24 Ağustos 2011 Çarşamba

defile projesi-KOZA

bir moda tasarımı mezunu olarak, bitirme projemiz 'semptom' isimli defilemizdi..
'semptom' başlığından yola çikarak, kendimi defile konumla özdeşleştirmek ve ortaya çıkaracağım tasarımlarımı bir hikayeye dayandirmak istedim...
koza altbaşlığı ilgi alanlarımın ve okumaya merakımın bir ürünü olarak ortaya çıktı..
varoluş semptomu ismini verdiğim tasarımlarımın kaynağı
bir canlı formunun sperm ve yumurtadan itibaren katettiği süreci ve sembolik KOZA'ya dönüşmesini baz alıyor...

KOZA-VAROLUŞ SEMPTOMU


bir kozanın gelişim evresi ve yırtılma sureci beni en etkileyen faktörlerdendi.
ve tasarımlarımda formsal olarak bu süreçleri yansıtmaya
çalıştım.

oluşturduğum desenleri lazer kesim tekniği ile kumaşa uygulayarak
sembolik bir yırtılma sürecini
anlatmak istedim.


yine lazer kesim uygulayarak şerit haline getirdiğim 
kumaşları aplik yöntemi ile
kozada bulunan lif formlarını yansıttım ve kozayı oluşturan 'bağ' detayını
vurgulamak istedim.


koleksiyonum 2 erkek ve 3 kadın tasarımından oluşuyor.
formsal ve içerik olarak hazır giyimden uzak 
tiyatral ve avantgarde bir tarzla tasarımlarımı oluşturdum.

yatkınlığım da hazir giyimden cok bu yönde zaten:)
lafı uzun tutmaya gerek yok...
post'un sonunda proje için hazırladığım
videom ve manifestom yer alıyor...

beğenirsiniz umarım:))

laruD edzöG








saç-makyaj-tasarımlar: GözdeDural

mankenler
 Zeynep Terlikol
Sena Inal
Hasan Ömer Kegaoğlu

fotoğraf
Nafiz Kalyoncu

sponsor:
tabiki babacık:)
eli dokunan herkese teşekkür ederim:)



_MANIFESTO_

bir canlı...ufacık bir hücreden meydana gelen tanrının şaheseri...
herşey tek hücreyle başladı ve ev sahipliği yaptı "koza"...
hücre dölledi diğerini ve başladı varoluşu'un ilk kıpırtısı..
sonra ilk evini oluşturdu kendine ve gelişimi için inzivaya çekildi...
bir gün o ufacık hücre ilk kalp atışı ile hançerini geçirdi evine ve yavaşça yırtmaya başladı barınağını...
zamanı gelmişti ortaya çıkmanın ve zamanı dolmuştu varoluş çabasının...

hepimiz aynı olgunun farklı varyasyonlarıyız sadece...
bir başlangıcımız ve ilk barınağımız var..ilk varolduğumuz yer orası...
ve ben bunu tekrardan hatırlamak istedim...nereden geldiğimizi...
ilk yaşam çığlıklarını duyurmak istedim tasarımlarım ile...
yırtılmanın en haz verdiği andı kozanın yırtılışı
ve de canlı her zaman taşıdı bir parçasını üzerinde..
kendisi olmasa da izleri kaldı...
ister larva olsun ister fetüs hepsi aynı çabanın içinde, 
aynı amaca hareket ederler..
"varoluş" çabasına 
ve
ister koza olsun ister plasenta, hepsi tek bir amacın semptomudur.
"varoluş" amacının....

video

animasyon : Ekrem Şişeci


ve defile...

bir yıllık karın ağrısı bol, stresi zehir, ekonomisi yerlerde
çalışmanın(:)) ardından
emeklerimizi sunacağımız platform gerçekleşti..

zorlu geçse de tadı damakta kalan,
hamilelik surecini yaşayan bir anne adayının
heyecanı ile hazırlandığımız
ve doğum anını en yüksek adrenalin
ile tamamladığımız 
defilemizden benim kreasyonumu içeren birkaç kareyi de paylaşmak istedim...:)


defilemiz fakültemizin sonsuz ve sabırlı desteği ile
profesonel bir ekibin eşliğinde
bolca heyecanla gerçekleşti...
kareografi Başak Gürsoy Ajans Kareografı 
sevgili Ferhan Aral' a ait..



