benim susmamdan istifade edip de dingonun ahırındaymışçasına davranacaklar?

gördüklerimi söylemek istiyorum bazen, canımın sıkkınlıklarını, ama sonra duruyorum ve " karşımdaki bunu anlayacak mı ki? o yine bildiğini okuyacak, bense harcadığım nefes ile kalacağım" diyorum...

sonrasında sustuğum için tepeme çıkıyorlar, ya da öyle zannediyorlar. ama bilinsin ki susuyorsam sadece sizinle muhattap olmak istemediğimden susuyorum.

insanlar beni hep kolay gördü. Olabilir, görsünler hiç de umrumda değil. Açıkçası ben "zor" olmayı seçen bir insan da değilim. Kimseyi peşimden sürüklemem, kimseye kapris yapmam, emir vermem, neysem oyum.

Herkese mesafem aynı, olması gerektiği gibi. Ne çok içerdeyim ne de dışarıda. Durmam gereken yerdeyim, ama gördüm ki ben kendimi oraya sabitlemiş izlerken insanlar benim ne kadar kullanılması kolay bir insan olduğumdan bahseder olmuş. sokayım sizin bahsettiklerinize!

Oradan bakınca, kendi işimde gücümde oluşum, herkesle sohbeti denk tutuşum, tepkisizliğim kullanıldığım anlamına mı geliyor?

Yalıttığım bir dünyam var her şeyden. Kendimi insanların gereksiz hengamesinden bu şekilde uzak tutuyorum. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın değil bu. Sadece etrafımda kibiriyle, ikiyüzlülüğüyle, sinsiliği ile dönen dünyada kendim için duracak bir yer bulamıyorum. O yüzden uzak duruyorum ve tarafsız kalıyorum. Kim iyi, kim kötü, kim doğru, kim yanlış açıkçası hiç de umrumda değil: Ben kendimi baz alarak, evet belki biraz bencilce olacak ama, ben olarak yaşıyorum. benim sevdiklerim, benim önceliklerim, benim istediğim, ben... Küçük hesapların döndüğü, ufak insanların büyük lokmalar yemeye çalıştığı, herkesin yandaş elde etmek için birbirinden çirkin oyunlar oynadığı bir dünyanın içerisinde, kendimi bunlardan yalıtmaya çalışmam bunları kabul ettiğim anlamına mı geliyor? Ne etliye karışırım ne sütlüye. çünkü ne etli ne de sütlü benim umrumda değil... sakin duruşum insanlara haddinden fazla bir özgüven vermiş olacak ki, herkes beni kukla yapıp oynattığını zannediyor ama söyleyeyim sizin küçük hesaplarınız, benim yapacağım hesapların yanında at sikinde kelebek kalır. evet, ağzım bozuk, bazen küferediyorum ama kusura bakmayın ki siz ağdalı bir Türkçeyi maalesef haketmiyorsunuz. sizi tasvir edeceğim kelimeler sadece küfürler...

Bırakın kendi işimi yapayım . Ben kimseye karışmıyorsam, siz de karışmayın. ayrıca herşeyin farkındayım sadece susuyorum. susmamın sebebi salaklığım değil. bilakis eminim ki IQ'nuzun üzerine en az bir 60 eklersek, sizden ne dderece yukarıda olduğumu görürüsünüz. bu dünyada herkesle herşeyin konuşulamayacağına inanıyorum. susuyorum çünkü konuşmamın değeceği bir insan olduğunu düşünmüyorum. susuyorum çünkü salakça cümlelerinize karşılık vererek onları meşrulaştırmak istemiyorum. ama susuyorsam konuşmayacağım anlamına da gelmiyor bu.

kullanıldığımı hiç düşünmedim, zira bir araç değilim. ben yapmam gerekeni yapıp kapımı kapatıyorum. sonrası benim umrumda değildir. aksine kimse bana istediğini de yaptıramaz. ben istiyorsam yaparım. herkes kendine destekleyici bulma derdinde ve artık bundan ç.ok rahatsızım. ben kimsenin tarafı olmak istemiyorum. kimseyle aynı düşüncede olmak da istemiyorum, kimse de benimle aynı düşüncede olmasın.

yanlışları görüp susuyorum. evet susuyorum çünkü o yanlışları yapanların, "sen yanlış yapıyorsun" dendiğinde bunun ayırdına varamayacak kadar cahil olduklarının farkındayım. açıkçası ben kimseyi de düzeltmem... kendimi adayacağım, enerjimi yönelteceğim çok başka şeyler var. ama karşımdakiler biraz akıllı olsalar zaten kendi yanlışlarının farkına varacaklar.

kendi kabuğumdan kafamı çok az dışarı çıkardığımda fark ettim ki etraf yürüyen leşlerle dolu ve kokuyor. şimdi neden yalıtılmış hayatımı yaşamak istediğimi daha iyi anlıyorum. ikili çıkar ilişkileri, o doğru sen yanlışsın karşılaştırmaları, işle alakası olmayanların haddinden fazla konuşmaları, herkesin herşeyi yapabileceğini zannetmesi ve hırsı beni sizlerden uzak bir hayata gitmeye itiyor.

şimdi, kafanıza kazıyın, siz benim burada durmamı istediğiniz için burada değilim, ben istediğim için öyle.
ben birşey yapıyorsam bunun sizinle hiç alaksı yok ben istediğim için öyle

bir konuda fikrimi sorarsınız cevap veririm ya da vermem, ben istediğim içindir

beni kullandığınızı zannedersin ama sadece zannedersiniz baştan söyleyeyim, herşeyin farkındayım ama susuyorum bu da ben öyle olmasını istediğim için...
zira bir gün konuşursam bunun muhattabı da siz olmazsınız, ben istediğimle konuşurum ama suskunluğun verdiği bir briikmişlikle olur bu...

kimse kimsenin sahibi değil, burası dingonun ahırı değil, siz de afedersiniz ama bir bok değilsiniz... ya da affetmeyin harbiden de bir bok değilsiniz....

not: etrafımda gördüklerimden artık fazlasıyla rahatsızım, ama hala susmakta ısrarcıyım. arkamdan ya da önümden istediğinizi de söyleyebilirsiniz bir sinek kadar önemsiz söyleyecekleriniz...