28 Aralık 2012 Cuma

çubuk krakerden hallice

24 yaşındayım, yerine göre 20 bazen çok canım sıkılırsa 26...
her neyse kısaca 88 modelim.
çok mu GDO'lu besin tükettik, hiç mi okunmuş pirinç yemedik bilemedim.
yok böyle bir yorgunluk...
aynada gördüğüm kafam, üstgövdem bacaklarım falan, hissettiğim özerkliğini ilan etti edecek bir iskelet...

bazı günler bir kanguru misali sek sek sekerekten, bazı günler ise tembel hayvan misalı mışaraktan yaşıyorum. (mışarmak: böyle bir eylem yazılı olarak olmasa da hissi açıdan var, evet.)
her ademoğlu gibi benim de vücudumda 206 kemik var. valla ben iskeletorun yalancısıyım(lisede biyoloji dersinde can sıkıntısından saymıştım)
fakat bu 206 kemik milli bir beden bilinci ile birbirine bağlı değil.
bazen kemiklerimin çubuk kraker, eklem yerlerindeki o adını bilmediğim sıvının da uhu olduğunu düşünüyorum.
sanki canı sıkılan tanrının iskambil kağıdından yaptığı bir insanmışım da komşunun gerzek çocuğunun üflediği portakallı topitop esanslı nefesiyle dağılacakmışım gibi bir hissiyatta, made in veli göçer imzalı evde oturan bir vatandaş gibi tırsarak yaşıyorum.
farmaton üzerine red bull ve devamında içilen türk kahveleri hiçbir işe yaramıyor; ben aynı hamurdan ben, çubuk kraker iskeletiyle çay yanında iyi gidecek aperatif ben...

bazen de ezilmişlik hissi oluyor üzerimde.
bir memur düşünün. mesela çarlık rusyasında, şöyle 1800lere rastlayan dönemde 9'uncu dereceden bir memur olsun bu. sayfaları temize geçsin, amirlerinin dilekçelerini falan yazsın. mesai başlangıcı ile oturduğu aşırı rahatsız sandalyesinden, mesai bitimine kalkmadan harıl harıl çalışan bir memur olsun. işte bazı sabahlarda kendimi o 9'uncu dereceden zavallı memurun, yaklaşık 10 saat üzerine oturduğu zavallı poposu gibi hissediyorum. hangi şuursuz marangozun yeteneksiz ellerinden çıkıp da ISO bilmemkaçbin belgesini alamamış o rahatsız sandalye ile memurun üst bedeni arasında sıkışıp kalan o zavallaı, ezik popo gibi... hani sandalye iz yapar ya bazen çok oturunca öyle izli mizli...


25 Aralık 2012 Salı

isviçreli bilim adamlarının suçu ne?

İsviçreli bilim adamlarının üç açılı dış fırçaları ve beyazlatma sınırlarını zorlayan diş macunları haricinde yaptığı bir araştırmaya göre; 40 yaşına gelmiş ve hiç evlenmemiş bir kadının, 40 yaşından sonra evlenme ihtimali terörist bir saldırıya kurban gitme ihtimalinden daha düşükmüş.( ciddiyim, şåka değil) 
Bana göre 40 yaş üstündeki isviçreli bir bilim kadınının, bir akşam dışarı çıkıp bekar, isviçreli ama bilim adamı olmayan abilerle tanışabileceği bir sosyal ortama girmek yerine, laboratuarda bu yaştan sonra koca bulma ihtimalleri üzerine yaptığı acı bir evde kalmışlık kokusu yayan bir araştırma bu. Ama bizim bacıların telaşlanmasına gerek yok. Evet, bilim adamı yetiştiren bir ülke olmayabiliriz ama nur topu gibi bir Esra Erol'umuz var bizim. hıh!

ayrıca;

Norveçli balıkçıların ellerini bebek poposu gibi yapan kremi inceleyen İsviçreli bilim adamları, Kahtalı Mıçı eşliğinde yaptıkları deneyler sırasında Somalilili korsanlar tarafından kaçırıldılar.

sinir hücresi eğitim programı

Anladım ki sinir hücrelerimizi de vücudumuzu şekillendirip güçlendirdiğimiz gibi eğitebiliriz.
 
Vücudu şekillendirmek bireyin kendi kapasitesi ve isteği ile doğru orantılıdır. Misal diyet yapar, spor yapar bla bla.
 
Ama sinir hücrelerini güçlendirmek ve eğitmek için birey tek başına yeterli değildir. Mutlaka onu uyaran bir başka etkene ihtiyaç vardır. Bu etkenler bulunması çok da güç olan şeyler değildir, bilakis herkesin çevresinde onun sinirlerini kaldıracak en az bir tane dangalak, andaval, camış, angut ve iki ayaklı öküz mutlaka vardır.
 
Sinir hücresi eğitim programına -maalesef- isteği dışında girmiş olan bir birey, başlangıçta mutlaka birkaç bin nöron kaybeder çünkü onları nasıl yöneteceğini bilemez.
 
Ama program ilerledikçe görecektir ki, etrafındaki andavallar onu cinnetin sınırına getirecek mallıklara durmaksızın bir yenisini eklerken, onun nöronlarındaki akson ve dentritler(sinir hücresi uzantıları) tehey tehey diye halaya tutuşmuş eğleniyorlar.
 
Sinir sistemimizin bize verdiği yetkiye dayanarak cinnet geçirebiliriz, pek de güzel olur ancak anayasanın hukukçulara verdiği yetkiye dayanarak bunu yapmamanızı öneririm. Zira o cinnet sırasında temizlediğiniz yaratıkları anayasa adam sayıyor.
 
Bu yüzden sinir hücrelerinizi geliştirin.
 
Mesela benim sinir hücrelerim sürekli tehey tehey!
Yoksa şimdiye seri katil olmuştum!

21 Aralık 2012 Cuma

ezikliğin dayanılmaz acısı

Dün akşam işten çıktıktan sonra, her tarafı kaplamış karın ve iç organlarımızı dahi dondurabilecek kadar soğuk olan havanın bezdirici ağırlığında, sıcacık evime kavuşma tutkusu ile yürüdüm yolda. Kendi sokağıma vardığımda, uzun zamandır beklediğim sevgiliye ulaşmışçasına bir mutluluk duyuyordum; birazdan sokak kapısından girecek, hızlı adımlarla merdivenleri tırmanacak ve sıcak yuvamda pijamalarım ve kahvem eşliğinde sevgilim ile sherlock holmes'umu tekrardan izleyecektim. Bu mutluluk, uyuşmuş parmaklarımla zar zor tutabildiğim -10 derecedeki anahtar kadar uzağımdaydı... Kapıyı açtım ve girdim apartmandan içeri.

İki adım attıktan sonra, ufak bir kağıt parçası ilişti gözüme. Posta kutumda "beni gör" dercesine duruyordu. O minik, masum kağıt parçasının günümü mahvedecek bir detay olduğunu nereden bilebilirdim ki? Hızlıca kağıdı alıp çantama attım ve koşar adım tırmandım basamakları. Mutluluk ve huzur bir kaç adım ötemde, 55 derece sıcaklıkla beni bekliyordu. Evin kapısını hızlıca açtım, o an denizden esen meltemin teni yalayıp geçmesi gibi, yumuşak bir sıcaklık dokundu yüzüme.
"İşte, huzur bu" dedim...

Bütün gün üzerimde ağırlık yapan ne kadar giysi varsa hızlıca çıkardım ve tüm gün beni bekleyen sevgili pijamalarımı giydim mutlulukla. Sonra kahve suyumu koydum ve beş dakika önce posta kutusunda gördüğüm o minik kağıt parçası geldi aklıma, çantadan çıkardım.

Kağıdın ne olduğunu anlayana kadar hayatım mükemmeldi, mutluydum, sakindim, bir hindu rahibi kadar huzur doluydum, nirvanaya ulaşmış bir dinginlikte kahvemin olmasını bekliyordum. Tek istediğim sıcacık yuvamda huzur veren bir akşam geçirmekti. Ama tüm gün hayalini kurduğum,  düşme riskini göze alarak buzlaşmış karın üzerinde koşar adımlarla ulaşmaya çalıştığım sıcak ev, huzur... Hiç birinin bir anlamı kalmadı.

O küçük, beyazımsı kağıt bir faturaydı, doğal gaz faturası...
ufak bir kendini kaybetmişlik, şimşekler, beyinde yankılanan garip sesler, ters epifani...

İnsan büyük bir acı yaşayınca er ya da geç bunu kabulleniyor, psikolojide acıyı hazmetme beş aşama ile anlatılıyor:

-inkar
-öfke/isyan
-pazarlık
-depresyon
-kabullenme

Ödemem gereken tutarı gördükten sonra geçen bir 10 dakikalık kendiliksizlik süresinin ardından ben de bu aşamaları tek tek yaşadım...

-inkar: virgülü yanlış yere koymuşlardır caanıım, hata vardır(içsel-dışsal monologlar, acınası bir hal)

-öfke/isyan: 55 metrekarelik evde sauna mı işletiyozzzz, allah cezanızı versin, ödemiyorum lan bu faturayı, gelin kesin doğalgazı, ben sizin gibi.............................................................................................................., sizi ilk gördüğüm yerde.................................................... o zam yapan ellerinizi................................................................( yüksek sesli, yer yer küfürler içeren, zeka seviyesi yeterli olanlar için +18 monologlar, çığlıklar, sinir krizleri, komşulardan gelen uyarı)

-pazarlık: halledebilirim, yarın giderim esgaza, es kaza bir fatura geldiğine dair dilekçe veririm, medeni iki insan gibi çözebiliriz. (kendi kendini telkin eden salak monologlar)

- depresyon: böyle yaşanır mı, ufacık bir mutluluğu bana çok gördün esgaz, sıcak evimin hayallerini yıktın. hava eksi bilmem kaç ama biliyor musun esgaz, üşüyen bedenim değil, kalbim üşüyor, kırdın kalbimi... soğuktan donayım da gör sen...( salya sümük monologlar)

-kabullenme: ilk önce açtığım kombiyi kapatayım, yarın da gider faturayı öderim artık yapacak birşey yok. bir şekilde alacaklar bu faturayı benden zaten, ama helal etmiyorum, inşallah sıcak evlerinizde zatürre olursunuz doğalgaza zam yapanlar. ama ödeyecez kaçış yok...

Ufak bir kağıt parçası deyip geçmemek lazım...
O minicik kağıt parçası bana yaklaşık yarım saat süren bir sinir krizine, bu krize bağlı olarak kaybedilen birkaç sinir hücresine, hatırı sayılır ölçüde gözyaşına ve maaşımın kalan kısmını faturaya yatırıp, yeni yıla dımdızlak girecek olmanın verdiği ezik ruh haline neden oldu.

Ayrıca yan komşunun "bana 80 geldi, senin çalıştırdığın bana yaramış hohihohihohi" şeklinde, cami duvarına işeyen köpeğin fütursuzluğundaki sözleri tüm doğalgaz camiasına duyduğum kini ondan çıkarmama neden oldu.( hayır, son olay bir hayalden ibaretti. onu orada pataklamak isterdim ancak yapamadım. Sadece "bu fatura kıvrılacak kadar büyük değil, allahın sevgili kuluymuşsun" deyip eve girdim)

Sonrasında ise malumunuz üzere kombiyi kapatıp, bazadaki en kalın kazak ve ceketleri çıkardım. güzeller güzeli, birtanecik pijamamın üzerine en kalınından bir sweat ve hırka giydim.
Ayağıma da yünlü çorap üzeri patik ve maymunlu pandufladan oluşan kombinasyonu geçirip, hızla düşen ev ısısının ortasında ezikliğimle başbaşa kaldım.

