21 Eylül 2012 Cuma

Huzursuz parmak sendromu-8

Bazen gerçekten tahammül eşiğimin bu kadar yüksek olması canımı sıkıyor. Bir de gördüm ki bu birilerine daha fazla saçmalama özgürlüğu tanıyor. Bir gün gerçekten can sıkacağım, ama hala kontenjan var, devam edin!

ama kontenjan tamamlandığında, aslında sandığınız kadar sakin ve sessiz biri olmadığımı, yeri geldiğinde kuyruğumdaki zehiri hiç çekinmeden size enjekte edebileceğimi o minik aklınızın bir kenarına yazın!

bana kalırsa laf torbanızdan ve benim size olan tahammül kontenjanımdan fazla yemeyin...

Huzursuz parmak sendromu-7

insanların egoları gökdelenlerin de ötesinde. kendilerini birşey sanmaları yüzünden bir tütlu reel hayata ayak uyduramıyorlar ve en sonunda bir bok olamadan defolup gidiyorlar. herkes anasının karnında öğreniyor bu işi ya atarları ondan.

bu kadar salağın arasında ben hala ne yapıyorum anlamıyorum. herkese bol keseden verdiğın şu ayarsız egodan biraz da bana verseydin de ben de kendimi bir bok sanıp, ortalıkta koka koka gezseydim be tanri.

18 Eylül 2012 Salı

sineklere dönelim

salaklığın bokunu çıkarmış biri olarak tavsiyem kesinlikle iki yüzlü olun. siz ne kadar kendiniz olmaya çalışıp, doğrularınızdan ödün vermemek için çabalarsanız, etrafınızdakilerden o kadar darbe yersiniz. ha mazoşist eğillimleriniz varsa, zevk alın ama işin aslında çok da zevk alınacak tarafı yok.

bneim salaklığımın zekamı kullanamamakla ilgisi yok, bilakis şu an dünya üzerinde yaşayan, nefes olan birçok iki bacaklıya kıyasla zekiyim. ben yaşadıklarımdan ders almayi öğrenemediğim, insanlara her ne yaparlarsa yapsınlar güvendiğim, kimsenin zayıflığından çıkar sağlamadığım, kendimi her zaman etrafımdakilerin arkasına koyduğum için salağım, hem de en kallavisinden bir salak!

çünkü benim kadrajımdan dünya, hala umut vaad eden, insanların içindeki iyiliği bir ğun ortaya çıkaracakları, paranın karakterden önde gelmeyeceği, iki boyutlu suratların aslına döneceği ve herkesin birbirini ezmek yerine elinden tutacağı bir yer. her insanda sherlock holmes vari bir şekilde iyi niyet kırıntısı arıyorum... baktığım her suradın aslını gördüğümü zannediyorum, sonra o kişinin bir matruşka olduğunu fark ediyorum. 'bu beni anlayabilir, evet frekanslarımız tutuyor' dediğim kişi nabza göre şerbetçi çıkıyor, falan filan.... bu ¥uzden salağım işte... 

eminim ki etrafımdaki bir çok insan arkamdan konuşuyordur, kim kimin arkasından konuşmaz ki? misal ben şu anda sizin gerzekliğinizi suradınıza vuramadığım-korktuğumdan değil, acıdiğımdan- için arkanızdan yazıyorum. içimde her biriniz için ses tellerimle birleşip titreşime dönüşmeyi bekleyen binlerce kelime var, ama susuyorum. çünkü bunu benim söylemem değil, sizin anlamaniz gerekiyor. 

birçok insana göre enayi olabilirim, çünkü insanları kullanmak yerine onlara elimden geldiğince destek çikmanın ruhuma iyi geldiğini biliyorum. ama ben kullanmak için programlanmamışım, bu yüzdendir ki, bunun bir meziyet olarak kabul gördüğü bu balonda enayi yaftası altında yaşayacağim... ben evimdeki televizyon kumandasini bile adam akıllı kulanamazken, bir de daha komplike bir yaratık ile hiç baş edemem... 

