30 Mart 2012 Cuma

..30mart..

senden hiçbir şey istememiştim...
tek bir şey hariç...
beni üzmemeni...
ama sen duymadın hiç. sana yabancı dillerde kurduğum cümleler, geceler boyu süren ritueller, tek bir istek...
çok dua ettim zamaninda sana...
tek istediğim hakkın olmadığı halde acı çektirmemendi bana, bize...yarattıklarına...
senin döngün bu olmamalıydı...
yaptıklarına rağmen sana artık şükredemem...bunca acıya, yaşanan onca kötü olaya...
nötr olmalıydın...olamıyorsun...
adaletınden de emin değilim artık...
bizi sevdiğinden de
yaratma amacın tamamen ikiyüzlü
bahşettiklerin var ama götürdüklerin çokk fazla...
sormadan verdiğin hayatları, bir lutfediş olarak görüp, yine sormadan alamazsın...
bunu yapıyorsan, seninle konuşmami da bekleyemezsin benden...
kafamda şekillendirdiğim 'sen' çok farklıydın
ama üç yıl önce gerçek sen ile yüzleştim...
işte o gün seninle konuşmayı bıraktım...

27 Mart 2012 Salı

sesler

0-3 yaş grubu çocukları severim
Bebekleri de konuşmak için çabalamadıklarında

Bir de doğmamışları severim

5 yaşa da tahammül edebiliyorum az konuştukları sürece

5 yaştan sonra geriyorlar beni


İnsanları en çok sustuklarında sevmeye çalışabiliyorum. “çalışabiliyorum” sadece,  sevdiğim pek söylenemez. Çünkü benim onları sevme ihtimalim kadar onların susma ihtimalleri de düşük…

Sevmiyorum yani, konuştuklarında…

O yüzden kalabalıklarda bulunmak büyük bir işkence benim için…

İletişim kavramına tepkiliyim

Kimse ile iletişmek zorunda değilim.

Kimse de bana ilişmesin…

0-3 yaş grubu çocukları sessiz olduklarında sevmeye çalışıyorum.

Bebekleri ağlamadıklarında ve “agu” demediklerinde…


En çok doğmamış olanları seviyorum.


Bu sefer gerçekten seviyorum… Doğmadıkları sürece sevgim daha da büyüyor. Ama hamile anneleri zaten onların yerine de konuşuyor. O zaman sevmek istemiyorum.


“İnsanlar konuşur”, “konuşabilen tek canlı insandır”, “ tanrı dil vermiş konuşalım diye”

Keşke insan olmasaydım… Zaten kabullenmemekte ısrarlıyım.

“Sen de konuşuyorsun” deme hakkı doğdu size şimdi

Lütfen demeyin…

Konuşmak zorunda bırakmayın beni… izah etmem için kelimelere muhatap etmeyin beni

Zaten yeterince bu duruma düşüyorum, en sevdiğim kendimi bile sevmemek istiyorum… Duymamak, keşke konuşmak zorunda olmasam dediğim anlar çok…

Konuşturmayın beni…

Ben sessizliği sevmek istiyorum…

Doğmamış bir bebeği dinlememe izin verin…

Bırakın da onu doğmamaya ikna edebileyim… Konuşmadan yapacağım bunu.


İçimde zaten susturamadığım bir şey var… Daima konuşuyor… İkna edemiyorum, susmuyor. Dediklerini duymazdan gelmeye çalışsam da olmuyor, anlamıyorum zaten dediklerini, anlamadığım için belki de çok konuşuyor…

Bari siz konuşmayın

Susun…

Doğmamışları da rahat bırakın…

15 Mart 2012 Perşembe

sonsuzum...

Zamanın durduğunu hissediyorum. Saatin tik tak sesini duymamak beni mutlu eder her zaman. Yorgunum... Bu sefer ki daha farklı. Boşvermişlik ile birlikte bir rahatlama var bu yorgunluğun içinde. Yaşanmışlıklar, anılar, anı olmaya aday anlar, insanlar, sevdiğim erkekler, sevmediğim erkekler, sözcükler, söyleyemediğim herşeyin ağırlığını taşımışlığın verdiği zarif bir yorgunluk…ilk defa yorgun olmaktan hoşnutum. Çünkü yorgunluğumu ilk defa dindirebileceğim.