16 Aralık 2012 Pazar

kitlesel salaklık

Bireysel salaklığın kitleselleştirilmiş bir dışavurumudur maçlar. 

Karşınıza alıp da sohbet ettiğiniz, vakit geçirdiğiniz insanın ne derecede aptallaştığını, tanımadığı insanlara hunharca küfür edebilecek kadar ufaldığını hatta daha ileriye gidip işi kin boyutuna taşıyıp şiddete bile başvurabildiğini ve en üzücüsü de tüm bu hareketleri sergilediği o doksan dakikanın aslında onun yıllarca gizlediği 
basit karakterinin yayınlanmamış fragmanı olduğunu görürsünüz. 



Normal zamanda süper bir insan diye tabir edebileceğiniz bir kişi, altı üstü doksan dakika süren bir spor karşılaşmasında renk ve boyut değiştirmeyen bir mutant oluverir, çıldırır, ucuzlaşır... 



Şovenist duygular ve hirs bir kenara itildiğinde, gerçekten de keyifli bir spordur futbol. 

Fakat şovenizmin tavan yaptığı o anlarda, izleyenin içinde gizlenmiş olan tüm ilkelliği ortaya çıkardığında bana göre bir horoz dövüşü, at yarışı ne kadar sporsa bu da futbol da o kadar spordur. 



Bu düşüncelerimin muhattabı sporcular değil elbet...

14 Aralık 2012 Cuma

Ahlak mı ?
Benim ona gücüm yetmez, onu yerine getirecek kadar param yok.

pygmalion

hebele hubele 21 aralık ve kıyamete dair 'olacak mı, olmayacak mı, kesin kopacak kıyamet,
bak cumaya da denk geliyor vs.' gibi toplu inanma seanslarıyla biraz daha gayret edip,
olasi senoryalari belli bir çıtaya kadar yükseltirsek,
 pygmalion-halk arasinda beklenti etkisi de deniyor- gerçeklestirebiliriz.
Bu Mayalar icin ufak, insanlık için kendi kalesine atılan en büyük gol olarak salaklık tarihimizin sonsözü olabilir.

ayrıca,
mayalar hakkındaki bu efsanenin şirinceli gözleme yapan teyzeler tarafından ortaya atılmış olabileceği hakkında derin şüphelerim var.
dünyanın en güzel giysisi pijamadır.
pijama tasarımcılarına nobel ödülü verebilirdim elimde imkan olsaydı.
pofudut patik ve terlik üreticilerini de öpüyorum gözlerinden, canımsınız.
ben sadece kitap okuyarak, müzik dinleyerek ve kahve içerek yaşayabilirim.
bu bir lüks...

10 Aralık 2012 Pazartesi

teyzeler- tehlikenin farkinda misiniz?

nebulaydı, toz bulutuydu, bing bang, patladı soğudu falan, sonrasında havva ademe o elmayı kaktırdı, vay sen nasıl yedin al sana ceza, olaylar olaylar derken insan ve akabinde diğer  canlılar oluştu vesaire vesaire...

bitkiler, hayvanlar, insanlar ve teyzeler...

ne zaman ve nasıl evrimleştikleri bilinmemekle birlikte, tahmini olarak insanlığın evlilik kurumunu keşfetmesinden hemen sonra, larva olarak girdikleri bu kurumda, birkaç yıl içerisinde geçirdikleri psikolojik ve fiziksel evrimin ardından ortaya çıktıkları varsayılmaktadır.

Görünümleri normal bir dişiden farksız olsa da dikkatle bakıldığında aradaki nüans hemen fark edilir.
Her insanoğlu gibi iki kol, iki bacak, bir kafa, burun vs. gibi organlara sahip olan bu teyzeleri diğer canlılardan ayıran en önemli özellikleri bukalemundan hallice olan dilleri ve her genç kızın hayatına fütursuzca sokmaktan çekinmedikleri burunlarıdır.

Öyle ki insandaki normal boyutlarda olan dil yapısından farklı olarak, fazlaca gelişmiş olan konuşma kapasiteleri insanda hayret uyandırır. ağizları iyi laf yapan teyzelerin avlanmaktaki becerileri de bu yeteneklerinden gelmektedir. ortama kolayca ayak uydurabilen teyzelerin gelişmiş bir hafizalari ve ortamı isitmak adina kullandıklari girizgah zehirleri vardir. bu zehir bir sıvı olmaktan öte, ergenlikten yeni çikmış bir genç kızı kolaylıkla etkisi altına alabileceği 'pek de hanım kızımız, pek de guzel pek de kibar hay maşallah' gibi iltifat gibi gorünen bir zehirdir. bu avını yumuşatma, kendisine alıştırma, ufak bir hoşbeşten sonra esas okları firlatma aşaması için en uygun ortamı hazırlar.
sayıları kesin olarak bilinmemekle birlikte, dünya üzerinde hemen hemen her sülalede yüzlercesi olduğundan şüphelenilmektedir. yetiştikleri bölgeye gore de şekillenebilen teyzelerin ozellikle Anadolu coğrafyasında yaşayanları en tehlikelileridir. ureme oranları bir hayli yuksek olan bu teyzeler, her sene yuzlercesini familyalarına katmakta ve genç kızlar için gün geçtikçe daha tehlikeli olmaktadırlar.

teyzelerin en sık görüldüğü ortamlar kadınların popülasyonunun yüksek olduğu yerlerdir. kuaför salonlari, pazarlar, kermesler bunlardan bazılarıdır. fakat iki ortam vardir ki, en tehlikeli oldukları alanlar oralarıdır: altın günleri ve düğünler...

özellikle altın günleri onlar için biçilmiş kaftandır zira güne katılan diğer teyzelerin mutlaka evlenme çağına gelmış ya da gelmesi yakın kız ya da erkek çocukları vardir. ancak teyzelerin öncelikli avları kesinlikle körpe, hayatının baharındaki kızcağızlardır. her hafta düzenli olarak yapılan altın günlerinde, genç kızların karşılaştığı bu teyzelerin şaka ile karışık garip ve bir o kadar da ürkütücü replikleri olur:

seni bir yanağından öptükten sonra 'gel gıııızz dul galmayasın' diyerek, öpülmekten yırttığına sevinmiş olduğunuz diğer zavallı yanağınızı da salyalamaktan çekinmezler. ileriki yaşantınızla ilgili ortaya attıkları bu öngorü, onlar için size bir lütuf olarak görülse de sizin bilmeniz gereken bunun bir beddua olduğudur. şayet öpülme faslından sonra pençelerinden kurtulabiliyorsaniz hemen kendinizi o ortamdan uzaklaştırmanızı ve mümkünse annenizi de günden kurtarmanızı öneririz. zira bu teyzelerin bilinçaltına girip etkileme gibi bir özellikleri daha vardır. bu özelliklerini de anneler uzerinde Freudmuşçasına kullanmaktan çekinmezler. mideyi ele geçirme konusunda da oldukça başarılı olan bu teyzelerin borek çorek ve bilimum hamurişi silahları da sizi etkisi altına alabilir ve ortamdan kolayca kurtulmanıza engel olabilir. yapılması gereken nedir daha çözemedim ancak öğrenince bunu da tezime ekleyeceğım. neyse, o buram buram hamurişi kokan, yün ve şiş bileşenlerinin birbirine surtünmesi ile ortama yayılan ağir ev hanımlığı kokusu da dogal ortamlarında sıkça başvurdukları bir başka silahtır. isviçreli bilimadamlarının uzerinde çalıştığı bu koku için geliştirilmiş ev tipi, çanta boyu, genç kız rüyası bir okfaltometre bulunmamakla birlikte, bu kokuyu algılamanın başka yolları da mevcuttur. klasik 'nasilsin, tayfan nasil' gibi ufak bir ortam girizgahının ardından, çanta ya da kuyumcu torbasından çıkan bir adet yün ve iki adet 7 numara şiş, ortamın bu koku ile etkisiz hale getirilebileceğinin kanıtıdır. hamurişi için biraz geç kalınmıştır. belirtmem gerekir ki size o ortama girdiğiniz ilk anda, üzeri çirkin pullarla işlenmiş, hafif topuklu ve adım attıkça yürümenizi zorlaştiracak terliklerin verileceği. oradan hizla uzaklaşmak isteyen genç kızların 'aman terlik giy, ayaklarını üşütme çocuğun olmaz' gibi cümlelere kanmaması ve o terlikleri giyip, akabinde tuvalete gidip oldukları yerde birakması gerekmektedir. bundan sonra en önemlisi bir poğaça ve çayın ardından ortamın derhal terkedilmesidir.

en tehlikeli oldukları bir dıger ortam ise düğünlerdir. yüksek sesin kurtarıcı olacağinı sanıyorsaniz yanılıyorsunuz zira bu teyzeler yuksek seste bile size zehirli dillerini dökmekten hiç korkmazlar. hatta işi abartıp, kulağınızın içine öyle girerler ki tükurükleri hafif bir baygınlık geçirmenize sebep bile olabilir. bu gibi ortamlarda genç kizlar birer kiymetli avdir çünkü o ortamda mutlaka Ayşenin oğlu Ali ya da eltisinin kardesi mehmet sizin kordinasyonlarınızı teyzelere bildirmiştir. başina geleceklerden habersiz olan genç kiz, ortamda fingir fingir dolaşir ve korpelikten kaynaklanan aurasını yayarken başina geleceklerden habersiz demet akalin'in evli mutlu çocuklu isimli sarkisina istemsiz eşlik eder, ki bu da onu potansiyel bir evlilik cagi gelmiş ve eş isteyen kiz goruntusune sokabilir. oncelikle fazla oynamamak ve bu gibi evlilik imali şarkilara bir kelime dahi olsa eşlik etmemek gerekir.  Size komşusunun ya da eltisinin bilmem nerede bilmem ne mühendisliği okumuş oğlunu anlatıp başgöz etmeye çalışan teyzeler, sizin verebileceğiniz her türlu ret cevabina karşi temkinlilerdir. 'erkek arkadasim var' dediginizde, parmağiniza kacamak bir bakis atip 'kiziiiim gencsin, guzelsin kullandirma kendini' gibi sizi kuruntu ve uzuntuye itecek, gardinizi dusurecek cumleler kurarla. ya da 'okuyorum ben teyze' dediginize, 'cocuk da yaparsin kariyer de kizim' deyip mal gibi kalmaniza sebep olabilirler. 'ben daha kucugum' diyen bir kiza 'olsun buyuturuz' diyeni bile vardir ve bu gayet cidi bir cumledir!
yapılması gereken ilk gordugunuz halayda, yaşıtınız olan kızların arasına dalıp, ortak kaçma planı yapmak ya da arka arkaya atilacak iki ileri bir geri adim sistematiğinde doğru yayı çizdiğinizden emin olarak düğün salonunun teyzelerden uzak bir köşesine gidip saklanmaktir.

ama unutmayın, dünyada her sene bilmem kaç bin teyze sosyal alana giriyor ve evlilik kurumuna yeni kurbanlar için genç kizları hedef aliyor. olası bir boş anınızda kendinizi geleceğin teyzesi olarak bulabilemeniz çok yakın bir ihtimal.

tehlikenin farkında misiniz?


