15 Mart 2012 Perşembe

sonsuzum...

Zamanın durduğunu hissediyorum. Saatin tik tak sesini duymamak beni mutlu eder her zaman. Yorgunum... Bu sefer ki daha farklı. Boşvermişlik ile birlikte bir rahatlama var bu yorgunluğun içinde. Yaşanmışlıklar, anılar, anı olmaya aday anlar, insanlar, sevdiğim erkekler, sevmediğim erkekler, sözcükler, söyleyemediğim herşeyin ağırlığını taşımışlığın verdiği zarif bir yorgunluk…ilk defa yorgun olmaktan hoşnutum. Çünkü yorgunluğumu ilk defa dindirebileceğim.

Artık hiçbir şeyin ortasındayım. Ne sevgi var içimde ne de nefret. Ne konuşmak istiyorum ne dinlemek. Olmak istemiyorum, bulunmak, dinlenmek, yürümek… Yapmam gereken herşeyi bir toz bulutuna çeviriyorum. Alacağım son soluk bu toz bulutunu dağıtmak için olacak… Fütursuz, çileden çıkaran bir yavaşlık var üzerimde…aklımda hala cümleler… içimde konuşan bir ben. Yılların suskunluğunu delercesine konuşan, bağıran, haykıran ama sesini sadece benim duyduğum, benim duymak istediğim bir ben… umrumda değil başkalarına haykıramamış olmak. Konuşsam da dinlemezlerdi zaten. Dinleselerdi de umrumda olmazdı. Umrumda olması hep imkansızdı. Kendimden başka hiçbir şeyi umursamamayı öğrendim zamanla. Insanların her yaptığını kendileri için yaptığının bilincine çok erken vardım. Benden duyacakları, duymak istedikleri olmayacaktı. Istediklerini hiçbir zaman veremedim insanlara. Vermeyi istemedim hiç. Kimseden de kendim için bir şey istemedim. Kendim, kendimden istedim hep.

Herşeyin anlamsızlaştığı bir dünya büyüyor dışarda. Duvarlar ardında, görünmez duvarlar ile örülü, yapay kablolar ile yaşayan bir destek ünitesi. Sınırlar kalabalıkla daralıyor. Kalabalık kendi sınırlarını kendisi daraltıyor. Boğulduğumu hissediyorum içinde. Gökyüzünü göremiyorum. Sonsuzluğun varolduğundan emin olduğum tek yer artık o kadar karanlık, o kadar dolu ki. Camlar, duvarlar, demirler…metaller elementler, yıkılmaz yüksek binalar. Gökyüzüne uzaniyorlar birbirleriyle yarış edercesine. Sonsuz olmadığını kanıtlamak istercesine… Dayanamıyorum…
Herşey bir balonun içindeymiş gibi. Şeffaf, incecik bir balon. Her an patlayacakmış gibi duruyor. Patlamasını ne de çok isterdim…
Nefes almak çok zor. Ciğerlerim yok sanki… Görünmez bir el sürekli boğazımı sıkıyor. Alacağım nefesi içine çekiyor… kalabalık arttıkça daha fazla soğudu sokaklar… temiz havayı çok özledim…

Alabildiğine caddeler…heryer araba dolu…mağazalarda, gizli bir yarış içinde tüm insanlar. Sokaklarda kimliksiz giysiler dolaşıyor. Maske üzerine maskeler takılıyor. Her ortama uygun kostümler, seçilmiş sözcükler, sahte kahkahalar, yapay nezaket… sanki koskocaman bir tiyatro sahnesi…herkes oynuyor. Hem kendine hem başkasına…kendi içime gömülüyorum yavaşça. Gerçek olduğunu hissettiğim tek yere…çırılçıplak olmak istiyorum… içinde yaşadığım tek şey derim olsun istiyorum. Ne makyaj, ne pahalı giysiler…utanmak bana çok uzak. Çıplaklıktan hiç utanmadım. Saflıktan… utanmam isteniyor biliyorum. Bunu öğretmediler mi? yanlış… doğal olmak çıplak olmaktır. Sadece giysilerimi değil bana öğretilen, beynime kodlanan herşeyi çıkarmak istiyorum… ilk kez nefes aldığım gün gibi… çıplaktım o gün de… ağlıyordum… geri gitmek ister gibi…
Şimdi kendime dönmek istiyorum sadece…
Birkaç kere denedim…
Son kez deniyorum…
Bu sefer olacak…

Zamanı durdurdum. Kimsenin haberi yok… şu an dışardaki kalabalık sürekli saatine bakıyordur. Buluşmaya geç kalmamak için, toplantıya yetişmek için, birini beklerken, otobüs beklerken, yemek beklerken, zaman geçsin diye, zaman yavaş geçsin diye, mesai saati bitsin diye, sinemaya yetişmek için…
Ben ise durdurdum herşeyi…hiçbir şey beklemiyorum. Hiçbir yere yetişmeyeceğim. Geç kalmak hiçbir zaman umrumda olmadı. Yetişmiş olmak da… beklemek ya da bekletmek de birşey ifade etmedi…