Artık hiçbir şeyin ortasındayım. Ne sevgi var içimde ne de nefret. Ne konuşmak istiyorum ne dinlemek. Olmak istemiyorum, bulunmak, dinlenmek, yürümek… Yapmam gereken herşeyi bir toz bulutuna çeviriyorum. Alacağım son soluk bu toz bulutunu dağıtmak için olacak… Fütursuz, çileden çıkaran bir yavaşlık var üzerimde…aklımda hala cümleler… içimde konuşan bir ben. Yılların suskunluğunu delercesine konuşan, bağıran, haykıran ama sesini sadece benim duyduğum, benim duymak istediğim bir ben… umrumda değil başkalarına haykıramamış olmak. Konuşsam da dinlemezlerdi zaten. Dinleselerdi de umrumda olmazdı. Umrumda olması hep imkansızdı. Kendimden başka hiçbir şeyi umursamamayı öğrendim zamanla. Insanların her yaptığını kendileri için yaptığının bilincine çok erken vardım. Benden duyacakları, duymak istedikleri olmayacaktı. Istediklerini hiçbir zaman veremedim insanlara. Vermeyi istemedim hiç. Kimseden de kendim için bir şey istemedim. Kendim, kendimden istedim hep.

Herşeyin anlamsızlaştığı bir dünya büyüyor dışarda. Duvarlar ardında, görünmez duvarlar ile örülü, yapay kablolar ile yaşayan bir destek ünitesi. Sınırlar kalabalıkla daralıyor. Kalabalık kendi sınırlarını kendisi daraltıyor. Boğulduğumu hissediyorum içinde. Gökyüzünü göremiyorum. Sonsuzluğun varolduğundan emin olduğum tek yer artık o kadar karanlık, o kadar dolu ki. Camlar, duvarlar, demirler…metaller elementler, yıkılmaz yüksek binalar. Gökyüzüne uzaniyorlar birbirleriyle yarış edercesine. Sonsuz olmadığını kanıtlamak istercesine… Dayanamıyorum…
Herşey bir balonun içindeymiş gibi. Şeffaf, incecik bir balon. Her an patlayacakmış gibi duruyor. Patlamasını ne de çok isterdim…
Nefes almak çok zor. Ciğerlerim yok sanki… Görünmez bir el sürekli boğazımı sıkıyor. Alacağım nefesi içine çekiyor… kalabalık arttıkça daha fazla soğudu sokaklar… temiz havayı çok özledim…

Alabildiğine caddeler…heryer araba dolu…mağazalarda, gizli bir yarış içinde tüm insanlar. Sokaklarda kimliksiz giysiler dolaşıyor. Maske üzerine maskeler takılıyor. Her ortama uygun kostümler, seçilmiş sözcükler, sahte kahkahalar, yapay nezaket… sanki koskocaman bir tiyatro sahnesi…herkes oynuyor. Hem kendine hem başkasına…kendi içime gömülüyorum yavaşça. Gerçek olduğunu hissettiğim tek yere…çırılçıplak olmak istiyorum… içinde yaşadığım tek şey derim olsun istiyorum. Ne makyaj, ne pahalı giysiler…utanmak bana çok uzak. Çıplaklıktan hiç utanmadım. Saflıktan… utanmam isteniyor biliyorum. Bunu öğretmediler mi? yanlış… doğal olmak çıplak olmaktır. Sadece giysilerimi değil bana öğretilen, beynime kodlanan herşeyi çıkarmak istiyorum… ilk kez nefes aldığım gün gibi… çıplaktım o gün de… ağlıyordum… geri gitmek ister gibi…
Şimdi kendime dönmek istiyorum sadece…
Birkaç kere denedim…
Son kez deniyorum…
Bu sefer olacak…

Zamanı durdurdum. Kimsenin haberi yok… şu an dışardaki kalabalık sürekli saatine bakıyordur. Buluşmaya geç kalmamak için, toplantıya yetişmek için, birini beklerken, otobüs beklerken, yemek beklerken, zaman geçsin diye, zaman yavaş geçsin diye, mesai saati bitsin diye, sinemaya yetişmek için…
Ben ise durdurdum herşeyi…hiçbir şey beklemiyorum. Hiçbir yere yetişmeyeceğim. Geç kalmak hiçbir zaman umrumda olmadı. Yetişmiş olmak da… beklemek ya da bekletmek de birşey ifade etmedi…

Saat suskun. Bana benziyor şimdi… tik tak sesi yok. Sadece musluktan su damlıyor. Birkaç saniyelik aralıklarla, nizami, sakinleştirici bir telkin… bu sesi hep sevdim… ılık su…musluğu açıyorum yavaşça. Birkaç dakika izliyorum doluşunu küvetin. Su sesi duyduğum en güzel ses… su olduğumu hayal ediyorum gözlerimi kapatıp. O musluktan yavaşça akıyorum… birikintiye her vuran damlada binlerce zerreye ayrılıyorum. Çoğalıyorum yavaşça…sonra tekrardan birleşiyorum… şeffafım, benden başka hiçbir madde yok. Moleküllerimi hissediyorum her damlamda…