7 Aralık 2012 Cuma

çok şekersiniz, gerçekten

of!
saçma salak kanun tasarıları ile gündem meşgul edilen, ucuz siyasetin tavan yaptığı bir ülkenin vatandaşı olmaktan ve bu dünya üzerinde bu kafada insanların varolduğu gerçeği ile yüzleşmekten sinir sistemim bitap düştü, diyalektiğim çürüdü, insanlıktan soğudum.
bizim viklere bir haller oluyor şu sıralar. para fazla geliyor, eh adam akıllı iş gücü de harcamıyorlar, enerji birikiyor derken bu enerjiyi boşaltacak bir şey arıyorlar. sonrasında da cımbızla dünyanın en saçma fikrini çıkarıp güya "iş yapıyorlar".

'ecdadımızı yanlış anlatiyolla, şanlı osmanlı tarihini çarptiriyolla, çocuklarımıza yanlış öretiğyollaaa"... kıyamam, çok şekersiniz, cidden...
dizi bebeğim, dizi...kurgu, senaryo, gerçek değil...

aman efendim haremmiş, cariyelermiş, padişahlar hep yataktaymış...
öyle tabii, ecdadınız nasıl oldu sanıyordunuz? tozlaşma ile üremediler ya!
ayrıca zaten şovenist tarih eğitimi veren bir ülkeyiz. allayıp, pullayıp yerleştiririz osmanlıyı, öyle sefere gittiler, böyle yendiler, şanlı osmanlı, padişahım çok yaşa...
ya bir bırakın övünülecek şeyler değil bunlar...
ne koymuşlar tarihe sorarım size, geçmişte kandan başka ne var?
matbaa yok, halka zulüm maşallah Allah arttırsın, deliren şehzadelerden saray ufak bir bakırköye dönmüş, entrikanın dibi yaşanıyor, sen hala şanlı ecdadlarımız mı diyorsun?

osmanlı bir aileydi dostum, mavi kandı onlar, inan bana senin soyunun dayandığı aile ile uzaktan yakından alakası yoktu. osmanlı bir yerde, anadolu halkı bir yerdeydi, bilmem anlatabildim mi?
kırbaçladılar halkı, sömürdüler, astılar kestiler, kanla suladılar o çok övündüğünüz geniş toprakları.
az akıllı olsalardı, satmazlardı memleketi sizin o gavur dediklerinize. ama anlı şanlı ecdad değil mi...bence de satanlar, sömürenler ancak sizin ecdadınız olabilir zaten...

neyse konudan dağılmayalım, velhasıl sevgili viklerim bir deli bir kuyuya taş atmış, dalkavuklar o taşı yalamak için kuyuya atlamış.

tarih içerikli türk dizilerini prensip gereği zaten seyreden biri değilimdir, ayrıca saçma da geliyor muhteşem yüzyıl. şimdi izlemediğim birşeyi de savunmam sırf size inat olsun diye. ama en nihayetinde o bir dizi, senaryosu olan, belli bir konudan esinlenerek kurgulanan bir dizi.
ha siz diyorsunuz ki "ecdadımızı yanlış öğretiyolllaaaaağ", o zaman al çocuğunu karşına, ver eline "yanlı" olmayan bir tarih kitabını, çocuk açsın okusun tarihini. dizi ya da sinemadan halkı eğitmeye çalışmak da nesi?

ayrıca o çok sevgili osmanlıcıklarınızın sütten çıkmış ak kaşık olmadığını da pekala biliyorsunuz. kanuniniz oğlunu ve sadrazamını öldürtmedi mi, fatih için kardeş katli vaciptir fetvası verilmedi mi? taht kavgalarında birçok bıyığı terlememiş şehzade telef olmadı mı? pardon, bunları tasvip edip, bir de ecdadımız mı diyorsunuz?

evet, padişahlar seviştiler, öpüştüler, koklaştılar, her insanoğlu gibi yaptılar bunu. ayrıca o dizide sevişme sahnesi bile yok, sadece sevişileceğini anlıyorsunuz. saçmalamayın yahu...

televizyon seyrederken denk geldin bu diziye, çok mu rahatsız oldun?
lütfen sana bir icattan bahsetmeme izin ver
"kumanda"
bebeğim, kanal değiştirmek diye bir teknoloji var günümüzde.
açtın kanalı, baktın sevmediğin dizi
al kumandayı eline, bas bir tuşa, değiştir kanalı..
Eugene Polley'den sevgilerle...

yani kalkıp da bu kadar kolay bir yöntem varken neden kanun hazırlamaya çalışıyorsun?
teknoloji hayatı kolaylaştırmak, kanunlar da toplum yaşamı içindir. altı üstü bir dizi ve evinde ailenle seyrediyorsun, topluma mal etmeye ne gerek var senin beğenmediğini seyretmemeyi...

sevgili vikler, yasadır kanundur, rica etsem bu tarz enerjilerinizi toplumu feraha ulaştırmak için harcasanız. hani hırsızlıktır, dolandırıcılıktır, fenerdir, yolsuzluktur, tecavüzdür bunlar için; elle tutulur, aklın ve mantığın ışığında, Allah'ın sizlere verdiği beyni layıkıyla kullanarak yapsanız. ne bileyim, memeleketteki işsizliğe çare olsanız, yanıbaşımızda çıkacak savaşa maşa olmak yerine engel olsanız hadi siyaseti yapamadınız bari ölen doğa için, zarar gören hayvanlar için, nesli tükenen timsahlar için çabalasanız?



mal gelip sığır gidenler

İzdivaç programında telefonla programa katılan erkek adayın, stüdyodaki bir diğer erkeğe talip olması garipsenecek bir durum değildir.
Kadın ve erkek gibi erkek ve erkek ya da kadın ve kadın da birbirini sevebilir, sevgi karşıt cinsiyetlerin tekelinde değildir. Burada garip ve çirkin olan, başta basit konuşmaları, vidaları yerinden oynamışçasına ayarsız hareketleri, itici mimikleri ile sunucu titri altında programa çıkarılan salak kızcağız, adamın kazancını açıklamasının ardından sağı solu ayrı oynayan kadınlar ve "sapına kadar erkeğim" diyerek sapının haricinde pek de kabul görecek bir özelliği olmayan boş birkaç adam,
toplumsal zeka ve kültür seviyemizi gün yüzüne çıkaran bu ve bunun gibi programlardır.
 
sokaktaki p...enke demediğinizi bırakmıyorsunuz, o namussuz oluyor da, bunların tvlerdeki versiyonlarını soluksuz seyrediyorsunuz.
hani Amsterdam'da bir bölge vardır, Redlight District...
bu programlara baktıkça orayı seyrediyormuş gibi oluyorum. genelevlere, fahişeliğie karşı biri değilim, aksine onları aşağılayanların kafalarını kesmek bile istiyorum...
ama bu tip mal-sığır eğrisinde gidip gelenler namusluyuz ayağına yatıp da, o programlarda kendilerini pazarlıyorlar ya, deliriyorum.
modern olsun veya olmasın, bu tür programlarda oluşturulmaya çalışılan aile kurumunun, evliliklerin temeli basitlik kokuyor. kadın ile erkeğin iğrenç pazarlıkları, yaşanan diyaloglar, kadını evlenmeye razı eden sebepler, tipe ve hesap cüzdanına göre eş seçmeler... 
fuhuş öncesindeki pazarlıklardan ne kadar da farksız...
 
 
demem o ki, eşcinsel bir talibin katıldığı programda, adamcağız gay olduğunu söylemeden önce mal varlığından bahsediliyor.
yok ne kadar maaş kazanıyorsun, yok araban var mı, yok evin var mı...
adamın kazancını, ev sayısını duyan kadınların orgazm çığlıkları atması, daha suradını bile görmedikleri birine talip olabilecek bir basitliğe sahip olmaları,
onu alma beni al muhabbetleri...
bunlar o kadar masumane ve namuslular ki, beyefendi eşcinselim deyince bir anda ahlak masasını kuruyorlar programa..
 
ben bilmemne beye talibim deyince açılan gözler, etraftan gelen "aaaaeeeeaaoooo" sesleri, pek namusluymuşçasına ayıplamalar, "sapına kadar erkeğim, ama sapımdan da başka bir vasfım yok" tavırlar, sunucu kızın salaklıkta doktora tezini sunmaları..
sakin bir insan olmaya çalışıyorum, etrafta dolaşan örümcek kafalıları görmemeye çalışıyorum, "tamam Gözde, olacak rahat ol, sinirlenme "diyorum, herkes bir gün karşısındakini sadece insan olarak görebilecek ve bitecek bu önyargılar diyorum, diyorum da onca andavalın nasıl insan olacağını aklım almıyor.
kendimi yatıştırmaya çalışırken daha da sinirlendiriyorum.
beyinden yoksun bu tarz andavallarla aynı havayı solumaktan, aynı canlı kategorisinde olmaktan nefret ediyorum.
insan olamayan, insana sadece insan olduğu için değer veremeyen bu ve bunar gibi başı bozuk, mal cahil ayak takımının neden hala yaşadıklarını bir türlü anlamıyorum.
 
ibret alalım diye mi yaratıyorsun bu tarz andavalları be tanrım?

Huzursuz parmak sendromu-9

Osmanlıyı atası sayan, ecdadımıza sahip çıkalım diye çığıranlara sesleniyorum: Eğer atalarınıza sahip çıkmak istiyorsanız, sizi işin kaynağına yani Adem ve Havva'ya sahip çıkmaya davet ediyorum. Eh ne de olsa insanlığın mimarı onlar ...
Hadi önünüze bir incir yaprağı koyun ve gezin....
 

5 Aralık 2012 Çarşamba

biz-siz

bazı günlerin kutlanıyor olmasına sevinmeli mi üzülmeli mi bilemiyorum. mesela 5 Aralık, Türk kadının medeni haklarına kavuştuğu gün. aslında üzücü böyle bir günün olması.
kadının varoluşundan bu yana sahip olduklarını elinden alıp, sonrasında
ona lutfedermiş gibi verilmesi ne kadar acı.
bu sadece kadın için de geçerli değil...
tüm insanları kapsıyor.
ancak yine de birilerinin önemsediğini görmek umut veriyor.
her ne kadar şimdi bundan 200 yıl geriye dönmeye yüz tutsada bazı düşünceler,
biz sahip olduklarımızdan kolay kolay vazgeçmeyeceğiz.
 
önce şunu bir düzeltelim
aslında bir hak verilmedi bize...
bizim olan ve elimizden alınan iade edildi.
bir insanın sahip olduğu hakları elinden almak, onun uzuvlarını kesmek gibidir.
doğuştan uzuvlarımızın olduğunu varsayarsak, elimizi kesip, sonrasında "sana elini iade ediyorum" demek ne kadar saçma ve komikse, haklarını da elinden almak bir o kadar saçma ve komiktir. üstüne basitliktir!
 
kadın ve erkek cinsiyet tanımıdır. yaratılışta kadın da canlıdır, erkek de...
her ikisi de insandır ve her insan eşit haklara sahip olarak doğar.
bunu hepimiz biliyoruz zaten.
fakat erkekliği bir üstünlük olarak görenler ve bazı negatif etkenler- aslında doğuştan bizim olanı- kaybetmemize neden oldu.
kadın ve erkek her alanda eşittir.
fakat kadın ve erkeğin eşit olduğunu kabullenmek her baba yiğidin hakkı değildir maalesef.
ama kadını ikincileştirmek, onu yok saymak, meta gibi göstermek, doğuştan gelen haklarını göz ardı edip, onu değil seçmen sadece bir çocuk makinesi olarak görmek, kadının gücünden korkan kaypak erkeğin kaçış noktasıdır.
Atatürk'ü sevemediniz, onun devrimlerini sevemediniz çünkü O sizler gibi basit düşünmedi, kadınlara ellerinden alınan hakları geri vermekten korkmadı.
aslında benim üzüldüğüm bunu görmezden gelenler değil,
bunu yapanların yanında yer alan kadınlar, onların kadınları, anneleri, kızları ya da kardeşleri.
nasıl bu kadar aciz ve zayıf kalabiliyorsunuz?
ikincileştirilmeye ve bunu sizin yüzünüze bakar yapanlara nasıl göz yumabiliyorsunuz?
bunu yapan, ayrımcılığı benimseyenler
sadece
insan olmayı başarırsanız şayet ve biraz da saygı kavramını geliştirebilirseniz,
göreceksiniz ki bizim sizden hiçbir farkımız yok.
biz ya da siz diye de birşey yok, bundan bahsederken bile utanıyorum...
 
her şeye rağmen, haklarımızın iade edildiği 5 Aralık 1934 tüm kadınlar için önemlidir.
bu sadece kadınlar değil, erkekler için de önemlidir.
ama anlayabilene...
 