ve de elbetteki modeller de BG Ajansın profesyonel ve tatlı modelleri:)













.............

ve hayatımın en özel anı diyebileceğim anlardan
olan
selamlama kısmı:)


aileme ve sevgilime
kalp göndererek yaptım selamlamamı...
annemin gozyaşlarını ta ordan görebiliyordum...

bu işin en özel kısmı
onu ailenize ve size destek olanlara sunuyor olmanız...
bu iki dakikalık defile
içinde bir sürü emek, onlarca farklı el ve destek barındırıyor...
hele ki ortaya çıkanlar
manifestomda da bahsettiğim gibi
varoluşun ilk çığlıkları...


sevgilerle


iki bilinmeyenli denklem...

zaman, elinde olmadan oynadığı bir rus ruletiydi.
uzun yıllar geçmesine rağmen, zamanla daha sağlamlaşması gereken taşlar aksine yavaş yavaş fakat hissettirici bir şekilde ufalanıyordu..aynı çöldeki kayalar gibi...

en ağir olan hangisi diye soruyordu kendine sürekli...
zamanın ters köşe yapmasını görmek ve birşey yapamamak mı?, yoksa bunları göz ardı edi yaşamaya devam mı etmek?

hangisiydi? ikisi de çok net bir şekilde beyninde her an çınlayan iki cümleydi...2 bilinmeyenli denklem...elinden hiç bir şey gelmemesi acıydı, bir de üzerine boşvermişliğin kasveti de ekleniyordu şimdi...

çok uzun zamanlar denemişti. en basit ve de insanoğlunun en etkileyici silahını kullanmaya çalışmıştı kaç sefer...
sorunları konuşarak halletme yolunu...evet konuşmanın lutfedildiği te cinse mensuptu ancak, zaman ona herşeyin konuşularak çözülemeyeceğini ögretmişti..daha doğrusu konuşmanın her zaman işe yarayamayacağı, aynı zamanda karşıdaki şahsın da etkiye tepki vermesi gerektiğini...

iki kişi arasında bir sorun varsa şayet, sorunun çözümü iki karakterin de ortak paydada buluşup denkleşmesi yolundan geçiyordu..

ama onlarda öyle değildi malesef...
X her seferinde denemişti bu yolu...yer yer konuşmanın ağırlaştığı ve cümlelerin bileylendiği oluyordu...bir insanın duymak istemeyeceği keskinlikte kelimeler, görünmeyecek ancak kanayacak yaralar açıyordu ruhunda...yine de sükunetini her daim korumaya ve uzlaşmacı olmaya çalışıyordu...nafile..

sorunlara surat astığı da olurdu ancak, nedeni sorulduğunda, en uygun dille izah etmeye çalışıyor, derdini söyleyip derman yolları bulmak için çabalıyor fakat sohbetin sonunda, derdi olan bir insanın haykırışları olan cümleleri sorunlu bir kadının 'dırdırı' olarak nitelendiriliyordu Y tarafından..

X pembe bir dünyanın en renkli kahramanıydı bu denklemde. denklem hep + olmuştu uzun süre zarfında onun için.. kendisini denklemin yapıtaşi olarak gördüğü çok nadirdi..o hep sonucun güzelliğine, toplamın anlamına bakardı...kısa bir süre önce fark ettiğiyse, bu denklemde bir sonuç olmadığı, aslında Y'nin her daim sadece Y olarak kaldığı ve sonucu reddettiğiydi. 

yalnızdı aslında..çok yalnız...sadece X'ti..Y istediği zaman geliyordu, istediğinde ise kendi kümesine geri dönüyor ve X'i bu kümenin dışında bırakabiliyordu..

kesişimi oluşturan sadece X'ti.. daha doğrusu X tek uğraşandı bunun için...oynadığı rus ruleti boyunca bunu hiç görmemiş hep XY olduklarını sanmıştı.. ve ne yazık ki şimdi acı sonuçla yüzleşiyor ve görmezden gelmeye, kendi hayalleri üzerinden devam etmeye çalışıyordu...

ama 'farkındalık' hali beter birşeydi... bir kere yerleştimi zihnine, hiç çıkmazdı oradan... kanser etkisi yaratan bir kelime.. tümör ta kendisi bu kelimenin...tedavisi olmayan, hizla ele geçiren ve her an daha da zayıflatan illet bir tümör...

artık farkındaydı olanların ya da olmayanların...Y'nin sevgisi vardı elbet ancak sahip olduğu o bencillik, kendi hayat çemberi ve o çemberin dışında bıraktığı denklemi bu sevgiyi nafile kılıyordu...