Küveti dolduruyorum... Küvetleri hep sevdim. Içindeyken kendimi hep sonsuz hissettim. Küçük olması sonsuzlaşmama engel olmadı. Okyanusta ufak bir kayık gibi…tek başıma, alabildiğine ben olduğum sonsuz okyanusta, ufak bir leke olarak hayal ettim kendimi küvetlerin içinde…

Tüm yüklerimi çıkarıyorum şu an. Aranıza karışırken kendimi örttüğüm tüm fazlalıkları. Hem giysileri hem olmadığım insanı. Olmaya çalıştım çoğu zaman. Ama en büyük sadakatsizliği kendime yaptım bu süre zarfında. Artık tamamen sadığım kendime…

Yavaşça soyunuyorum. Giysilerimi atıyorum rastgele. Düzene ihtiyacım olmayacak. O giysilere de… bugün hava soğuktu. Kazak giymiştim. Hiç sevemedim kazakları. Son kez giymiş olmak hafifletiyor beni. Bir giysi daha, iç çamaşırlarımı da sıyırıyorum yavaşça… bir yılanın deri değiştirmesi gibi bırakıyorum zemine tüm o pahalı kumaşları… en sevdiğim giysim ile başbaşa kalıyorum. Artık sadece ben varım. Kendi içimde doğmak için… olmam gereken yere gidiyorum…ilk güne…

Küvete adım atıyorum. Attığım en uzak ve en yakın adım bu olacak… uzaklığın nedeni bunca zaman beklememdi bu anı. Yakınlık ise kendime dönüşün son hamlesi… çok kez farklı türlerini denedim. Ama hepsinde başarısız oldum. Bu sefer gidiyorum kendime…

Ayaklarım suyun içinde tamamen…son kez bakıyorum ayaklarıma. Hep yanımdaydılar uzun arayışımda. Benle birlikte beni aradılar… caddeler, şehirler, ülkeler geçtik birlikte. Bazen doğru yere gittik bazen yanlıştan koşarak uzaklaştık… bu sefer olmam gereken yere refakat ediyorlar son kez… bu sefer doğru yoldayız…

Uzanıyorum yavaşça küvete…su ılık, bir yerden anımsıyorum bu anı… anımsamamın zor olduğu bir andan…o ilk andan… ne kadar da ılıktı orası…
Yavaşça uzanıyorum. Tadına vararak yaşamak istiyorum her saniyesini… bedenim teşekkür edercesine bütünleşti suyla…artık ayni maddedeniz… son kez uzatıyorum elimi küvetin dışına. Havayı son kez hissediyorum. Su damlaları yere düşüyor… hepsini tutmak isterdim…

Uzun zaman önce aldığım jileti çıkarıyorum kağıdından. Bu markayı hiçbir zaman telaffuz edemedim. Denemiyorum bu sefer. Önemi yok… adını söylemeden teşekkür ediyorum kendilerine… farkında olmadan arayışıma ve yolculuğuma bilet oldukları için…

Bu sefer doğru açıyı biliyorum. Acemiliği geride bıraktım… sınırsızca hayal edebilirim artık. Sınırsızca düşünebilir, konuşabilir, kendim olabilirim. Jileti dayıyorum sol bileğime. Canım yanmayacak, korkmuyorum…tek bir hamle, yukarıya doğru, yavaşça…son çizgimi çiziyorum dünyanıza, ancak kendi bedenim üzerine… dünyadaki en sevdiğim görüntü kanımın suya dağilması olmuştur. Zevkle seyrediyorum o anı…çok az bir sızlama…geçecek… su, ben, kanım…şımdi gerçekten birleşiyorum her bir molekülde… jileti atıyorum dışarı…
”artik sana ihtiyacım yok, teşekkür ederim…”

Gözlerimi kapatıp, tamamen yatıyorum… kulaklarım suyun içinde. Kalp atışımı sudan dinlemek çok güzel. Yavaşlıyor…
Son nefesimi alıyorum. Ilk aldığım nefese nispet yaparcasına…
Zaman yavaşlıyor, kalp atışlarım seyrek…
Son kez çarpıyor. Son tik tak…
Sonsuzum……