 

3 Aralık 2012 Pazartesi

baba-kız diyalogları

- ocağıma diktiğin incir ağaçlarından ufak bir Gözde Dural hatıra ormanı kurdun kızım, aferin.
- yapmasaydınız beni o zaman, korunsaydınız, yapmasaydınız....(bıdıbıdıdbıdı)
-tamam tamam, ne istiyorsan al!
- babacıkoooo:)

****************************************

- alo nasılsın kızım?
- iyilik babacım çalışıyorum hala, sen?
-ben de giydim pijamalarımı, uzattım ayaklarımı, bir dinleniyorum bir dinleniyorum tasvir edecek kelime yok.
- yazıklar olsun beni yapana


******************************************
‎-babacımm 130tl tel fturası gldi:( böhü
-oh!!
-oh derken?
-yaşama uğraşı işte kolay gelsin
-pavese'i alet etme kötü baba:(
-reddet beni o zaman kızım, lütfen"


*****************************************
 Babacım bana 850 TL borç verir misin?
- eşhedüenlaheeee amentü:)

"-ama tefeciler öldürcek bu parayı vermezsem
-ben vururum onları biter gider kızım korkma sen
- ya niye vuruyorsun, vurma sen bana parayı yatır iki medeni insa gibi çözerim ben bu olayı
- yok yok ben vurayım, paramıza bişey olmasın


***************************************
- bana playstation alalım mı baba?
- etek iste, çanta iste, topuklu ayakkabı iste ama yeter ki kız çocuğu olduğunu hatırlatacak birşey iste be kızım bir kere de

- ama kızlar da oynuyor ki
- hayır senin yaşında kızlar düğünlerinde oynuyor!

- he koca iste diyorsun yani
- dayak?
- no. thanks..byeee"

******************************************
tu bi kontiniyıd
ufuk dural şahsi hattına hoşgeldiniz. for english press 9.
-ufuk bey ile işle ilgili görüşmek için 1'i,
-eşiyseniz ve bu akşam ne yemek yapayım diye sormak için aradıysanız 2'yi,
-arkadaşıysanız ve ödemeli yapmıyorsanız 3'ü,
-oğluysanız ve eve geç geleceğinizi söyleyecekseniz 4'ü,
-gözdecim sensen ve para istemek için aradıysan lütfen NO'yu
tuşlayınız.

babam için tam da gerekli olan bu olsa gerek:)

Huzursuz parmak sendromu-8

-bir vatandaşımıza, "Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz" diyen güya sağlık bakanımızın,
- engellilerin park yerine araçlarını park eden şoförlerimizin,
- engelli asansörü ve yolu yapmaktan aciz tüm belediyelerimizin,
- toplu taşıma araçlarında engelli vatandaşlara yer vermeyen gençlerimizin
- engelli okulunu imam hatip yapanların
 3 Aralık Dünya Engelliler günü kutlu olsun.

1 Aralık 2012 Cumartesi

tuvalet kağıdı

Bir gün olur da katil olmaya karar verir ve birilerini öldürürsem, bilin ki bunu dünyanın iyiliği için yapıyor olacağım.
 
Öldüreceğim mahlukatlar-mahlukat diyorum çünkü insan vasfından her geçen gün irtifa kaybeden bu ucubelere insan demek hatta hayvan bile demek canlı türlerine yapılmış bir hakarettir- dünyadan temizlendikten sonra, egonun, hırsın, kişiliksizlikten kaynaklanan tüm ezici, çarpık oluşumların yok olacağına inanıyorum.
 
Geberteceğim ucubeler çoğunlukla zengin, statü sahibi ama ters orantıyı kanıtlayan düşük bir zeka seviyesine sahip yaratıklar olacak. Sonrasında, bu insanların fotoğrafları ile tuvalet kağıdı bastırıp, tüm ülkeye ücretsiz dağıtacağım. bunu da onların binlerce insanı ezerek elde ettikleri para ile yapacağım.
 
Yaşarken dünyaya bir hayırları dokunmadı, bari öldükten sonra tuvalet kağıdı olarak işe yarasınlar!

nefret yazısı

büyük görünümlü insanlar geziyor etrafta.
o kadar kompleksliler ki bir sinek vızıltısı gibi can sıkıcı oluyorlar...
herşey onların istediği gibi olacak, herkes onların istediği gibi davranacak, her olayda fikirleri alınacak, herşeye son noktayı onlar koyacak.
etrafta "olmuş" diye tabir ettiğiniz bu insanlar, hayatları boyunca emir vermeyi bilmiş, hep kendilerini dünyanın merkezi sanmış, parasal yönden zengin ancak insanlık ve zeka ynünde rakımı düşük insanlar.
belki markaları var, belki çok iyi işler yapıyor, her geçen gün cukkalarına doldurdukça dolduruyorlar ancak bunları yaparken tüm insani özelliklerinden, kişiliklerinden-ki varsa-, zekalarından kaybediyorlar.
küçük beyinlerinin olduğu kalın kafataslarının üzerinde o kocaman burnu nasıl taşıyorlar hayret ediyorum.
artık nefretim ve tiksintim öyle boyutlara ulaştı ki, isimleri geçtiği anda kaşınmaya, sinirden dişlerimi sıkmaya başlıyorum..

kendini birşey zanneden, önüne geleni kölesi gibi kullanmayı ilke edinmiş ufak yaratıkların ne paraları, ne statüleri ne de isimlerinden korkmuyorum.

saygı da duymuyorum çünkü saygı duyulabilecek kişilik özelliklerinin hiçbirini barındırmıyorlar, aksine her adları geçtiğinde ya da kendileri ufukta belirdiğinde hayatımda hiçbir canlıdan duymadığım kadar tiksinti duyuyorum.

insanlar kendi zaaf ve eksikliklerini göstermemek adına ne şekilde iğrençleşebiliyorlar görüyorum ve bu da onlardan daha fazla tiksinmeme ve en sonunda suratlarına kusma hissi ile yanıp tutuşmama neden oluyor.

kolay kolay nefret eden biri değilim ancak yaptıkları nefret hissinin de üzerinde hissettiriyor ve artık neden bu denli ucuz insanlarla aynı ortamda olduğumu, bunlara tahammül etme sebebimi sorgulamaya başlıyorum.

maalesef bu hayatın bir kuralı, etrafta irili ufaklı bir sürü iki bacaklı böcekle yaşamak zorundayız.

bu dünya ile ilgili şüphelerim, insanların iğrençliklerini gördükçe daha da büyüyor.
ne kadar ufalabildiklerini, karşısındakine saygının zerresini duymadan hunharca ezerek yaşayabileceklerini ve maalesef koskoca ömürlerini boka bulanmış egolarının içinde bir rögar faresiymişçesine Chanel ya da Dior parfümlerle, pahalı elbiselerle, kendileri gibi sefil zengin kaypaklarıyla örtmeye çalışarak, dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanarak geçirebilecek kadar zavallı ve aptal olduklarını görüyorum.

peki, benim burada ne işim var?

dünyayı, aptallar, kompleksliler, cahiller ve katiller yönetiyor. bunların toplamı zengin ve erk sahibi(ymiş zanneden) insana çıkıyor. ama ne yazık ki ne zeka ne erdem ne de insanlık para ile satın alınamıyor.

biz olduğunca sade yaşayan, egodan, hırslardan sıyrılmış benliklerimizle insan olmak için uğraşan bunca kalabalığın, bu boklu züppelerin arasında ne işi var?


29 Kasım 2012 Perşembe

Biz çişini kakasını tuvalete yapmayı pepeeden,
toplama çıkarmayı devlet bahçeliden,
çocuk yapmayı iktidardan öğrenecek neslin müstakbel yaratıcılarıyız.
Bu yüzden ricam kondom kullanalım
 
 

25 Kasım 2012 Pazar

..... Belki de bırakıp gidilmeli, tüm yollar yürümek için. her biri uzaklaşmamızı emrediyor. dağlar görünüyor ufukta, şimdi olduğun yerden baktığında bir çakıl taşı kadar olan kocaman dağlar, önüne geldiğinde 'aş beni' dercesine, sonsuz bir kibirle dikiliyorlar karşında. ve sen ellerin ceplerinde, aklın senden bağımsızca hareket eden düşüncelerini hizaya sokma derdinde, önünde sonsuzluğa uzanan ama seni hep aynı çembere çıkaracak, çift şeritli, her gidişin de bir dönüşü olduğunu alt metinde suradına vuran, gri yollara bakıyorsun.

çekip gitmenin bir erdem olmadığını, korkaklık olduğunu defalarca kazıdılar beynine. kalmak ve savaşmak gerekiyordu bu kısır döngüde. oyle ki belki değıstirebilirdin dunyayi, ama ah o farkindalik yok mu, senioldugun insan olmaktan cikara, suradına carpan sert bir tokat gibi gercekleri fark etmene neden olan o farkindalik... bu dunyayi oldugun kisi olmaya devam ederek, tum bu maskelerin arasinda kalip onlara itaat ederek degistiremezsin. bildigin, yanlışa dönünce, tüm öğrendiklerin gerçekligini yitirince, baktigin yuzlerin maskesi dusunce... hala öğretilenin peşinden mi koşacaksin? yalanların, iki yuzluluklerin, kahpelikle yogrulmus gunlerin adami mi olacaksın, yoksa su an baktigin yola adim atip, kendini bulmak icin arayisa mi baslayacaksin?

senin sandgin dunyanın tam aksine, bulutların beyazlığı yok oluyor. gördüğünü sandığın iyi insanlar, iyi kelimesini bir kalkan gibi kullaniyor. kurulan cumlelerin arkasinda yatan her zaman tam aksidir.

senin cümlelerini arkasında yatan da sana o cumleleri inci gibi işleyenlerdi. artık yola çıkma vakti. tum öğrendiklerini cop kutusuna atman gerekiyor, zira gideceğin yer her neresiyse ogrendiklerinin pek bir onemi olmayacak. yeniden doldurmaya baslayacaksin levhani. tanidiklarin tanimadiklarin olacak, soylediklerin soylemediklerin, sustuklarin cigliklarin, beyazlarin siyahlarin olacak. oldugun kisiyi oldurmen lazim. eger kendini oldurebilirsen, iste o zaman baskalarini oldurmezsin bir daha. kendine dogruyu soyledig zaman, baskalari icin bahanelerin olmayacak. insan herkesten kacar, herkese yalan soyler, herkesi yargilar ama bir tek kendisiyle bas edemez. kendinle bas etmeyi ogrendigin gun, baskalarinin senin icin ne dedikleri ya da ne yapmaya calistiklariin bir onemi kalmayacak.

iyi insan yok bu dunyada. kimse degil... herkesin eli bir sekilde kire bulasiyor. her yeni dogan, safligini kaybetmek uzere egitiliyor, tipki sende de oldugu gibi. baskalarini kurtaramayabilirsin ancak kendini kendini kirtarabilirsin. o yuzden simdi tum gecmisini geride, olmasi gerektigi yerde birakip, kimliginden siyrilip yurumeye baslaman lazim...

unutma, cikacagin yolun bir donusu var. kendini reddetmeyi secmez, ve oldugun kisiden vazgecemezsen gittigin her yer geride biraktigin karanligin bir golgesi olacak. sifirdan baslayinp, tum ciplakliginla hareket eder ve sana yuklenenleri zihninden siyirip gercek seni aramaya devam edersen, cikacagin bu yol seni sana goturecek...

seni sen yapanları biraktigin gun, seni baskasi yapanlara izin verdin. sira seni sen yapacak gercek seni bulmada...