X geldiysen dünyaya, duyguların seni hayatın acı gerçeklerine karşı savunmasız kılıyor malesef..
kendini her daim başkalarının ardında bırakıyorsun...daha yumuşak ve daha hassas oluyor, kendinden önce başkalarını düşünüyorsun her hareketinde..hatta kendini hiç düşünmeyebiliyorsun bile...

X'sen 'su' oluyor ve 'sen' her kabın şeklini alıyor, herkese sorgusuz,çıkarsız akabiliyorsun...hiçbir zaman katı olamıyorsun. 'bu sefer de kap bana uyum sağlasın' diyemiyorsun...

X'sen şayet gözyaşların senin söyleyemediklerinden, içini acıtan fakat dile getiremediğin üzüntülerinden dolayı akıyor...Y'lerin sandığı gibi bir silah değıl onlar...buharlaşmasını istediğın bir sıvı: söyleyeceğin, içinde biriken can acıtacak, üzecek, kıracak her bir kelimenin sıvı hali...

işte X bir X'in sahip olması gereken her acı özelliğe sahip sıradışı olmak için rus ruleti oynamış, ancak yenilen taraf olmuş bir X.

Y'nin her can acıtan sözüne göğüs germiş, her acısını su serperek söndürmüş, her gün kendinden alınan bir parcayı toprağa gömerek eksilmesine rağmen denklemine dönmüş, kaybetmiş bir X.

Y onu hiç anlamaya çalışmadı..ondan hep kendini anlatmasını istedi, ancak kulaklarını tıkayarak bildiğine devam etti...

X'in Y'den istedikleri zor şeyler değildi..sadece biraz özen, daha fazla dikkat ve hassasiyet bekledi ondan...yapamayacağı şeyler değildi bunlar Y'nin ama Y kendi işine gelmeyen, yararına olmayan hiçbir şeyi yapmazdı...

hep X'in yanında gibi görünür ama onu hep yalnız bırakırdı malesef...

X hep yalnız...X sadece gerek olduğunda yanına gelinen bir heykel..X istenirse çemberin içine girer, istenmediğinde dışına sürüklenir...

ama X hala Y ile denklemi toparlayabileceğini sanıyor..elinden geleni yapıyor...
bir gün Y nin de fark etmesi umudu ile...ama rus ruleti geçen zaman...ve X yavaşça yeniliyor, sağlam sandığı taşların altında kalacağı bir oyunu 'çok sevdiği' için bile bile lades dercesine oynuyor...


X+Y=...
işte bu iki bilinmeyenli bir denklem...

23 Ağustos 2011 Salı

1400 gram

var herkez, yaşamak değil onlarınki
varlık sadece sahip olduklari
her sabah fütursuzca uyanıyorlar
amaçsız, saat sayıyorlar sadece
sabah sekiz akşam beş vardiyali bir kısır döngünün göbek taşları
beklemeye alınmış beyinler
üşengeçliğin pencesinde düşünceler..

ağız sadece önüne konanı yemek için onlarda, ne bir kelam bilir ne bir selam
ortalama biçilen 65 yıllık hayat standardında aşağı yukarı 100 kelimeliktir hayat hafızaları
5 vakit namaz, yılda bir oruçtur dinden anladıkları
sorsan Allah aşaği Allah yukarı
gel gör ki insan, hayvan sevgisi olunca mevzu
orda cekerler beyin parmaklıklarinı

cehalet dinsizliktir onlara gore
ama bilmezler ilk ayet 'oku' ile başlar..
ne okurlar dersen değil kitap gazete
yoldaki dükkan isimleri bile gereksiz
anlamadığı dilde ağıtlar yakarken tanrıya
bilip bilmeden, körü körüne
anladıklarını okumaktan aciz..