8 Mart 2012 Perşembe

yaşamın ucuna yolculuk

Yirmi yıl sonra aynı şarkılar çalıyor. Elli üç yıl öncesi çekilmiş bir film gösteriliyor.
Yirmili yılların giysileri vitrinleri dolduruyor.
Açlık, savaş, geri kalmışlık ve inanılmaz felaketlerle ilgili haberleri kitleler, masal dinler gibi dinliyor. işte böylesi bir yaşam önümüzden gelip gidiyor.
Sen kendi duvarlarının gerisine çekiliyorsun. O, kendi duvarlarının gerisine çekiliyor.
Bir başka kentte. Bir başka ülkede. Herkes bir başka kentte.
Herkes bir başka dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor.
Aynı dili konuşan iki kişi yok. Her sözü, insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun.
Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması.
Karşısındakine bir şey anlatmak istese de, gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler.
Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde.
.....Tezer Özlü...

tanımasam da çok özlüyorum bazen seni...sürekli okumak, okumak istiyorum...
her kelimeni içmek, her cümleni zihnime kazımak...
bittikçe başa dönmek...hiçbir zaman eskimeyecek bir kitap...eskimeyecek kelimeler...

yine okuyorum seni, kaçıncı kez bilmiyorum ama bu sefer sesli okuyorum...kapattım tüm ışıkları sadece ufak bir mum yanıyor hemen yanımda...
sen varsın, pavese var bir de ben... sen pavese'i anlatıyorsun...ben senin sesini hayal ediyorum okurken...hiç gitmediğim berlin'de yürüyorum seninle...gitmiş gibi...
'bir insan hiç tanışmadığı birini de sevebilir' diyorum seni her okuduğumda...
ben varolmadan gitmiş olmana çok üzülüyorum...

6 Mart 2012 Salı

Mad Girl's Love Song by Sylvia Plath

 

I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)

The stars go waltzing out in blue and red,
And arbitrary blackness gallops in:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I dreamed that you bewitched me into bed
And sung me moon-struck, kissed me quite insane.
(I think I made you up inside my head.)

God topples from the sky, hell's fires fade:
Exit seraphim and Satan's men:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I fancied you'd return the way you said,
But I grow old and I forget your name.
(I think I made you up inside my head.)

I should have loved a thunderbird instead;
At least when spring comes they roar back again.
I shut my eyes and all the world drops dead.
(I think I made you up inside my head.)

1 Mart 2012 Perşembe

beklentiler

doğduktan sonra herşey boka sardı.
hep birşeyler bekledi insanlar sizden..
ilk önce emeklemenizi, derken yürümenizi...bir gün bir kelime söylemenizi sonrasında ise cümleler kurmanızı...tuvaletinizi altınıza yapmamanızı, sıcak olana dokunmamanızı, hayır denilince durmanızı, belli başlı kuralları öğrenmenizi beklediler...
sevmenizi beklediler birşeyleri, daha doğrusu kendi sevdiklerini sevmenizi...
size öğrettikleri hep kendileriydi, siz kendinizi öğrenemediniz bir türlü...
beklentiler yaş ile doğru orantılı olarak arttı.
5 yaşına kadar çocuk oldunuz, daha sonrasında içsel çürüme başladı...
5 yaşına kadar kendinizdiniz, sonrasında ise seramik sanatçısının avucunun içinde şekilden şekile giren bir kil parçasına dönüştünüz. herkes belli sınırlar koydu...
bitmek bilmeyen beklentiler gittikçe çoğaldı, onlar çoğalırken benliğiniz hızla ufaldı...
kenidiniz olamadınız ki hiç; olduğunu sandığınız kişi, sizden önce yaşamışların yansımasıydı...
size hep öğrendiklerini "başkalarından öğrendiklerini" öğrettiler.
seçme şansı bırakmadılar, kendiniz olma şansını da...
kendiniz olmak istediğinizde "başının dikine gidiyorsun" deyip önünüze geçtiler..
demek istediklerinizi hep içiniza attınız yalan söylemeyin!
bebekken cümle kurduğunuzda atılan sevinç çığlıkları zamanla yerini "sus, konuşma, nasıl bunu söylersin"lere döndü...
süslü nezaket cümleleri, gereksiz sohbetler, iltifatlar, konuşmalar...bunların hiçbirini söylemek istemediniz... söylettiler size ama farkında değildiniz...
doğru ve yanlışı öğrettiler ve gurur duydular bununla..
size hep "evet" dedirttiler, "tamam" dedirttiler...
"hayır" dediğinizde ya kaba oldunuz ya da uyumsuz
neden diye sorduğunuzda ise problem çıkaran, sürekli soru soran, insanları soruları ile meşgul eden biri...
doğduğunuz andan itibaren geçen 5 senede siz gerçekten sizdiniz... sonrasında "biz" dedikleri topluluğa sizi dahil etme çabaları başladı.