23 Kasım 2012 Cuma

my name is gözde..
I Am
woman
man
child
gay
lesbian
bi
muslim
jewish
christian
white
black
human
animal
plant
water
air
fire
earth
IAMNATURE!

August, Albert, Luis, George ve Adolf...



'Gün gelecek
Tabutlarımızdan
Güçlü sesler yükselecek
Şimdi bastırdığınız seslerden
Daha güçlü bir ses
Bin kez daha güçlü!
Daha sarsıcı!'
Spies'in son sözleriydi bunlar
Cellat ne anladın bunlardan?
O ruhsal büyüklüğü yok mu ettin?
...
Güneşi söndürebildin mi?"
David Edelshtadt

August, Albert, Luis, George ve Adolf...


Öyle bir zaman gelecek ki;
bizim suskunluğumuz, sizin bugün ipe çektiğiniz seslerden daha güçlü olacaktır!August Spies

14 Kasım 2012 Çarşamba

Tanrı insanı çamurdan yaratmış, yaratmış da acaba bazılarının çamuruna bok mu karışmış?

zeka diyeti

günaydın,

kalkın yataktan, bugün sizi yine aynı koşturmaca bekliyor. 
kahve suyunu koyun, biraz ayılmaya çalışın.

televizyonu açın, kanallarda bir gezinin.
üzgünüm maalesef sabah haberlerini veriyor tüm kanallar bu saatte.
çok limoni değil mi? 
sabahin bu saatinde ülke ve dünya gündemini takip etseniz ne olacak ki? 

boşverin...

kapıcı gazeteleri koymuş, her renkten var. 
alın elinize magazin ekini, çevirin sayfaları...

fotoğraflar güzel evet ama yazılar sanki gözünüzü yoruyor, haklısınız, kendinizi bildiniz bileli adam akıllı kitap okumadınız. 

boşverin fotoğraflara bakın...

ileriki sayfalarda astroloji var, bakın bakalım ne diyor günlük falınız... 

spor ekini unutmayın. dünden bu güne futbolda neler olmuş öğrenin. aman diyeyim adınız cahile çıkar transferleri bilmezseniz. 

hele tuttuğunuz takımın ilk onbirini sayamazsanız yuhlarlar sizi...
bakın bakalım yeni bir transfer haberi var mı? hangi yabancı, çapkın futbolcu gelecekmiş ülkemize?

bu çok önemli çünkü bekar mankenlerimiz için müstakbel bir sevgili adayı olacak gelecek kişi, ayrıca İstanbul'daki bir şişe birayı 50 tlye satan barlar için de sermaye geliyor demektir bu... 

beyin damarlarınıza magazin ve spor enjekte ettikten sonra açın televizyonu...

daha gün yeni başlıyor!

en sevdiğiniz programlar açılışlarını yapmıştır, biraz geç kaldınız ama mallık seviyenizi yakaladığınız dakikadan itibaren de rahatlıkla düşürebilirsiniz, panik yapmayın.

seda sayan yine saçmalama saatine başlamış, diger kanalda ise veli göçerden hallice bir sunucu geleceğin mutsuz, temelsiz evlilikleri için startı vermiş. kıza talip olan çocuğun evi de yok arabası da, maaşı da yetersiz, kız kesin beğenmeyecek... ama kanalı değiştirmeyin sakın, birazdan 80 yaşındaki amcaya 40 yaşındaki kadınlar talip olacak. siz eğlenceyi o zaman görün...

hadi şimdi açın o son model telefonlarınızı, girin internete, bakın bakalım hoşlandığınız çocuk tivit atmış mı? yeni birçok fotoğraf yüklenmiş sayfaya, bakın bakalım dün gece kim nerede ne yapmış... unutmadan bugün bir arkadaşınızın doğum günü, duvarına iyiki doğdun yazın ve fotoğrafını beğenin, sevinsin gariban... 

aslında haber kanallarına bir baksanız... tamam tamam boşverin...

bugün ne giysem var TV'de, açın televizyonu ve kim rüküş, kim moda ikonu mutlaka öğrenin. Türkiye'nin şık kadını öğrenmemek çok ayıp. bir de marka vizyonunuz genişler. ama belirtmeliyim ki marka bilgisi ile parasal durum ters orantılıdır...

sonra yarım yamalak tarih anlatımıyla muhteşem yüzyılı seyredin, zaten bir boktan haberiniz yok, olacaksa da yanlış olsun mühim değil. sonra osmanlıya hayran olun, o kadar mükemmeller ki...

Diğer kanalda fenerbahçe galatasaray maçı var, sakın kaçırmayın! Aynı havayı soluyan, gerçek hayatta birbirlerini bile tanımayan ve kişiliklerini bilmeyen insanların birbirine nasıl hunharca küfür ettiği kesinlikle kaçırılmaması gereken bir olay. 

sonra kanalı değiştirmeyin, değiştirmeyin ki birkaç adamın 90 dakikayı nasıl da don lastiği gibi uzatarak yorumladıklarını seyredin. 

aslında şu an bir tartışma programı da vardı başka bir kanalda ama neyse gece gece ne gerek var değil mi?

siz en iyisi son kez tivitlere bakın, bir iki birşey yazın ve uykunuza kaldığınız yerden devam edin...

tüm gün yorucu olmuştur ayakta uyumak. 
bir de beyninizi de kullanmanız gerekiyor ara sıra, neyse ki bilinçaltınız var.

rüyanızda biraz antrenman pasını attırır beyninize...

korkmayın yorulmaz birkaç saniyelik rüyayla, hoş yorulsa da ertesi gün uyandığınızda yine kullanmayacaksınız...

 bu arada bence bir gün hastaneye gidip bir nörolog kontrolünden geçseniz iyi edersiniz... 
zira yerinde mi baktırmak lazım. 

bir de daha ne kadar zeka diyeti yapacaksınız öğrenmiş olursunuz... 

12 Kasım 2012 Pazartesi

sessiz manifesto

içimden geleni, içimden geldiği gibi yazıyorum.

ne düşünüyorsam o...

neyi ne şekilde ifade ediyorsam öyle cümlelerim...

o yüzden ne korkak cümleler kuracak kadar kaçak,  ne de süslü tamlamalar kullanacak kadar yavşağım...

her yanda bir suskunluk var, herkes değil konuşmaktan, düşünmekten korkar olmuş... bize Türkçe dersinde öğretilen harflerin sessizliğiydi, düşüncelerin değil.

düşünmek ne zamandan beri utanılacak, korkulacak birşey oldu...
bizi en üstün canlı kılan yetimizden ne zaman ve nasıl vazgeçme kararı aldık?

ne zaman etten kemikten bir robot haline döndük ve ne zaman sesimizi kıstık, sustuk...

Bunca kötülük var dünyada...

insanlar ölüyor, insanlar soyuluyor, insanlar şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor, insanlar haksizlığa uğrüyor, insanlara tecavüz ediliyor, insanlar katlediliyor, insanlar açlıkla, hastalıkla savaşıyor...

ama tüm suçlulara kucak açılıyor, masumlara kırbaç sallanıyor...

bunca kötülüğün- her türlü ahlak normunun kabul ettiği kötülüğün- görmezden gelindiği kürede, insanı 'insan' yapan yeti suç sayılıyor...

silah üreticileri daha güçlü, daha ölümcül silah yapabilmek için birbirleriyle yarışıyor.

insana o kadar değer veriliyor ki, insansız savaş uçakları üretiliyor. bravo!
o insansız uçaklar yüzlerce insanı saniyeler içinde yok edebiliyor...

Bunu insana insan yapıyor...

Silah üretenler uzerine kan bulaşmış milyonları fütursuzca tüketirken, bir kitap yazan terörist ilan ediliyor.

Kitaplar yasaklanıyor, makaleler yasaklanıyor...

Kalem tutan eller kelepçelenirken, C4 üreten, silah tutan ellerle tokalaşılıyor...

kalem kılıçtan keskindir atasözünün mecaz içerdiğini ne çabuk da unuttu insanlar?

ya da ilk emirin 'Oku' olduğunu,

insanı diğer canlılardan üstün kılan en önemli özelliğin düşünmek olduğunu,

tanrının doğruyu bulmamIz için akıl verdiğini...

zemin çok yumuşak, taşlar kaygan artık...

bildiklerimizi bilmememiz gerekiyor.

öğrendiklerimizi unutmamız isteniyor.

Sorgulamadan, düşünmeden, analiz yapmadan, doğruyu paylaşmadan ve en kötüsü de insani vasıflarımızdan sıyrılıp, bir ot misali yaşamamız emrediliyor.

bunu yapanlar mükemmel sayılırken, düşünenler suçlu ilan ediliyor.

etrafımdaki herkes yavaş yavaş kabulleniyor bunu, korkuyor...

korktuğu için itaat ediyor, en akıllısı bile, düşüncelerini eski bir örtü gibi sandığa saklayıp tozlanmaya bırakıyor.

dinlenmekten, mimlenmekten, özgürlüğünü kaybetmekten korkuyor herkes...
ama kimse demiyor ki "bu şekilde zaten özgür değiliz"...

korkmak istemiyorum, kendi beynimden çekinmek, doğru bildiklerimi söylemek yerine susmak hatta unutmak, düşünmemek istemiyorum.

benim özgürlüğümü iki buçuk metrekarelik taş yığını değil, 1400 gramlık mucizevi organı kullanmamak, onu yadsımak kısıtlar...

ben düşündüğüm için suçlu değilim, zarar teşkil etmiyorum...
okumak ya da yazmak beni kötü bir insan yapmaz...

bir ya da iki arkadaşımla kurduğum sözlü iletişim, sohbet ettiğim konular ya da düşünce alışverişi yüzünden terörist olmam...

kalemler, sözler, kitaplar değil korkmamız gereken...
düşünmeyen, düşünülmesini istemeyen, düşünceyi bir suç sayan, silahı kalemden üstün tutanlardan korkmalıyız...

ben düşüncesiyle bir insanı öldüren, toplumu katleden ya da bir ülkeyi yok eden bir insan görmedim...

Siz gördünüz mü?








10 Kasım 2012 Cumartesi

insanı çamurdan yaratan tanrı, yarattıklarının ellerinin her zaman kirli olacağını görmeliydi. ne kadar ekmek o kadar köfte!

6 Kasım 2012 Salı

suçluyorum!

"...benim görevim konuşmak, suç ortağı olmak istemiyorum.yoksa gecelerim orada, işkencelerin en korkuncu içinde, işlemediği bir suçun cezasını çekmekte olan suçsuzun hayaletiyle dolup taşacak..."
 
Emile Zola
 
Bundan yaklaşık 114 yıl önce kaleme almıştı bu sözleri Emile Zola.
 