zira kaybettiklerimin de bir gıdım değeri yok. benim değer olarak gördüklerim fiyatı olan şeyler değil.. ama üzüldüğüm içimde insanlara karşı hiç bir şekilde güven ve inancın kalmayacak olması... bir gün tüm bunları yitirip de sizin gibi olmaktan korkuyorum. bu yüzden olabildiğince aynı kalmaya, her ne kadar kazık yesem de ben olmaktan vazgeçmemeye çalışıyorum. zira o gün gelir de size benzersem, egolarınızin, küstahlıklarınızın, ikiyüzlülüğünüzün ve bencilliğinizin aynilarına sahip olursam, kendimden tiksinirim. ve umarım bu bilince sahip olur da kendimi gebertebilirim...

sizlerden madd olarak beklentim sıfır, tek istediğım az biraz yaratılış amacınızi kavramanız. hani adını ağzınızda sakız yaptığınız dininiz ve tanrıniz var ya, onun istediklerini biraz kavrayabilmeniz ve erdemli insan olmaya çåbalamaniz. yuzde yüz mükemmelıyet yoktur, kimse değil, ama en azından bunun için çaba harcamak işe yarayabilir. 

herkesin kendisi gibi insanları çevresinde istediği, kendisine benzemeyeni ötelediği bir dünyada yaşıyoruz. diyebilirsiniz, 'sen de tüm bu serzenişleri sırf kendine benzemeyen insanların arasında kaldığın için yapıyorsun. e ne fark var' evet benzemiyor kimse bana, bende kimseye benzemiyorum makarnaya şükür! benim ötelediğim bencillikler, ön yargılar ve zaaflar... bunlar zaten sonradan bünyelere eklenen ozellikler. insanin doğasında yok. o yüzden doganizi yaşayın, birakin her an değışen dünyanın fiyatla sabit koşturmalarını...siyrilin hirslardan, kendiniz kadar çevreniz için de yaşayın... bu doğada insandan daha zararlı başka bir canlı yok ki... çünkü onların ucuz hirslari, egoları, ikiyüzlülükleri yok... 

her neyse gece gece yine coştum, gündelik yaşama ayak uydurma konusunda sıkıntılarım var. truman show'daymış gibi hisediyorum, ha şimdi birisi 'kestik' dese de bitse keşke..hooop şakaymış herşey, aslında yokmuşuz, ya da doğmadan önce bir ön görü yaşayıp da herşeyi izlemişim gibi olsa keşke. ben de son anda o kordonu boynuma dolayıp annemin rahminden bungee jumping yapsam...

 deliriyorum sanırım. ama iyi de oluyor... takmamak için bir bahanem olur...

neyse sineklere dönme vakti...

15 Eylül 2012 Cumartesi

kısaca ben

merhaba ben gözde dural.
insan sevmiyorum, teknoloji özürlüyüm, agnostik görüşe sempati duyuyorum, bazen de pastafaryan öğretiye uyuyorum.
sistemin yosmalarına içimden her daim küfür ediyor, bazen kafamda insan kesebiliyorum.
kahve ile bir ömür geçirebilir, gerekirse insan eti yiyebilirim.
hobilerimden bazıları tanrı ile konuşmak, makarna yemek ve sineklerle arkadaş olmak.
hayalim ileride başbakan olup hazineyi soymak ve sokaklarda çırılçıplak koşmak.
esen kalın kondom kullanmayı unutmayın!

14 Eylül 2012 Cuma









"Sizi tanımıyorum! Sizin yasalarınızı, sisteminizi, iktidara dayanan yetkinizi tanımıyorum! Bu yüzden asın beni!"
                                                                          Louis Lingg

Huzursuz parmak sendromu-6

Bence bu hikayede şeytana kızmanın hiçbir manası yok. O en başında söylemişti, "Senin yarattığın sana ihanet edecek" diye.

İnsanın dünyaya gönderilişinden bu yana "iyi" yaptığı bir şey var mı?
Belki de tanrı hiçbir zaman yaratmamalıydı insanı ve onun eline din denen oyuncağı vermemeliydi. O öyle bir oyuncak ki, bir çocuğun eline içi kurşun dolu bir tabanca vermek gibi:

Çocuk ondan hem korkar, hem de zevkle tetiğe basar. tetiğe bastığında aldığı haz korkudan daha büyüktür...


