27 Mayıs 2012 Pazar

varolmanın dayanılmaz acısı


Yine aynısı oluyor. Her gün bir diğerine takılmış zincir halkası gibi, uzadıkça uzuyor. Saniyeler büyüyor gözümde. Hızlandırılmış bir film dönüyor etrafımda. Bense bu filmi her şeyin farkına vararak, acıtan bir yavaşlıkla seyrediyorum. Yanımdan geçen insanlar, gün içinde gördüğüm yüzlerce surat, istemsiz tebessümler, aynı harflerle kurulan birbirinden farklı bir çok cümle… ayrı insanlarla girilen bir birinin aynı sohbetler…farklı olan ne arıyorum… ne zamana kadar arayacağım? Ne zaman bitecek bu işkence bir türlü kestiremiyorum. Hayatımın başında kendimi sesslizliğin içine gömmek de ne? zorunluluktan kurduğum cümleleri buruşturup atıyorum. Kirlenmiş hissediyorum kendimi bu zincirin içinde… her gün biraz daha kirleniyor beynim düşündüklerimle, biraz daha kirleniyor dudaklarım düşündüklerim yerine söylemek zorunda bırakıldıklarımı zikrederken…

Bitirmek için ne gerekiyor? Bu döngüde savrulmak için soluk alıyor olamam! Alamıyorum da zaten… o kadar kuru ki! Boşa hareket ediyor ciğerlerim, yaşamam için bir tek onlar savaşıyor sanki… bir nefes, bir nefes daha… tutsam da bana oyun oynuyor beynim ve hükmedemeden sonlanıyor irademe karşı oynadığım kurşunsuz rus ruleti. Kendi bedenime bile hükmedemiyorken nasıl olur da hükmedebilirim hayatıma… hiçbir şey gelmiyor içimden. Uyanmak istemiyorum. Her gece ‘belki’ umuduyla yattığım yatağımdan, ‘ yine mi?’ diyerek uyanıyorum. Yine mi? bir öncekinin aynısı olanı milyonlarca kez yaşamanın manası ne? kendine ait hiç birşeyi bulamadığın, kendineden bir iz bırakamadığın evrene hizmet etmenin anlamı ne? kim oynatıyor bu oyunu ve neden oynatıyor? Neden benimle oynuyor ben aslında pes etmişken?

Yaptığım onca şey varmış gibi gözükse de aslında hiç birşey yok. Konuşuyorum, gülüyorum, arkadaşlarımla oturuyorum, yeni insanlarla tanışıyorum, işimi yapıyorum… Daha saymadığım onca şey de dahil neden yaptığımı bilmeden, zerre tat almadan yapıyorum bunları. Anlamaya çalışma evresindeyim, daha doğrusu içinde bulunduğum durgunluğu bu şekilde isimlendirip, yaşadığım nedensiz isteksizliği ve hoşnutsuluğu bu şekilde tanımlamaya çalışıyorum. Yapacaklarım varsa şayet ileride, şimdi bu boşluğu ancak bu şekilde bir bahaneyle geçiştirebiliyorum. Ama yüzyıllar boyunca, aynı zeminin farklı türevlerine basmış, sonrasında toprak altına girmiş hayatları düşündüğümde, aslında yapmam gereken şeylerin ne kadar uçucu maddeden olduğunu görüyorum. Tıpkı aseton gibi… maddesel olarak sıvıyken, şişeden çıktığı anda buharlaşan aseton… maddesel varlığını beden olarak sürdüren ben şişeden ne zaman çıkacağım? Buharlaşmak istiyorum, binlerce atoma bölünmek, dağilmak, suya, toprağa, havaya karışmak… asetonun özgürlüğünü sınırlayan şişeyken, benim içinde bulunduğum şişe ne? ölüm mü?

Onca uğraş, telaş, sohbetler, yaşanan anlar, tanışılan insanlar sadece bedenin iflas etmesi için mi? yaşamanın amacı ölmek mi? ya da ölüm onca uğraşın sonunda alınan ödül mü? Inandıklarımı sorguluyorum. Ölümden sonra bir hayat olduğuna teolojinin çerçevesinde inanmıyorum. Bunca oksijeni tüketmenin, elmadan ufak bir ısırık alıp karın doyurmak için ömrünün yüzde 75’ini mesai saatlerinde çalışarak geçirmenin öldükten sonra şarap akan nehirler ya da kızgın demirler için olduğuna, kısacası boşuboşuna çekilen küreklerin ardından kaptanın bizi bu şekilde naylon bir ödülle mükafatlandıracağına inanmıyorum. Yaşanan onca acı, verilen manasız savaşlar, açlık, şiddet…bu yaşananların karşılığını var olduğu kanıtlanamayan, sadece utopia olarak ögretilen bir başka dünyada olduğu beni tatmin edemiyor. Bir iz bırakamadıktan sonra, var olma amacımı kavrayamadıktan sonra şarap akan nehirlerin ya da kızgın demirlerin benim için hiçbir önemi yok… ben sadece neden burada olduğumu öğrenmek istiyorum… neden herşeyin farkındayken bu kadar hareketsiz kaldığımı, bu hareketsizliğime neden olan varlığa sormak istiyorum… ama varlığımın amacı ölmekse, o zaman sadece ölmek istiyorum… çünkü sadece bunun için yaşıyor olamam…

2 yorum:

  1. sizinle ilgili beynimde oluşturduğum puzzle zamanla tamamlanıyor...ortaya çıkacak olanı görmek istiyor muyum istemiyor muyum karar vermek zor...yazılarınız net.dilerim hayatınızda böyle olur...

    YanıtlaSil
  2. Kendimi bildim bileli sorguladım. Günlerce "belki" diyerek uyudum, "yine mi" diyerek uyandım. Yalnız yatarken ölmeyi değil, yok olmayı arzuladım. 3 saat boyunca higgs bozonuna kafa yorduktan sonra, bi sigara yakıp, benim gibi ne kadar insan var acaba diye google'da çeşitli aramalar yaptım ve bu yazıyı buldum. geçmiş üç dört yılımı özetliyordu. Bizler, içinde bulunduğumuz sistemin virüsleriyiz. Kalabalıklara uyuyor olmak rahatlatmıyor bizi. Kafesteki kuş misali kabullenmek yerine, özgürlüğümüz için çırpınarak ölmeyi tercih ediyoruz. Temelde aynı gibi görünse de bazı konularda sizinle sıkıntılarımız farklı. Benim kuranın mesajı ile ilgili bir sıkıntım yok. Mesela takıldığınız bir nokta, nehirler huriler falan. Bilmediğimiz bir boyutta alacağımız ödüllerin "hejndhdu" gibi bilmediğimiz isimlerle anlatılması saçma olurdu. Ancak bildiğimiz kavramlar üzerinden benzetme yoluyla açıklanabilir. Bu da gayet makul geliyor bana. Benim sıkıntım, bu gibi şeyler değil. Daha doğrusu şuan değil. Bunları aştım. Sorunum; ne kadar rasyonel olduğunu bilmediğim bir et parçasını kullanarak rasyonelitenin tanımını yapıp, yaptığım tanımla oluşturduğum bilginin, hakikat aşkıyla arayıp durduğum, gecelerimi günlere katıp durduğum şey olup olmaması kuşkusu. Öyle ise herşey daha güzel olacak. Yok eğer değilse temelinden yıkık bir eve tesisat yapmanın manası yok...
    Selamlar.

    YanıtlaSil