Adaletin suçluyu temiz saydığı, temiziyse mahkum ettiği bir dönemde,
 
gerçek bir aydına yakışan dürüstlük ve cesaretle
Albay Dreyfus'u adaletsizce mahkum eden haksızlık mucizesi suçlamalara ve devamında gelen adaletten uzak yargılamaya, buna sebep olan kişilere sessiz kalmamıştı.
 
20. yy Fransa'sında yaşanan,
suçsuz bir subayın, sahte belgelere  dayatılan asılsız iftiralarla mahkum edildiği bu adaletten yoksun olayın bir benzeri 21.yy Türkiye'sinde yaşanıyor.
 
Bizse masum gazeteci,yazar,ögrenci, askerlerin haksız yere hücrelerde çürümesinde üç maymunu oynuyoruz.
 
Unutuyoruz ki bir kişiye yapılan haksızlık, tüm topluma yapılır...
 

5 Kasım 2012 Pazartesi

itiraf


gözlerimizi her gün artan şiddete, haksızlığa, adaletsizliğe ve ölümlere kapatıp nasıl rahat uyuyabiliyoruz? Pembe bir dünya yok, magazin sayfalarında, TV'de gördüğümüz hayatlar gerçekliği saptıran ilüzyonlar.

televizyonlar, gazeteler, medyanın her kolu ölüm sessizliğine gömüyor yaşananları. hiç birşeyden haberi olmayan sade insanların beyni şişirme haberlerle, temelsiz hayatlarla, oyunlarla, hayal bile olamayacak kadar gerçeklikten uzak yaşantılar ile dolduruluyor.

sadece bu ülkede değil, dünyanın her yerinde her gün onlarca insan ölüyor, onlarca kadın tecavüze uğruyor, bir o kadar çocuk işkenceye maruz kalıyor ve bu insanlar hayatlarının geri kalanına bu izler ile devam ediyor. her zaman kanayacak enfeksiyonlu bir yara ile... Bizse parıltılı bir dünyanın silikon görüntüsüne bakıp hayallere dalıyoruz, gözlerimize o kadar spot ışığı veriyorlar ki, artık parıltılar haricindeki hiç birşeyi göremez hale geliyoruz...

derdimiz kimin kim ile nerede ne yaptığı, markaların en trend ürünleri, teknolojinin son model oyuncakları, futbol müsabakaları, siyasilerin hergün daha da mide bulandıran demeçleri ve çekişmeleri...

etrafımızdakileri sadece bir ürün olarak görüyoruz artık. zamanla o giysilerin içinde ne olduğunu unuttuk. sanırım bu yüzden sokaklarda karşılaştığımız, her mimiğinde binbir acı taşıyan evsizlere dikkat etmiyoruz. çünkü onların üzerinde bizim dikkatimizi çekecek marka giysiler olmuyor. bunlar olmayınca o insanlar saydamlaşıyor... ve dünyanın her yerinde üzerinde giysisi olmayan insanlar, yaşadıkları acıları kostüm olarak taşıyanlar, gerçek insanlar, bizim için görünmezler...

bize hep polyannacılık oynamamız tembihlendi. her zaman iyi yönünden bakmaya çalıştık hayata. ama yüzyıllarca hayat sürülen bu coğrafyada ne iyiydi? bu dünyada iyi olan tek birşey olsaydı polyanna olmaya gerek kalır mıydı?

kötüyü görmemek, susmak, görsek de görmezden gelmek için yetiştirildik ve bizden sonra geleceklere de bunu öğrettik. ben hergün onlarcasını okuduğum haberlerde, umutsuzluğun bin bir türünü gördüğüm gözlerde, adaletsiz kararlarda, tecavüzlerde, para uğruna dökülen kanlarda, savaşlarda, şiddette iyi bir yan göremiyorum. bu dünyada iyi şeyler oluyorsa bile ayrıcalıklı sınıfa oluyor. ayrıcalıklı sınıfı ayrıcalıklı hale getirenler ise her gün toprağın altına giriyor.

dinlerden, cinsiyetlerden, renklerden, ırklardan ve fiyattan sıyrılmış bir dünya istemem belki bu yüzdendir... yüzyıllarca kan döken bir canlı türünün bir üyesi olmaktan utanıyorum. "ben onlardan değilim" diyemiyorum maalesef. bana dokunmayan yılan bin yaşasın mottosu yüzünden bu hallerdeyiz. oysa ki bir kişiye yapılan haksızlık herkese yapılır, bu açıdan bakamıyor, bunu göz ardı ediyoruz. "ben işkence edenlerden, öldüren, sömüren, tecavüz eden, şiddet gösteren, özgürlükleri kısıtlayanlardan değilim, evet... ama ben bunca yaşanana sessiz kalarak onları onaylıyorum. bir kadın öldürüldüğünde, içim acıyor ama sessiz kalıyorum. bir çocuğa tecavüz edildiğinde, midem bulanıyor ama sessiz kalıyorum. her gün onlarca insan ölüyor hem bu ülkede hem de başka yerlerde, aldığım nefes batıyor bana, ama susuyorum." çünkü bir olay yaşandığında "orada" olmadığımız için kendimizi şanslı saymayı öğrendik. açlıkla savaşmadığımız için şanslıydık, tecavüze uğramadığımız için, savaşın içinde olmadığımız için "şükür ki şanslıydık".

benim özgürlüğümün nedeni onların benim için acı çekiyor oluşu...

özgür olduğumuz için şükredelim, yiyecek yemeğimiz olduğu için, tecavüze uğramadığımız, savaşın içinde yaşamadığımız için şükredelim...  bizim özgürlüğümüzün nedeni, dünyanın herhangi bir yerinde "biz özgür olalım" diye bu acıları çeken insanların olması. ama bir gün bizim de birileri özgürce nefes alsın diye bu acılara maruz kalmayacağımızın bir garantisi yok...


17 Ekim 2012 Çarşamba

hatasız kul olmaz, kul hatasız olmazsa tanrı da hatalı olabilir.

tanrı birçok kavmi helak etmiş olabilir ama gözden kaçırdığı bir kavim var ki, şu an insanlar onların yüzünden tanrı yerine onların icadına tapıyor. lidyalılar sevgili tanrı, lidyalılar. ama sen de haklısın. beyin verdiğin, en üstün canlı tayin ettiğin insanoğlunun tek hücreliden daha basit bir canlı olabileceğini kestirememen de senin suçun değil. ama bunu da sen bilemeyeceksen kim bilecek önceden o ayrı. hani Müslüm Gürses'in de dediği gibi "tanrı istemezse yaprak düşmezmiş"...

bu cümleyi zikretmişken şunu da sorayım, sen istemezsen yaprak düşmüyor ya, hani insan da ölmüyor. peki sen istediğin için mi savaşlar oluyor, insanlar ölüyor.? yoksa bu savaşları çıkaranlar tanrı yani sen de bizim mi haberimiz yok? bu arada şarkının devamında "vicdanını dinle bak ne diyor: senin için bir can ölüyor" diyor. ben de sana sesleniyorum, bize verdiğin vicdanların toplamı sendeyse, hani ruh senden üflendi falan ya, sende bir dinle vicdanını bak insanlar ölüyor.

orhan gencebay'ın da dediği gibi "hatasız kul olmaz", kulu sen tasarladıysan, o hata yapabiliyorsa sen de yapabilirsin analojisi de buraya uyuyor. o yüzden üzülme ama

 şu para ve lidyalılar  işini de bir daha düşün... bu işte hata yaptın, dost acı söyler... 

12 Ekim 2012 Cuma

sesler ve tatlar

her dinlediğim müzikte birşey yemiş gibi hissediyorum.

şu an and I say çalıyor, hafif loş ışığın altında yanımda Jack, onun dilinden mürekkeple hayat bulan sözcükleri içiyorum yavaşça... on the road... gitmediğim yollar benimmiş gibi geliyor. bunu Tezer'de ve Pavese'te de yaşıyorum. ama konumuz onlar değil... konumuz elimde aslında hiç tutmadığım bir kadeh pinot ile amerika'da gitmediğim yollarda seyahat ediyor ve pinot'dan bir yudum almadığım halde sarhoşlaşıyor olmam... garip değil mi?

son birkaç zamandır dikkat ettiğim seslerin ağzımda bir tat bıraktığı... şu an and I say çalıyor ve ben sanki bir kadeh pinot içmiş gibi, pinot noir'nın hafif ahududu ve duman karışımı tadını hissediyorum dudaklarımda... inanılmaz bir keyif... bu hissi sevmeye başladım artık. önceleri aklım bulanıyordu tatlar, sesler, notalar, tatlar... şimdiyse zevk duyuyorum.

her şarkıda olmuyor ya da her seste... nadir parçalar var ki, en sevdiğim tatları veriyorlar bana... bazıları ise nefret ettiğim tatları anımsatıyor. mesela çikolata gibi ya da dondurma... bu seslere karşı daha temkinli davranıyorum artık zira rahatsızlığı hem işitsel hem de tat olarak veriyorlar...

yaklaşık yarım saattir and I say dönüyor Itunes'ta ve ben iki şişe pinot içmiş kadar hafif ve keyifliyim...

9 Ekim 2012 Salı

gece

sıcak soğuk bir gecenin içinde, sadece sessizliği dinlemek için kulak kabartıyorum. herşey durmuş gibi, ölüm sakinliğinde hava. uzaktan amaçsız kahkahalar geliyor rüzgarla; derin ve silik bir kaç kahkaha. birileri, bir yerlerde ne kadar güzel bir hayat yaşadıklarını haykırıcasına gülüyor. kahkahaların ardına saklıyorlar yoksunluklarını, üzüntülerini. insan ne kadar sıkıntıda olursa olsun, onu yadsımayı öğreniyor ilk. küçükken ufak bir hikayeyi hayat felsefesine dönüştürmeyi öğretiyorlar: Pollyanna... acınası hayatlar yaşıyor ama bir o kadar kahkaha atıyoruz. aslında ne çok şey anlatıyor sesler...

sıcak soğuk bir rüzgar esiyor. bazen rüzgarların sarfedilen kelimelerden oluştuğunu düşünüyorum. çünkü her esişlerinde hem hüzün hem de mutluluk duyuyorum. her gün bu yer kürede binlerce bebek doğuyor, bir o kadar insan ya ölüyor ya da öldürülüyor. binlerce kişi kahkaha atarken, bir o kadarı kanlı göz yaşı döküyor. her gece insanlar sevişiyor, insanlar ayrılıyor. kimisi gülüyor kimisi içten içe ağlıyor. bir yerde havai fişekler atılıyor kutlama için, aynı anda bir başka yerde ise bombalar aydınlatıyor geceyi. bu yer kürede milyonlarca insan, milyonlarca düşünce ancak sadece iki farklı yaşam var. madalyonun iki yüzü yaşıyoruz...

her gece sessizliği dinlemek istiyorum. uyuyan insanların horlamaları evlerin içinde hapsolur, karanlık kiri örter, sessizleşir dünya... ufak hayallerle ile uykuya dalan insanları hayal ediyorum bu şehirde. ömürleri hayal kurarak geçen insanların, ertesi güne umutla başlama dileklerine kulak veriyorum. acıyorum içten içe... hiçbir şey daha iyi olmayacak bu yaşantıda. fakir her zaman daha fakir, kaybeden her zaman daha kaybeden kalacak. umut ettiklerinizi unutturacak size umutsuzluklar. pişmanlık, kırgınlık, hayal kırıklıkları, göz yaşı, hüsran... her geçen gün, her yeni gün için yattığını gece artarak götürecek sizi son nefese...

