28 Mayıs 2012 Pazartesi

bitmemiş yazılar

sabahın körlükten çıkmış ilk ışıklarıyla birlikte, huzur veren körlüğümden kalktım. birkaç saniye önce mezarım olan yataktan, dirilmişliğin verdiği tarif edilemez hoşnutsuzlukla, o soğuk, başkalarının soluklarının karıştığı,  boş laflar ile kirletilmiş havayı soludum tekrardan...

yalnızlık...
tekillik...
ne güzel şey...bir de uyanmak olmasa...
her gece ölüp her sabah tekrar tekrar doğmak...
bu laneti üzerime çekecek ne yaptım diye düşünüyorum kendimi bildim bileli-insanlar her ne kadar beni kendiliksiz sansa da... kendimdeyim- bu gerçek bir lanet...

soluk almak, konuşmak, yürümek, insanların arasına karışmak, yenileriyle tanışmak, sohbetler, yemek yemek, sonu gelmeyen istekleri ile insanları dinlemek...

bazen gitmek istemem bu yüzden, ya da uyanmamak istemem...
ben herkesin normal gördüğü bir pencereden bakamıyorum bu kalabalığa.
o kalabalığa karışmak, en ağır işkenceden daha can yakıcı benim için...
ama nereye kaçsam, bir yerden buluyorlar beni.
ben hariç bir kişinin dahi yanımda olması benim için kalabalık demek...

yoruluyorum yavaşça...bitmek bilmeyen istekler, beklentiler, zorlamalar...ne gerek var bunlara?
neden yaşıyoruz?
bir adamı sevmek istiyorum...herkes gibi...
sonrasında ise tek bir istek, sonu gelmeyen beklentilere neden dönüşüyor..
bir sürü soru, zorunluluklar, tek bir kelime ile sonsuz sorunlar...
ama sadece koşulsuz ve beklentisiz sevmek istiyorum... ne bir güzel cümle bekliyorum, ne de bir jest... ben karşılık beklemeden sevmek istiyorum sadece... kimse de benden karşılık beklemesin...
duygusal ticaret...

prezervatif yüzyılın icadıdır

Hani sorarlar ya ara sıra:
"Geçmişe geri dönme şansınız olsaydı ne yapardınız" diye...

Geçenlerde biri bana böyle bir soru yöneltti bir sohbet sırasında, kim olduğunu hatırlamıyorum; önemli de değil yani şu an ama ben o kişi için büyük ihtimal "bir daha konuşmaması gerekenler listesinde birinci sıraya yerleştim".
Bu soru üzerine 23 sene biriktirdiğim bir ton cümleyi sırası ile kurdum, aklı gitti, canı sıkıldı, karamsarlaştı, bazı beyin hücrelerinin günahına girdim büyük olasılıkla... Bir nevi bir soru sorup, benim laf tecavüzüme uğradı, içimden dedim "eh be çocuk sormaz olaydın"

Bu soruyu birinin soracağını beklemezdim ama uzun yıllar düşündüğüm bir durumdu: "Geçmişe gitsem ne yapardım"

bazı insanlar 60lar 70ler der, bazıları daha eskilere Osmanlıya gitmek ister.  mutlaka herkesin geçmişte gitmek isteyeceği, görmek isteyeceği bir dönem vardır. açıkçası benim durumum bu değil. ben geçmişe dönme şansım olsaydı, annem ve babamın evlendikleri güne gitmek isterdim. gelecekten geldiğimi söyler miydim bilmiyorum ancak kendilerine nikahtan sonra ufak bir nutuk çekeceğim kesin. o güne gidip, karşılarına dikilip: "Lütfen ama lütfen şu birkaç ay prezervatif kullanın" derdim. sen kimsin derlerse de "önemli değil, siz dediğimi yapın, ileride arkasındaki sperme yol vermediğine bin pişman olacak biriyim. alın bu prezervatifi ve ne olur şu birkaç yıl korunun!" diyerek bir şekilde kendi doğumuma engel olmayı isterdim.

şimdi babam ve annem bu yazıyı okuyup da bana kızacak, yazdıklarıma üzülecek. anlıyorum birbirinizi çok sevdiniz, sizin bir suçunuz yok doğumumda-kısmen-. sonuçta benim doğacağımı bilemezdiniz. sorun benim doğmamış olmayı isteyen beynimde. ama doğduk artık yapacak pek bir şey yok. bunlar keşkelerle dolu imkansız hayaller sadece. panik yok!