12 Eylül 2012 Çarşamba

Huzursuz parmak sendromu-5

your boys have done it...
Bugün, o zaman ki "sizin çocukları" yargılayanlar, şimdinin "sizin çocukları" değil mi?


aradan geçen 32 yılda sadece isimler değişti, kukla aynı, oynatan aynı...
bundan 32 yıl önce yapılanı kınayan zihniyetin 32 yıl sonra aynı mantıkta devam etmesi ne kadar ironik...
yaşanan acıların telafisi yok, olmayacak. öldürülen, çürümeye bırakılan, kaybolanları geri getiremeyecek ve değişik acılar ile yoğrularak büyüyen o nesili düzeltemeyeceksiniz.

ama en azından bugün ve gelecek için birşeyler yapabilirdiniz, isteseydiniz...
o isimleri istediğiniz gibi yargılayın, gerekirse idam edin ama bir gerçeği değiştiremezsiniz: amerikanın o...pusu olduğunuz gerçeğini...

8 Eylül 2012 Cumartesi

Huzursuz parmak sendromu-4

bazen gerçekten sıçmaya tahtırevanla gidenlere bir bardak ayran uzatsam bu salaklığa bir son verebilecekmişim gibi geliyor.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Huzursuz parmak sendromu-3

"göt" bence yerini bulan bir küfür... 

öyle ki "cuk" diye oturuyor sahibine...

babacım kusura bakma, biliyorum küfretmeme kızıyorsun ama harbiden çok fazla göt var bu memlekette.

sonra ben niye göte göt demeyeyim yani?

göte göt demezsek, göt olmayanları nasıl ayıracağız o zaman, ben anlamadım.

e şekli, şemali, işlevi tamamiyle bir göööt!!!!

bir varmış...

-bizde bu kadar "kaynana" varken cadılar bayramını hristiyanlara kaptırmış olmamız büyük bir kayıp.

-hepimizin içinde gizli bir haka dansçısı yatıyor. zira tuvalet veya apartman koridorlarında sönen sensörlü lambaları yeniden yakmak için onca manasız hareketi yapıyor oluşumuzun başka bir açıklaması olamaz.

-bir doktorun intihar mektubu yazması kadar can sıkıcı birşey olamaz herhalde. sen nöbetçi bir eczane bulup da onun intihar mektubu olduğunu anlayana kadar yazık olur.

-ilahiyatçının biri ' akıllı yatırımcı öbür tarafa yatırım yapandır' deyince yadırganmıyor da, bunun üzerine ben ' pamuk işine mi girsek acaba' deyince neden uzaylı muamelesi görüyorum?


-beni izleyinnn, bana bakınnnn, ben yerel selebritiyim, beni takip edinnnn; instragram ve foursquare bunun için var sanırım. yoksa kendini bu kadar teşhir etme çabasının başka bir açıklaması olamaz. olursa da ancak histrionik kişilik bozukluğu olur ama ağır olur

-sahibinden satılık sol böbrek.
dönem dönem kum dökme özelliğine sahiptir. zira girişimci bir ruha sahipseniz, tüm o kumları değerlendirip inşaat sektöründe hatırı sayılır bir isim haline gelebilirsiniz. zamanında döktüğüm kumları değerlendirseydim, şimdilerde dişi ağaoğlu olabilirdim. fakat müteahhitlik adına tüm hayallerim foseptiğe karışmaya mahkum...
 
-ölmeden önce görülmesi gereken 100 şey isimli listenin ilk kırkını oluşturanlar Abercrombie&Fitch'in yakışıklı mankenleri sanırım. yoksa bu kırk mahlukatın bir arada olmasının hiçbir manası yok.

-onlarca kendiliksiz spermin ne idüğü belirsiz bir yarışa girmesi, daha o rahme düşülen ilk andan itibaren kaderimiz oluyor. ha babam yarış tüm hayat... kelebek etkisi bu olsa gerek
 
- insanlar telefon, araba, giysi, ayakkabı alırken aslında imaj satın almaya çalışıyor. şu dönemde kafanın içindeki pek de mühim değil.. keşke en ileri teknolojiyi yaratanlar biraz zeka da yaratabilse...