uykudaki insanların saflıklarını seyrediyorum. ne kadar da masumlar... oysa ki uyanıkken kim bilir neler yaptı. kaç maske ile dolaştı, kaç kişiyi kırdı... iki yüzlü bir yaşantıda böyle olmak mıydı onun seçimi? herkes yaşadığı hayatı kendisi mi seçer? kimse kim olmak istediğine karar veremiyor. doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar bir mermer misali yoontuluyoruz. kendimiz haricindeki herkes bizim ne olacağımıza karar veriyor. ve kendimiz olmadan yaşayıp, kendimiz olamadan ölüyoruz. nasıl gömüleceğimize bile biz haricindekiler karar veriyor.

ne zaman bir mezarlık görsem durup bir iki dakika seyrediyorum. bazen de içeri girip mezar taşlarını okuyorum. binlerce isim, tarih... hepsi için iyi dilekler, özlemler, çiçekler... orada bile uçurum var, kimisi pırıl pırıl mermerlerden bir lahit, kimisi ise sadece etrarı sağdan soldan bulunmuş bir iki taşla çevrili kapkara toprak. kimisi genç, kimisi yaşlı, kimisi zengin kimisi evsiz... o mezarlık duvarlarının içinde durup kapatıyorum gözlerimi ve buradaki insanların hayatlarını hayal ediyorum. hepsi de mutlu muydu yaşarken? kahkahalar ile mi geçti bir ömürleri, ölmemek için daha uzun yaşamak için mi savaştılar? şimdi neden bu kadar sessizler? peki ben neden kendimi hep onların arasında daha mutlu hissediyorum? neden mezarlıklar en iyi bildiğim yerler? her bir yaşanmışlığı hayal ediyorum, ve her seferinde hüzünleniyorum. mezarlıklar neden hüzünlendir insanları biliyorum; çünkü orada tükenmiş yaşamlar var. boşa harcanmış yıllar, umutsuzca bekleyişler, hayal kırıklıkları ile harcanmış, her gece umutla yatıp her sabah aynı tatminsizliği yaşamış insanlar var, ölümle tanışan.

mezarlıklar gerçeğin ta kendisi aslında. ne için yaşadığımızın göstergeleri. tükenmişliğin son durağı... son yolculuk için son istasyon... o yüzden mezarlıklar hep hüzünlü. orada yatanlar sadece sevdiklerimiz, kaybettiğimiz insanlar değil. orada yatanlar kaybetmiş, acı çekmiş, bir ömrü umutla, hayalle ve sonunda ise bir avuç hüsranla tüketmiş yalnız insanlar. sanki oraya her gittiğimde fısıldıyorlar bunu her seferinde. bunca hırsın, bunca haksızlığın, acının, hayal kırıklığının kol gezdiği yaşayanların dünyasının amacının sadece ölmek olduğunu söylüyorlar. tatminsizlikle geçecek bir ömrün sonunda bir avuç topraktan başkası olamayacağımızı haykırıyorlar. artık cismen yoklar o insanlar, olabildikleri sadece bir avuç gübre... belki de onca yıl yaşamışlığın ardından bu yer küreye en büyük iyilikleri de bu...

gecenin koyu lacivert rengi, ten kokularından bir nebze sıyrılmış rüzgarı ve sessizliğini dinliyorum. uykudaki insanları hayal ediyorum, sonsuzluk uykuları için alıştırma yapar gibiler... tüm o hırslarından, iki yüzlü yaşamlarından, kötülüklerinden sıyrılmışlar ve masum görünüyorlar. masumiyet yorganına sarılmış, bir ertesi gün için hayal kurarak kapatıyorlar gözlerini ve ertesi gün yine aynı kötülüğü edecekleri doğaya, birbirlerini itecekleri bir karmaşaya hazırlanıyorlar. bir ömür sürecek bir savaş, hem de ne için olduğunu bilmedikleri bir savaşa hazırlanıp, ölmek için zaman öldürüyorlar bilmeden... gecenin sessiz insanlarını seviyorum, uzaktan gelen kahkahalardaki hüznü ben yaşıyorum onların yerine...

2 Ekim 2012 Salı

insan ilişkilerinize kafam girsin

izleyici konumunda olmaktan ne zaman sıkılacağım? ya da insanlar ne zamana kadar benim susmamdan istifade edip de dingonun ahırındaymışçasına davranacaklar?

gördüklerimi söylemek istiyorum bazen, canımın sıkkınlıklarını, ama sonra duruyorum ve " karşımdaki bunu anlayacak mı ki? o yine bildiğini okuyacak, bense harcadığım nefes ile kalacağım" diyorum...

sonrasında sustuğum için tepeme çıkıyorlar, ya da öyle zannediyorlar. ama bilinsin ki susuyorsam sadece sizinle muhattap olmak istemediğimden susuyorum.

insanlar beni hep kolay gördü. Olabilir, görsünler hiç de umrumda değil. Açıkçası ben "zor" olmayı seçen bir insan da değilim. Kimseyi peşimden sürüklemem, kimseye kapris yapmam, emir vermem, neysem oyum.

Herkese mesafem aynı, olması gerektiği gibi. Ne çok içerdeyim ne de dışarıda. Durmam gereken yerdeyim, ama gördüm ki ben kendimi oraya sabitlemiş izlerken insanlar benim ne kadar kullanılması kolay bir insan olduğumdan bahseder olmuş. sokayım sizin bahsettiklerinize!

Oradan bakınca, kendi işimde gücümde oluşum, herkesle sohbeti denk tutuşum, tepkisizliğim kullanıldığım anlamına mı geliyor?

Yalıttığım bir dünyam var her şeyden. Kendimi insanların gereksiz hengamesinden bu şekilde uzak tutuyorum. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın değil bu. Sadece etrafımda kibiriyle, ikiyüzlülüğüyle, sinsiliği ile dönen dünyada kendim için duracak bir yer bulamıyorum. O yüzden uzak duruyorum ve tarafsız kalıyorum. Kim iyi, kim kötü, kim doğru, kim yanlış açıkçası hiç de umrumda değil: Ben kendimi baz alarak, evet belki biraz bencilce olacak ama, ben olarak yaşıyorum. benim sevdiklerim, benim önceliklerim, benim istediğim, ben... Küçük hesapların döndüğü, ufak insanların büyük lokmalar yemeye çalıştığı, herkesin yandaş elde etmek için birbirinden çirkin oyunlar oynadığı bir dünyanın içerisinde, kendimi bunlardan yalıtmaya çalışmam bunları kabul ettiğim anlamına mı geliyor? Ne etliye karışırım ne sütlüye. çünkü ne etli ne de sütlü benim umrumda değil... sakin duruşum insanlara haddinden fazla bir özgüven vermiş olacak ki, herkes beni kukla yapıp oynattığını zannediyor ama söyleyeyim sizin küçük hesaplarınız, benim yapacağım hesapların yanında at sikinde kelebek kalır. evet, ağzım bozuk, bazen küferediyorum ama kusura bakmayın ki siz ağdalı bir Türkçeyi maalesef haketmiyorsunuz. sizi tasvir edeceğim kelimeler sadece küfürler...

Bırakın kendi işimi yapayım . Ben kimseye karışmıyorsam, siz de karışmayın. ayrıca herşeyin farkındayım sadece susuyorum. susmamın sebebi salaklığım değil. bilakis eminim ki IQ'nuzun üzerine en az bir 60 eklersek, sizden ne dderece yukarıda olduğumu görürüsünüz. bu dünyada herkesle herşeyin konuşulamayacağına inanıyorum. susuyorum çünkü konuşmamın değeceği bir insan olduğunu düşünmüyorum. susuyorum çünkü salakça cümlelerinize karşılık vererek onları meşrulaştırmak istemiyorum. ama susuyorsam konuşmayacağım anlamına da gelmiyor bu.

kullanıldığımı hiç düşünmedim, zira bir araç değilim. ben yapmam gerekeni yapıp kapımı kapatıyorum. sonrası benim umrumda değildir. aksine kimse bana istediğini de yaptıramaz. ben istiyorsam yaparım. herkes kendine destekleyici bulma derdinde ve artık bundan ç.ok rahatsızım. ben kimsenin tarafı olmak istemiyorum. kimseyle aynı düşüncede olmak da istemiyorum, kimse de benimle aynı düşüncede olmasın.

yanlışları görüp susuyorum. evet susuyorum çünkü o yanlışları yapanların, "sen yanlış yapıyorsun" dendiğinde bunun ayırdına varamayacak kadar cahil olduklarının farkındayım. açıkçası ben kimseyi de düzeltmem... kendimi adayacağım, enerjimi yönelteceğim çok başka şeyler var. ama karşımdakiler biraz akıllı olsalar zaten kendi yanlışlarının farkına varacaklar.

kendi kabuğumdan kafamı çok az dışarı çıkardığımda fark ettim ki etraf yürüyen leşlerle dolu ve kokuyor. şimdi neden yalıtılmış hayatımı yaşamak istediğimi daha iyi anlıyorum. ikili çıkar ilişkileri, o doğru sen yanlışsın karşılaştırmaları, işle alakası olmayanların haddinden fazla konuşmaları, herkesin herşeyi yapabileceğini zannetmesi ve hırsı beni sizlerden uzak bir hayata gitmeye itiyor.

şimdi, kafanıza kazıyın, siz benim burada durmamı istediğiniz için burada değilim, ben istediğim için öyle.
ben birşey yapıyorsam bunun sizinle hiç alaksı yok ben istediğim için öyle

bir konuda fikrimi sorarsınız cevap veririm ya da vermem, ben istediğim içindir

beni kullandığınızı zannedersin ama sadece zannedersiniz baştan söyleyeyim, herşeyin farkındayım ama susuyorum bu da ben öyle olmasını istediğim için...
zira bir gün konuşursam bunun muhattabı da siz olmazsınız, ben istediğimle konuşurum ama suskunluğun verdiği bir briikmişlikle olur bu...

kimse kimsenin sahibi değil, burası dingonun ahırı değil, siz de afedersiniz ama bir bok değilsiniz... ya da affetmeyin harbiden de bir bok değilsiniz....

not: etrafımda gördüklerimden artık fazlasıyla rahatsızım, ama hala susmakta ısrarcıyım. arkamdan ya da önümden istediğinizi de söyleyebilirsiniz bir sinek kadar önemsiz söyleyecekleriniz...

21 Eylül 2012 Cuma

Huzursuz parmak sendromu-8

Bazen gerçekten tahammül eşiğimin bu kadar yüksek olması canımı sıkıyor. Bir de gördüm ki bu birilerine daha fazla saçmalama özgürlüğu tanıyor. Bir gün gerçekten can sıkacağım, ama hala kontenjan var, devam edin!

ama kontenjan tamamlandığında, aslında sandığınız kadar sakin ve sessiz biri olmadığımı, yeri geldiğinde kuyruğumdaki zehiri hiç çekinmeden size enjekte edebileceğimi o minik aklınızın bir kenarına yazın!

bana kalırsa laf torbanızdan ve benim size olan tahammül kontenjanımdan fazla yemeyin...

Huzursuz parmak sendromu-7

insanların egoları gökdelenlerin de ötesinde. kendilerini birşey sanmaları yüzünden bir tütlu reel hayata ayak uyduramıyorlar ve en sonunda bir bok olamadan defolup gidiyorlar. herkes anasının karnında öğreniyor bu işi ya atarları ondan.

bu kadar salağın arasında ben hala ne yapıyorum anlamıyorum. herkese bol keseden verdiğın şu ayarsız egodan biraz da bana verseydin de ben de kendimi bir bok sanıp, ortalıkta koka koka gezseydim be tanri.