27 Mayıs 2012 Pazar

varolmanın dayanılmaz acısı


Yine aynısı oluyor. Her gün bir diğerine takılmış zincir halkası gibi, uzadıkça uzuyor. Saniyeler büyüyor gözümde. Hızlandırılmış bir film dönüyor etrafımda. Bense bu filmi her şeyin farkına vararak, acıtan bir yavaşlıkla seyrediyorum. Yanımdan geçen insanlar, gün içinde gördüğüm yüzlerce surat, istemsiz tebessümler, aynı harflerle kurulan birbirinden farklı bir çok cümle… ayrı insanlarla girilen bir birinin aynı sohbetler…farklı olan ne arıyorum… ne zamana kadar arayacağım? Ne zaman bitecek bu işkence bir türlü kestiremiyorum. Hayatımın başında kendimi sesslizliğin içine gömmek de ne? zorunluluktan kurduğum cümleleri buruşturup atıyorum. Kirlenmiş hissediyorum kendimi bu zincirin içinde… her gün biraz daha kirleniyor beynim düşündüklerimle, biraz daha kirleniyor dudaklarım düşündüklerim yerine söylemek zorunda bırakıldıklarımı zikrederken…

Bitirmek için ne gerekiyor? Bu döngüde savrulmak için soluk alıyor olamam! Alamıyorum da zaten… o kadar kuru ki! Boşa hareket ediyor ciğerlerim, yaşamam için bir tek onlar savaşıyor sanki… bir nefes, bir nefes daha… tutsam da bana oyun oynuyor beynim ve hükmedemeden sonlanıyor irademe karşı oynadığım kurşunsuz rus ruleti. Kendi bedenime bile hükmedemiyorken nasıl olur da hükmedebilirim hayatıma… hiçbir şey gelmiyor içimden. Uyanmak istemiyorum. Her gece ‘belki’ umuduyla yattığım yatağımdan, ‘ yine mi?’ diyerek uyanıyorum. Yine mi? bir öncekinin aynısı olanı milyonlarca kez yaşamanın manası ne? kendine ait hiç birşeyi bulamadığın, kendineden bir iz bırakamadığın evrene hizmet etmenin anlamı ne? kim oynatıyor bu oyunu ve neden oynatıyor? Neden benimle oynuyor ben aslında pes etmişken?

Yaptığım onca şey varmış gibi gözükse de aslında hiç birşey yok. Konuşuyorum, gülüyorum, arkadaşlarımla oturuyorum, yeni insanlarla tanışıyorum, işimi yapıyorum… Daha saymadığım onca şey de dahil neden yaptığımı bilmeden, zerre tat almadan yapıyorum bunları. Anlamaya çalışma evresindeyim, daha doğrusu içinde bulunduğum durgunluğu bu şekilde isimlendirip, yaşadığım nedensiz isteksizliği ve hoşnutsuluğu bu şekilde tanımlamaya çalışıyorum. Yapacaklarım varsa şayet ileride, şimdi bu boşluğu ancak bu şekilde bir bahaneyle geçiştirebiliyorum. Ama yüzyıllar boyunca, aynı zeminin farklı türevlerine basmış, sonrasında toprak altına girmiş hayatları düşündüğümde, aslında yapmam gereken şeylerin ne kadar uçucu maddeden olduğunu görüyorum. Tıpkı aseton gibi… maddesel olarak sıvıyken, şişeden çıktığı anda buharlaşan aseton… maddesel varlığını beden olarak sürdüren ben şişeden ne zaman çıkacağım? Buharlaşmak istiyorum, binlerce atoma bölünmek, dağilmak, suya, toprağa, havaya karışmak… asetonun özgürlüğünü sınırlayan şişeyken, benim içinde bulunduğum şişe ne? ölüm mü?

Onca uğraş, telaş, sohbetler, yaşanan anlar, tanışılan insanlar sadece bedenin iflas etmesi için mi? yaşamanın amacı ölmek mi? ya da ölüm onca uğraşın sonunda alınan ödül mü? Inandıklarımı sorguluyorum. Ölümden sonra bir hayat olduğuna teolojinin çerçevesinde inanmıyorum. Bunca oksijeni tüketmenin, elmadan ufak bir ısırık alıp karın doyurmak için ömrünün yüzde 75’ini mesai saatlerinde çalışarak geçirmenin öldükten sonra şarap akan nehirler ya da kızgın demirler için olduğuna, kısacası boşuboşuna çekilen küreklerin ardından kaptanın bizi bu şekilde naylon bir ödülle mükafatlandıracağına inanmıyorum. Yaşanan onca acı, verilen manasız savaşlar, açlık, şiddet…bu yaşananların karşılığını var olduğu kanıtlanamayan, sadece utopia olarak ögretilen bir başka dünyada olduğu beni tatmin edemiyor. Bir iz bırakamadıktan sonra, var olma amacımı kavrayamadıktan sonra şarap akan nehirlerin ya da kızgın demirlerin benim için hiçbir önemi yok… ben sadece neden burada olduğumu öğrenmek istiyorum… neden herşeyin farkındayken bu kadar hareketsiz kaldığımı, bu hareketsizliğime neden olan varlığa sormak istiyorum… ama varlığımın amacı ölmekse, o zaman sadece ölmek istiyorum… çünkü sadece bunun için yaşıyor olamam…