biyolojik olarak güçlü silahlarla donatılmış bir mühendislik harikası bedenleri,
sadece bir konak kimliğini yitirmiş benliklerine
akıl, zeka, düşünebilme hak getire
beyin sadece 1400 gramlık et parcası o biyolojide

daha bu taraftaki görevini tamamlamadan düşünürler öteki tarafı
bir promosyondur onlar için
ne kadar ekmek o kadar köfte misali yaklaşımla bezeli
birkaç dua et, namaz kıl garanti et cenneti, şarap akan ırmakları
bu mudur tanrınin senden istediğı
tanrı tüccar mı bir ekmek alana yanında peynir versin
sevap dediğin sadece bir araçsa şayet
ben günahlarım ile gayet iyiyim...

hele ki senin ile aynı mekanı zaten fani hayatta paylaşmaktan bezginken
sen git cennet denen tarafa 'güya sevaplarından kütüphane kurmuş pazarlıkçı'
 ben kafirliğim ile cehennemde güneşlenirim...



22 Ağustos 2011 Pazartesi

25 basamaklı merdiven

kapattı kitabını,
en sevdiği ayracı kaldığı sayfaya koydu..hani şu üzerinde hiç anlam veremediği semboller olanı.
loş bir an hayal etti, aynı kitaptaki adamın evi gibi olan..bir sigara istedi canı ama sigara içmiyordu.. adam ne de güzel içiyordu kitapta..özendi ona, belkide ihtiyacı olana sadece dumandı.. çok az bir duman 2 dakikalık bir zehirdi istediği...yavaşça yakacağı, kibritin alevlenişini seyredeceği ve ilk öpüşmeymişçesine dudaklarına götüreceği...her çekişinde zehiri değil de söyleyeceklerini içine çekmek istedi.. bağırmak isteyip de sesinin cılızlaştıği her bir cümleyi.
yavaşça ciğerlerini yakarak, acı vererek içmek istedi o sigarayı.
sonra adamı düşündü. ne kadar benzediklerini! aynı acının farklı izdüşümleriydi onlarınki..
yalnızlığın en ucube haliydi...
adam loş bir evde, yalnızlıklarla örülü geçmişini hatırlatırcasına pencerenin önünde duran, hiçbir zaman yazamadığı mektupların hayallerini kurduğu eski, onun kadar acınası halde bir masaya, tekli bir sofa ve yatağa, içi sadece eskimiş, kimsenin kokusu sinmemiş giysiler ile dolu bir dolaba ve sadece kendine sahip olarak yaşıyordu..bir de tek kişilik ömründe ona eşlik eden bozup bir pikap, unutulmuş bir kaç plak ve onlarca kitap..sadece kitaplara dokunup onlarla arkadaş olmuştu..her okuduğu repliği "bir gün bende kurabilirim" umuduyla kazımıştı zihnine.. plaklarda her dinlediğı ses duyduğu yegane sesti. kendi sesini bile unuttuğu olurdu zaman zaman... arada bir sigara almak için gittiği market vardı..şanslı ise bir iki cümle kurardı orada..ama her zaman şanslı olmazdı çünkü kasadaki adam hep ondan önce davranır ve 'parayı ver ve sus' dercesine ederi söyler, ona 'borcum ne kadar?' sorusunu sormaya fırsat vermezdi..
sanki yokmuş gibi hissederdi adam..varım demek isterdi hep..bende varım..!!..
ama insanlar kendi fanuslarındaki yerleri hep doldurmuşlar ve ona camın arkasında, manzaraya bakıp iç çekmek kalmıştı.
ne zaman varlığını göstermek istese kafalar hep başka bir yere çevrilirdi. ne zaman sesini duyurmak istese diğer sesler daha da yükselirdi..hiçbir zaman gösteremezdi kendini, hep bir gölge olarak kalır, sahip olmak istediklerinin hayalini kurar ve o hayallerle uykuya dalardı..
bir sonraki aynı, sessiz, kenara itilecek ve umursanmayacak gün için..

onu tek umursayan, oturduğu caddenin girişini mesken tutmuş bir sokak köpeğiydi..hiçbir zaman sahip olamadığı "biri ile yemek yeme" ayrıcalığını bu köpekle giderir, tek kişilik menüsünü onunla paylaşırdı. kitaplar ve plakların haricinde sahip olduğu tek arkadaştı..
tek nefes alan, canlı arkadaşı...