Saat suskun. Bana benziyor şimdi… tik tak sesi yok. Sadece musluktan su damlıyor. Birkaç saniyelik aralıklarla, nizami, sakinleştirici bir telkin… bu sesi hep sevdim… ılık su…musluğu açıyorum yavaşça. Birkaç dakika izliyorum doluşunu küvetin. Su sesi duyduğum en güzel ses… su olduğumu hayal ediyorum gözlerimi kapatıp. O musluktan yavaşça akıyorum… birikintiye her vuran damlada binlerce zerreye ayrılıyorum. Çoğalıyorum yavaşça…sonra tekrardan birleşiyorum… şeffafım, benden başka hiçbir madde yok. Moleküllerimi hissediyorum her damlamda…

Küveti dolduruyorum... Küvetleri hep sevdim. Içindeyken kendimi hep sonsuz hissettim. Küçük olması sonsuzlaşmama engel olmadı. Okyanusta ufak bir kayık gibi…tek başıma, alabildiğine ben olduğum sonsuz okyanusta, ufak bir leke olarak hayal ettim kendimi küvetlerin içinde…

Tüm yüklerimi çıkarıyorum şu an. Aranıza karışırken kendimi örttüğüm tüm fazlalıkları. Hem giysileri hem olmadığım insanı. Olmaya çalıştım çoğu zaman. Ama en büyük sadakatsizliği kendime yaptım bu süre zarfında. Artık tamamen sadığım kendime…

Yavaşça soyunuyorum. Giysilerimi atıyorum rastgele. Düzene ihtiyacım olmayacak. O giysilere de… bugün hava soğuktu. Kazak giymiştim. Hiç sevemedim kazakları. Son kez giymiş olmak hafifletiyor beni. Bir giysi daha, iç çamaşırlarımı da sıyırıyorum yavaşça… bir yılanın deri değiştirmesi gibi bırakıyorum zemine tüm o pahalı kumaşları… en sevdiğim giysim ile başbaşa kalıyorum. Artık sadece ben varım. Kendi içimde doğmak için… olmam gereken yere gidiyorum…ilk güne…

Küvete adım atıyorum. Attığım en uzak ve en yakın adım bu olacak… uzaklığın nedeni bunca zaman beklememdi bu anı. Yakınlık ise kendime dönüşün son hamlesi… çok kez farklı türlerini denedim. Ama hepsinde başarısız oldum. Bu sefer gidiyorum kendime…

Ayaklarım suyun içinde tamamen…son kez bakıyorum ayaklarıma. Hep yanımdaydılar uzun arayışımda. Benle birlikte beni aradılar… caddeler, şehirler, ülkeler geçtik birlikte. Bazen doğru yere gittik bazen yanlıştan koşarak uzaklaştık… bu sefer olmam gereken yere refakat ediyorlar son kez… bu sefer doğru yoldayız…

Uzanıyorum yavaşça küvete…su ılık, bir yerden anımsıyorum bu anı… anımsamamın zor olduğu bir andan…o ilk andan… ne kadar da ılıktı orası…
Yavaşça uzanıyorum. Tadına vararak yaşamak istiyorum her saniyesini… bedenim teşekkür edercesine bütünleşti suyla…artık ayni maddedeniz… son kez uzatıyorum elimi küvetin dışına. Havayı son kez hissediyorum. Su damlaları yere düşüyor… hepsini tutmak isterdim…

Uzun zaman önce aldığım jileti çıkarıyorum kağıdından. Bu markayı hiçbir zaman telaffuz edemedim. Denemiyorum bu sefer. Önemi yok… adını söylemeden teşekkür ediyorum kendilerine… farkında olmadan arayışıma ve yolculuğuma bilet oldukları için…

Bu sefer doğru açıyı biliyorum. Acemiliği geride bıraktım… sınırsızca hayal edebilirim artık. Sınırsızca düşünebilir, konuşabilir, kendim olabilirim. Jileti dayıyorum sol bileğime. Canım yanmayacak, korkmuyorum…tek bir hamle, yukarıya doğru, yavaşça…son çizgimi çiziyorum dünyanıza, ancak kendi bedenim üzerine… dünyadaki en sevdiğim görüntü kanımın suya dağilması olmuştur. Zevkle seyrediyorum o anı…çok az bir sızlama…geçecek… su, ben, kanım…şımdi gerçekten birleşiyorum her bir molekülde… jileti atıyorum dışarı…
”artik sana ihtiyacım yok, teşekkür ederim…”

Gözlerimi kapatıp, tamamen yatıyorum… kulaklarım suyun içinde. Kalp atışımı sudan dinlemek çok güzel. Yavaşlıyor…
Son nefesimi alıyorum. Ilk aldığım nefese nispet yaparcasına…
Zaman yavaşlıyor, kalp atışlarım seyrek…
Son kez çarpıyor. Son tik tak…
Sonsuzum……

1 yorum:

  1. uzun zaman sonra okudugum en güzel en gerçek,en doğru,en şeffaf ve en olması gerektıgı gıbı olan yazılardan bırıydı.guzel şeyler okumamı sagladıgınız için tesekkur edıyorum.insanların yapılan bır seye neden yaptın sorusunu sormayacakları, yapmak istedim ve yaptım deme özgürlügünün oldugu bır yer hayal edıyorum ben bunun yolunu buldum, yapıyorum.umarım herkes bu zevkı yaşar birgün...farkındasınız bu guzel...hoşkalın....

    YanıtlaSil