-kaltaklık, yaltaklık, kaypaklık hepsi aynı aileden bunların. birini olrusan zaten diğeri de oluyorsun. ben ayrı ayrısını çok görmedim.

- "bazı insanlar alçak gönüllüdür, bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür" demiş Necip Fazıl... çok pis laf sokmuş anlayana...

-zeka ile bankadaki para miktarı ters orantılı. ne kadar zenginsen o kadar gerizekalı oluyorsun, bu bir tesadüf değildir herhalde. hani öyleyse bile zeki bir zengin görmüş değilim.

insan ol, kafi...

Bir insanın en fazla kaç farklı karakteri, kaç değişik yüzü olabilir?
Bir kişi kaç farklı kimlikle dolaşabilir insanların içinde?

Bunlara neden olan ne peki? Sosyal hayatın karmaşasında, insanın aynı gün içinde birbirinden farkı ortamlara girip de o ortamlara uygun rolü üstlenmesi mi?
Yoksa bu kadar karmaşık düşünmek yerine, herşeyi basite indirgeyip mi bakmak gerekli bu olaya...

Yani karaktersizlik meselesi mi?

Bence kesinlikle karaktersizlik... Çünkü ne sosyal hayat, ne girip çıktığımız ortamlar, ne iletişim kurduğumuz kişiler bizi bu denli rol yapacak duruma getiremez. İnsan özünde neyse odur. diretseler dahi kişi değişemez. Suya mürekkep döksen de su sudur...

Ona ayrı, buna ayrı patrona ayrı, bakkala ayrı, işçiye ayrı, kocaya ayrı, arkadaşa ayrı ve en kötüsü de kendine ayrı davranamaz insan şayet sağlam bir karakterdeyse.

Nabıza göre şerbet vermek değil benim harcım maalesef. Zaten bu yüzden sevilmiyorum bazen. Ya da bu yüzdendirki görmezden gelebiliyor insanlar beni, hani çok da fifi...
Fakat bazen çok can sıkıcı olabiliyor bu durum. Hele ki senin üzerine oynandığını farkediyorsan ve bu yapılanların tek amacı senin olduğun kişi olmansa o zaman işler çığırından çıkabiliyor bende...

İnsanları kitap gibi görüyorum artık. Birçok şey öğretiyorlar bana. Ama bu demek değil ki hepsi birer bilgi yuvası, kültür ateşesi...Tam tersi birçok zayıflığı, alçaklığı, basitliği ve kemirgenliği öğreniyorum onlardan. Her tanıdığım insan iyi ya da kötü birşey katıyor bana. Ama açık olmalıyım ki şu zaman kadar "iyi" kategorisinde pek birşey görmedim. Benim de yanlışlıklarım, hatalarım var, ben de zayıf olabiliyorum. Ama bunu bilip, bunun üzerine gitmekte iş...

Herşeyi anne ve babamdan öğrendim her çocuk gibi... Kişisel tercihlerime, kararlarıma hiçbir zaman müdahale görmedim, bilakis doğruyu da yanlışı da bizzat deneyimleyerek öğrenmemden yanaydılar. Bana temeli öğrettiler: hakkını koru, kimsenin arkasından konuşma-iş çevirme, saygını hiç yitirme, her zaman SEN ol...

Fakat hırsların hakim olduğu ikiyüzlü bir dünyada yaşıyormuşum meğerse. Ne hakkımı koruyabildim, ne isteyebildim... İzin vermediler.
Kimsenin arkasından konuşmadım, hep nettim ama arkamdan iş çevirdiler
Saygı duydum herkese fakat saygının karşılığı korkmaktı onlarda, korkmamı istediler
Her zaman neysem o oldum, rol yapmadığım için ötelediler
Beğendiğimi, hayran olduğumu gizlemedim hiç, yalaka bile dediler...