her günü kopyalanmışcasına, aynı sahneyi tekrar eden bir tiyatro oyuncusu gibi tekrar tekrar yaşıyordu...her sabah gereksiz yere erkene kurduğu alarm ile uyanır, kahvesini yapar ve onun dışında varolan canlı, insanların yaşadığı, kimsenin yalnız olmadığı dünyanın haberlerini okurdu gazetesinden..arada bir pencereden yolda yürüyen kalabalığa ve cümlelerin kurulduğu sohbetlere bakar ve iç çekerdi. her günü aynı sessizlik ve aynı umutla yaşıyor ve her gece tek kişilik yatağında aynı hayal kırıklığı ile uykuya dalıyordu...

her sabah aldığı gazetenin 'arkadaşlık' ilanlarını okuyordu. belki, belki biri hayatındaki yalnızlık fanusunu deler ve evine iki kişilik bir yemek masası almasına neden olurdu..ama hayır...yıllarca bir kambur gibi sırtına çöreklenmiş bu illeti o sayfalarda kurduğu hayaller de iyileştiremezdi.. birkaç kere denemişti. ilk denemesinde bir kadının mesajına posta ile cevap vermiş, ilk randevuyu elde etmişti.. o gün onun için en güneşli gündü.. buluşma saatine hazirlanmak için erkenden kalkmış, uzun bir aradan sonra ilk defa traş olmuş ve kokulu sabunla duş almıştı. birkaç eski giysisinin olduğu dolabının önünde ilk defa saatler geçirmiş ve epi topu 3 pantolonundan birini seçmek için onlarca kez deneme yapmıştı. buluşmaya 2 saat kala hazirlanmış ve o 2 saati ilk defa lunaparka gidecek olan bir çocugun heyecanı ile geçirmişti. buluşma saati geldiğinde çoktan 'o' kafedeydi. her kapıdan giren kişi onun için bir umuttu.. ve kadının verdiği tarife uygun bir profil ona yaklaşıyordu. buluşmadaki amacı en başından beri sadece 'bir insan ile sohbet etmek'ti..sadece sohbet... ama kadın, yıllarını tek kişilik bir biletle yaşamış bu adamı daha ilk sohbette ezip geçti. adamı tanımaması doğaldı ancak tanımak için herhangi bir hamle dahi yapmadan, onu yargılıyordu.. adamın açlığı 'kadın' değildi.. adamın aç olduğu şey bir insan ile sohbet etmek, yemek yemek ve kendi sesi dışında bir ses duymaktı..

ne yazık ki duyduğu sadece hakaretler, iftiralar ve kompleksi genlerini sarmış bir 'insan'ın ulumalarından öteye gidemedi...yıllarca özlemini kurduğu o iki kişilik yemek zehirden de öte bir hal aldı ve gecenin bitiminde adam gölgesinin arkasına saklanmaya devam etti...


ertesi gün adam gecen geceki hüznün verdiği isteksizliğ´rağmen bir mesaj ekledi gazeteye..

'ben raul...
sohbet edebileceğim bir arkadaş arıyorum.
ilgilenenler için adres...'


kız, bu adamı düşündü saatlerce...belki dedi belki karşılaşma ihtimalimiz olsaydı, birbirimize bakmadan hissederdik...ama nafile bir istekti bu zira adam sadece bir yazarın zihninin ilüzyonuydu..gercekçi bir anlatımın altındaki masaldı... hiçbir aklı başında insanın yapmayacağı birşey geldi aklına o anda..kitapta bahsedilen gazete gercek bir yayın evinin 2 haftada bir yayınlanan gazetesiydi..yok, hayır imkansız dedi mantığı...mantığının sesini dinlemeyeli uzun zaman olmuştu ve bir kere daha dinlemese hiçbir şey kaybetmezdi...kitabın adresin yazdığı sayfasını açtı ve bir kenara not etti...
üzeri faturalar ve birkaç kitapla dolu çalışma masasının başına geçip temiz bir kağıda bir kaç cümle yazdı...
temiz bir zarf bulup içıne koydu mektubu ve kapattı zarfı..arkasına kitaptan aldığı adresi ve kendi adresini yazıp ismini de not düştükten sonra saatine baktı..posta arabasının gelmesine onbeş dakika vardı, yetiştirebilirdi...koşarak indi 25 basamaklı merdivenden, ilk defa saymadan, teker teker basmadan ve hızla.. ağır demir kapıyı bir seferde cekerek açtı, caddenin karşısına geçti ve postakutusuna attı hayali bir adrese gidecek mektubunu...

ve o dakikada beklemeye başladı hiç gelmeyecek olan cevabı... bu bile yeterliydi aslında, çünkü umut önemliydi...umut etmeyeli ne kadar zaman oldu diye düşündü 25 basamaklı merdivenin basamaklarını sayarak çıkarken...