18 Eylül 2012 Salı

sineklere dönelim

salaklığın bokunu çıkarmış biri olarak tavsiyem kesinlikle iki yüzlü olun. siz ne kadar kendiniz olmaya çalışıp, doğrularınızdan ödün vermemek için çabalarsanız, etrafınızdakilerden o kadar darbe yersiniz. ha mazoşist eğillimleriniz varsa, zevk alın ama işin aslında çok da zevk alınacak tarafı yok.

bneim salaklığımın zekamı kullanamamakla ilgisi yok, bilakis şu an dünya üzerinde yaşayan, nefes olan birçok iki bacaklıya kıyasla zekiyim. ben yaşadıklarımdan ders almayi öğrenemediğim, insanlara her ne yaparlarsa yapsınlar güvendiğim, kimsenin zayıflığından çıkar sağlamadığım, kendimi her zaman etrafımdakilerin arkasına koyduğum için salağım, hem de en kallavisinden bir salak!

çünkü benim kadrajımdan dünya, hala umut vaad eden, insanların içindeki iyiliği bir ğun ortaya çıkaracakları, paranın karakterden önde gelmeyeceği, iki boyutlu suratların aslına döneceği ve herkesin birbirini ezmek yerine elinden tutacağı bir yer. her insanda sherlock holmes vari bir şekilde iyi niyet kırıntısı arıyorum... baktığım her suradın aslını gördüğümü zannediyorum, sonra o kişinin bir matruşka olduğunu fark ediyorum. 'bu beni anlayabilir, evet frekanslarımız tutuyor' dediğim kişi nabza göre şerbetçi çıkıyor, falan filan.... bu ¥uzden salağım işte... 

eminim ki etrafımdaki bir çok insan arkamdan konuşuyordur, kim kimin arkasından konuşmaz ki? misal ben şu anda sizin gerzekliğinizi suradınıza vuramadığım-korktuğumdan değil, acıdiğımdan- için arkanızdan yazıyorum. içimde her biriniz için ses tellerimle birleşip titreşime dönüşmeyi bekleyen binlerce kelime var, ama susuyorum. çünkü bunu benim söylemem değil, sizin anlamaniz gerekiyor. 

birçok insana göre enayi olabilirim, çünkü insanları kullanmak yerine onlara elimden geldiğince destek çikmanın ruhuma iyi geldiğini biliyorum. ama ben kullanmak için programlanmamışım, bu yüzdendir ki, bunun bir meziyet olarak kabul gördüğü bu balonda enayi yaftası altında yaşayacağim... ben evimdeki televizyon kumandasini bile adam akıllı kulanamazken, bir de daha komplike bir yaratık ile hiç baş edemem... 

zira kaybettiklerimin de bir gıdım değeri yok. benim değer olarak gördüklerim fiyatı olan şeyler değil.. ama üzüldüğüm içimde insanlara karşı hiç bir şekilde güven ve inancın kalmayacak olması... bir gün tüm bunları yitirip de sizin gibi olmaktan korkuyorum. bu yüzden olabildiğince aynı kalmaya, her ne kadar kazık yesem de ben olmaktan vazgeçmemeye çalışıyorum. zira o gün gelir de size benzersem, egolarınızin, küstahlıklarınızın, ikiyüzlülüğünüzün ve bencilliğinizin aynilarına sahip olursam, kendimden tiksinirim. ve umarım bu bilince sahip olur da kendimi gebertebilirim...

sizlerden madd olarak beklentim sıfır, tek istediğım az biraz yaratılış amacınızi kavramanız. hani adını ağzınızda sakız yaptığınız dininiz ve tanrıniz var ya, onun istediklerini biraz kavrayabilmeniz ve erdemli insan olmaya çåbalamaniz. yuzde yüz mükemmelıyet yoktur, kimse değil, ama en azından bunun için çaba harcamak işe yarayabilir. 

herkesin kendisi gibi insanları çevresinde istediği, kendisine benzemeyeni ötelediği bir dünyada yaşıyoruz. diyebilirsiniz, 'sen de tüm bu serzenişleri sırf kendine benzemeyen insanların arasında kaldığın için yapıyorsun. e ne fark var' evet benzemiyor kimse bana, bende kimseye benzemiyorum makarnaya şükür! benim ötelediğim bencillikler, ön yargılar ve zaaflar... bunlar zaten sonradan bünyelere eklenen ozellikler. insanin doğasında yok. o yüzden doganizi yaşayın, birakin her an değışen dünyanın fiyatla sabit koşturmalarını...siyrilin hirslardan, kendiniz kadar çevreniz için de yaşayın... bu doğada insandan daha zararlı başka bir canlı yok ki... çünkü onların ucuz hirslari, egoları, ikiyüzlülükleri yok... 

her neyse gece gece yine coştum, gündelik yaşama ayak uydurma konusunda sıkıntılarım var. truman show'daymış gibi hisediyorum, ha şimdi birisi 'kestik' dese de bitse keşke..hooop şakaymış herşey, aslında yokmuşuz, ya da doğmadan önce bir ön görü yaşayıp da herşeyi izlemişim gibi olsa keşke. ben de son anda o kordonu boynuma dolayıp annemin rahminden bungee jumping yapsam...

 deliriyorum sanırım. ama iyi de oluyor... takmamak için bir bahanem olur...

neyse sineklere dönme vakti...

15 Eylül 2012 Cumartesi

kısaca ben

merhaba ben gözde dural.
insan sevmiyorum, teknoloji özürlüyüm, agnostik görüşe sempati duyuyorum, bazen de pastafaryan öğretiye uyuyorum.
sistemin yosmalarına içimden her daim küfür ediyor, bazen kafamda insan kesebiliyorum.
kahve ile bir ömür geçirebilir, gerekirse insan eti yiyebilirim.
hobilerimden bazıları tanrı ile konuşmak, makarna yemek ve sineklerle arkadaş olmak.
hayalim ileride başbakan olup hazineyi soymak ve sokaklarda çırılçıplak koşmak.
esen kalın kondom kullanmayı unutmayın!

14 Eylül 2012 Cuma









"Sizi tanımıyorum! Sizin yasalarınızı, sisteminizi, iktidara dayanan yetkinizi tanımıyorum! Bu yüzden asın beni!"
                                                                          Louis Lingg

Huzursuz parmak sendromu-6

Bence bu hikayede şeytana kızmanın hiçbir manası yok. O en başında söylemişti, "Senin yarattığın sana ihanet edecek" diye.

İnsanın dünyaya gönderilişinden bu yana "iyi" yaptığı bir şey var mı?
Belki de tanrı hiçbir zaman yaratmamalıydı insanı ve onun eline din denen oyuncağı vermemeliydi. O öyle bir oyuncak ki, bir çocuğun eline içi kurşun dolu bir tabanca vermek gibi:

Çocuk ondan hem korkar, hem de zevkle tetiğe basar. tetiğe bastığında aldığı haz korkudan daha büyüktür...


12 Eylül 2012 Çarşamba

Huzursuz parmak sendromu-5

your boys have done it...
Bugün, o zaman ki "sizin çocukları" yargılayanlar, şimdinin "sizin çocukları" değil mi?


aradan geçen 32 yılda sadece isimler değişti, kukla aynı, oynatan aynı...
bundan 32 yıl önce yapılanı kınayan zihniyetin 32 yıl sonra aynı mantıkta devam etmesi ne kadar ironik...
yaşanan acıların telafisi yok, olmayacak. öldürülen, çürümeye bırakılan, kaybolanları geri getiremeyecek ve değişik acılar ile yoğrularak büyüyen o nesili düzeltemeyeceksiniz.

ama en azından bugün ve gelecek için birşeyler yapabilirdiniz, isteseydiniz...
o isimleri istediğiniz gibi yargılayın, gerekirse idam edin ama bir gerçeği değiştiremezsiniz: amerikanın o...pusu olduğunuz gerçeğini...

8 Eylül 2012 Cumartesi

Huzursuz parmak sendromu-4

bazen gerçekten sıçmaya tahtırevanla gidenlere bir bardak ayran uzatsam bu salaklığa bir son verebilecekmişim gibi geliyor.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Huzursuz parmak sendromu-3

"göt" bence yerini bulan bir küfür... 

öyle ki "cuk" diye oturuyor sahibine...

babacım kusura bakma, biliyorum küfretmeme kızıyorsun ama harbiden çok fazla göt var bu memlekette.

sonra ben niye göte göt demeyeyim yani?

göte göt demezsek, göt olmayanları nasıl ayıracağız o zaman, ben anlamadım.

e şekli, şemali, işlevi tamamiyle bir göööt!!!!

bir varmış...

-bizde bu kadar "kaynana" varken cadılar bayramını hristiyanlara kaptırmış olmamız büyük bir kayıp.

-hepimizin içinde gizli bir haka dansçısı yatıyor. zira tuvalet veya apartman koridorlarında sönen sensörlü lambaları yeniden yakmak için onca manasız hareketi yapıyor oluşumuzun başka bir açıklaması olamaz.

-bir doktorun intihar mektubu yazması kadar can sıkıcı birşey olamaz herhalde. sen nöbetçi bir eczane bulup da onun intihar mektubu olduğunu anlayana kadar yazık olur.

-ilahiyatçının biri ' akıllı yatırımcı öbür tarafa yatırım yapandır' deyince yadırganmıyor da, bunun üzerine ben ' pamuk işine mi girsek acaba' deyince neden uzaylı muamelesi görüyorum?


-beni izleyinnn, bana bakınnnn, ben yerel selebritiyim, beni takip edinnnn; instragram ve foursquare bunun için var sanırım. yoksa kendini bu kadar teşhir etme çabasının başka bir açıklaması olamaz. olursa da ancak histrionik kişilik bozukluğu olur ama ağır olur

-sahibinden satılık sol böbrek.
dönem dönem kum dökme özelliğine sahiptir. zira girişimci bir ruha sahipseniz, tüm o kumları değerlendirip inşaat sektöründe hatırı sayılır bir isim haline gelebilirsiniz. zamanında döktüğüm kumları değerlendirseydim, şimdilerde dişi ağaoğlu olabilirdim. fakat müteahhitlik adına tüm hayallerim foseptiğe karışmaya mahkum...
 
-ölmeden önce görülmesi gereken 100 şey isimli listenin ilk kırkını oluşturanlar Abercrombie&Fitch'in yakışıklı mankenleri sanırım. yoksa bu kırk mahlukatın bir arada olmasının hiçbir manası yok.

-onlarca kendiliksiz spermin ne idüğü belirsiz bir yarışa girmesi, daha o rahme düşülen ilk andan itibaren kaderimiz oluyor. ha babam yarış tüm hayat... kelebek etkisi bu olsa gerek
 
- insanlar telefon, araba, giysi, ayakkabı alırken aslında imaj satın almaya çalışıyor. şu dönemde kafanın içindeki pek de mühim değil.. keşke en ileri teknolojiyi yaratanlar biraz zeka da yaratabilse...

-kaltaklık, yaltaklık, kaypaklık hepsi aynı aileden bunların. birini olrusan zaten diğeri de oluyorsun. ben ayrı ayrısını çok görmedim.

- "bazı insanlar alçak gönüllüdür, bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür" demiş Necip Fazıl... çok pis laf sokmuş anlayana...

-zeka ile bankadaki para miktarı ters orantılı. ne kadar zenginsen o kadar gerizekalı oluyorsun, bu bir tesadüf değildir herhalde. hani öyleyse bile zeki bir zengin görmüş değilim.