çıplak olduğunuz bu kısacık dönemde, transparanken duygular ve düşünceler, bir anda "utanmak" kelimesini soktular hayatınıza ve " ayıp" denen şeyi...
 ne ayıp vardı bunda ne de utanmak...
beden çıplak, düşünceler süslü kelimelerle giydirilmemiş, ruh transparan...ama bir anda üzerinize birkaç beden bol gelen ve hayatınız boyunca - her ne kadar kendinize yakıştığını düşüneseniz de - size hiçbir zaman yakışmayacak ve sizi gerçekte "kim" olduğunuzdan uzaklaştıracak süslü giysiler ile örttüler... sadece bedeni değil, düşünceleri, ruhu, içinde gerçekte " siz olan " herşeyi...

buna büyümek dediler. siz büyüdükçe sizin üzerinizdeki beklentiler de büyüdü.
hep birilerinin yükünü hissettiniz sırtınızda... kelimelerden de korkar oldunuz... biri birşey söylerse diye hareketelerinize kelepçe vurdunuz... çünkü birinin birşey söylemesi sizden beklentisi olanları kızdıracaktı..onlar kızarsa olmaz.. çünkü sizi onlar yarattılar...
değişik değişik kelimeler ezberlettiler size... söylemek istemediniz ama bunu dile de getiremediniz. içiniz ve dışınız hep farklıydı... bazen bunu belli ettiniz ve hemen etiketlendiniz "normal değilsin" diye...
diyemediniz
"normal da ne?"
hakikatten, normal ne demek?
kim normal? normal olmak; benlikten uzaklaşıp da birbirinin aynısı olmuş toplum içinde yaşayan, sabah erken kalkan, evlenen, işe giden, para kazanan sonra harcayan, televizyon seyreden, çocuk yapan, aynı koltuğun aynı köşesinde aynı pijamalar ve terliklerle oturup her hafta aynı programları izleyip yaşadığı her dakikayı aynı geçiren, sonunda da ölen-çaresizce, korkarak ölümü bekleyen- insanlar gibi mi olmak?
normal olmayı da öğrettiler maalesef... ama normal diye bir şey yoktu aslında... norm'u icat ettiler ilk önce, kurallarla sardılar çevrenizi ve kurallara uymanızı emrettiler...uyanlar normal oldu uymayanlar ise anormal...
anormal diye etiketleyip korkutarak, dışlayarak sizi normalleştirmeye ya da başka bir tabirle etkisizleştirmeye çalıştılar...
beklentilere uyum sağlamanızı istediler... hep beklediler...siz de bir süre sonra beklemeye başladınız birilerinden...baktınız başkaları sizin beklentilerinize kulak veremiyor.. derken çocuk yaptınız ve kendi beklentilerini aşıladınız ona...o da çıplak doğdu, o da transparandı fakat siz de öğrettiklerinizle giydirdiniz, daha kalın, daha kaba kumaşlarla...insan, başkaları beklentilerine cevap vermeyince çocuk yapıyor... tüm çocuklar bu yüzden doğarken ağlıyor. herşeyin farkındalar...

sorun sizde değil... üzülmeyin yapacak birşey yok... eliniz kolunuz bağlıydı bunları yaşarken, çünkü öyle bir güç ki o; siz kendiniz olmaya çalıştıkça sizi daha fazla sargılara boğdu... sonunda pes ettiniz ve vazgeçtiniz... anne babalarınızı da suçlamak yersiz...onlar da aynı sargı ile sarılarak şekillendirildiler...herkes...kimse çıkıp da yırtmak istemedi... ben çok istedim yırtmak, insanların beklentilerine karşılık vermemek, "benden birşey beklemeyin, canınız cehenneme, ben sizden birşey beklemiyorum, şimdi defolun pislikler" demek... ama o kadar zavallılar ki, bunu suratlarına vurarak o zavallı iğrenç suratlarındaki şok etkisini görmeyi midem kaldırmayacak... ne kadar sefil olduklarını farkettikleri anda çok mide bulandırıcı oluyorlar... çıplak gezmek istiyorum, kimseye hesap vermek istemiyorum, kanunlardan ahlak kurallarından bana ne, içimden geçen herşeyi söylemek istiyorum, bazen zamanı yavaşlatıp o sefil anları slow motion'da izleyerek daha da tiksiniyorum...
benden birşey beklemesin kimse... canım kimseye kendimden bir parça vermek istemiyor...
istediğimi yapmak, istediğimi söylemek ve sadece kendim olmak istiyorum hepsi bu...
şimdi defolun