20 Ağustos 2011 Cumartesi

herkes incinir...

bazı anlar vardır..
tonlarca basınç biner üzerine nefesin kesilir
içındeki çığlıklar birer birer damlaya döner
bağıramassın gömersin en derine ve akıtırsın icten içe
hüznün akar derinden ve kimse anlamaz sadece sen bilirsin
gülümsemenin ardındaki acıyı
bir okyanus oluşturursun içinde kimsenin bilmediği
doldurursun damla damla sessizce
bir gün öyle bir an gelirki
yarattığın okyanus seni boğacak gibi olur taşar içten içe
yine kimse bilmez içine ceken girdabı gülersin çünkü
kimse anlamaz ama boğulursun işte...
herkes üzülür herkes ağlar

işte böyle bir an geldiğinde rastgele dinlediğin bir şarkı
senin içindeki okyanusu tarif eder
ve sana 'dayan' der...
bilirsin ki boşuna yazılmamıştır o şiir
her cümle bir hikaye barındırır içinde

dünyanin bir ucunda belkide daha sen doğmamışken
seninle aynı olmasada bir acıyı çeken birinin en derininden dökülmüştür o sözler
ve sen yıllar sonra tam da bırakacakken sana seslenir 'dayan'


Herkes incinir Bazen, 
herkes ağlar 
Ve herkes incinir 
Bazen Ama bazen 
herkes incinir 
Bu yüzden Dayan, Dayan, Dayan, Dayan, Dayan Dayan, 
Dayan, Dayan, Dayan, Dayan 

Herkes incinir 
Yalnız değilsin

 R.E.M everybody hurts...

7 Ağustos 2011 Pazar

...uluma...

...
Ne biçim çimentodan ve alüminyumdan bir sfenkstir ki o,
kafataslarını delmiş, beyinlerini ve düş güçlerini kemirmiştir?
Molok! Yalnızlık! Çirkeflik! Çirkinlik! Çöp tenekeleri ve kazanılmayan dolarlar!
Merdiven altında çığlık atan çocuklar! Ordularda hıçkıran çocuklar!
Parklarda ağlayan yaşlılar!
Molok! Molok! Molok! Karabasan! Molok! Aşksız Molok! Düşsel Molok!
İnsanların insafsız yargıcı Molok!
Anlaşılmayan mapus Molok! Acılar topluluğu ve ruhsuz zindanın kuru kafatası Molok!
Yapıları birer yargı olan Molok! Geniş savaşın alabildiğine uzanan
kayalığı Molok! Taş kesilmiş hükümetler Molok!
Kafası saf bir makine olan Molok! Damarlarında kan değil para akan Molok!
Parmakları on ordu olan Molok! Göğsü insan yiyen bir dinamo olan Molok!
Kulağı tüten bir mezar olan Molok!
Gözleri binlerce kör pencere olan Molok! Sokaklarında sonsuz Yehovalar gibi
gökdelenler yükselen Molok! Fabrikaları sis içinde düş gören ve
can çekişen Molok! Bacaları ve antenleri kentleri taçlandıran Molok!
Sevisi sonsuz petrol ve taş olan Molok! Ruhu elektrik ve bankalar olan Molok!
Yoksulluğun dehanın hayaleti sayıldığı Molok! Alınyazısı cinsiyetsiz bir
hidrojen bulutu olan Molok! Adı akıl olan Molok!
Üstünde tek başıma oturduğum Molok! Melekleri düşündüğüm Molok!
Deli Molok! Azgın Molok! Aşksız ve erkeksiz Molok! İçime küçükken
işleyen Molok! İçinde gövdesiz bir bilinç olduğum Molok!
Benim doğal kendimden geçişimden kendimi korkutan Molok!
Uyandığım Molok! Gökyüzünün akan ışığı!

........
Allen Ginsberg