Dedim ya çok da umrumda değil hani... Zira öğrendiklerim, deneyimlediklerim benim artılarım. Beni ben olarak kabul edemeyenlerin ise eksileri Everest'e ulaşmış.

Herkesin karşısındakinden şikayetçi olduğunu gördüm. Ama bu şikayetlerin asıl sebebi kendileri... İnsanlar kendi zayıflıklarını örtmek için başkalarının kusurlarına odaklanıyorlar.

Bacaklarına güvenmeyen bir kadının, sokakta gördüğü çarpık bacaklı diğer kadınları herkesin gözüne sokmaya çalışması gibi...

ya da

en ahlaksızın sürekli namustan bahsetmesi, en yalancının doğrucu davut olması, en zavallının zulm etmesi...

Hırsların dünyasında hırsı olmayan bir insan olarak var olamayacağımın farkındayım. Zaten düşünce olarak bu çembere de karşıyım. Fakat mecburen bu girdapta bende dönüyorum. Daha doğrusu onlar dönüyor ve ben seyrediyorum. Varsın olsun, ben seyirci kalmaya razıyım, yeter ki bana bulaşmayın. Ufak hırslarınıza, statü kaygılarınıza, parasal doyumsuzluğunuza, yalakalığınıza bulaştırmayın beni, kafi...

Unutmadan bir de maskelerinizi çıkarıp aynada bir bakın kendinize... üzerinize lahananın yaprakları gibi giydiğiniz tüm o rollerden sıyrılın, çıplak kalın ve bir bakın o aynaya şayet cesaretiniz varsa yüzleşmeye... orada görecekleriniz, o zihnin içindekiler kendinizsiniz...

Olmadığınız kimliklere bürünmeyin, kim olduğunuzu unutmayın...

Ne de güzel demiş ya Mevlana, herkesin ağzına sakız olmuş lafı "Ya olduğunuz gibi görünün, ya da göründüğünüz gibi olun" diye...

Ben de bir ekleme yapıyorum bu güzel söze:

"Sadece insan olun, kafi..."

1 Eylül 2012 Cumartesi

10 yıl sonra...

 
to all parents
 
"I'll lend you for a while a child of mine," He said.
"For you to love the while he lives and mourn for when he's dead.
It may be six or seven years, or twenty-two or three,
But will you, till I call him back, take care of him for me?

He'll bring his charms to gladden you, and should his stay be brief,
You'll have his lovely memories as solace for your grief."
"I cannot promise he will stay; since all from earth return,
But there are lessons taught down there I want this child to learn.
I've looked the wide world over in My search for teachers true
And from the throngs that crowd life's lanes I have chosen you.
Now will you give him all your love, not think the labor vain,
Nor hate Me when I come to call to take him back again?"
 
"I fancied that I heard them say, "Dear Lord, Thy will be done!
For all the joy Thy child shall bring, the risk of grief we run.
We'll shelter him with tenderness, we'll love him while we may,
And for the happiness we've known, forever grateful stay;
But should the angels call for him much sooner than we've planned,
We'll brave the bitter grief that comes and try to understand!"
 
Edgar A. Guest
 
İlk kez 15 yaşımda okumuştum bu şiiri... İngilizce hazırlık öğrencisiydim ve elime geçen her ingilizce metni okuyordum... Bu şiire de şans eseri, sahafta gezerken eski bir şiir kitabında denk gelmiştim... Bir, iki, üç... arka arkaya kaç defa okudum hatırlamıyorum... ve çocuğum olmadığı halde neden gözlerimin dolduğunu da hala anlamıyorum... Param olmadığı için alamamıştım o kitabı, fakat kitabımın ucuna şairini ve şiiri not etmiştim...
 
aradan neredeyse 10 sene geçti ve bugün, çok sevdiğim bir müzik grubunun olan Saltillo'nun Giving in isimli şarkısını dinlerken keşfettim tekrardan...Bu şarkıyı hemen hemen yüz kere dinlemiş olmama rağmen fark ettim ki sonunu hiç beklememiş ve başka şarkıya geçmişim... Son iki dörtlükte 10 yıl geriye, o sahafa gittim... Keşke param olsaydı o gün ve o şiir kitabını alabilseydim...