30 Aralık 2011 Cuma

yeni yıl!

şimdi hep iyi dilekler yazıyor duvarlarda-mesajlarda,
1 ay sonra yeni girdiğin yıla içinden sövmeler başlayacak.
5 ay sonra içten sövdüklerin hafif kelimeler ile dışa vurulacak,
7 ay sonra sövmeler iyice kabalaşacak ve her yaptığın hatada ya da karşına çıkan her belada suçu bu sayı topluluğunun üzerine atacaksın.
10 ay sonra yeter artık bitsin bu yıl ile başlayan cümlelerini sandıktan çıkaracak ve kullanacaksın...
11 ay sonra aralıksız her gün lanet ettiğin sövülesi "eski yıl bitiyor oh" demeye ve yeni gelecek yıl için geri saymaya başlayacaksın.
Sonra da son bir kaç gün kala deli gibi alışveriş yapacak, kendini kaybedercesine eğlenmek için mekan ve insan arayacak, yine iyi dileklerle örülü gereksiz ve bir o kadar da yapmacık cümleler kuracaksın... Son 10 saniye kala geri sayıp sana hiçbir şey getirmeyen eski yıla nispet yaparcasına yeni girdiğin yılı kutlayacak,
ertesi gün yeni girdiğin yılı da sövmeye başlayacaksın.... malesef sen değişmedikçe ömründen asırlar da geçse söveceksin çünkü sen İNSANSIN!!!
 
şimdi,
sevgili okuma yazma bilen aklı başında insanlar
kendiniz için ve de tüm dünya için (ki biliyorum sizin umurunuzda olmayan bir dünya var dışarda, kendi dünyanızın dışında yapayalnız, karanlıkta bıraktığını) tuttuğunuz dilekleri içinizden çıkarın. dilek söylenmezse gerçekleşir mottosunu silin zihinlerinizden...
ses verin iyi dileklerinize, ses verdikten sonra beden de verin...
ve yüzyıllardır alışkanlık haline getirdiğiniz umursamaz tavırlarınızı bir kere olsun bırakın...
kendi dünyanızın dışına gerçek dünyaya çıkın ve bir bakın...
ve dileklerinizi KENDİNİZ gerçekleştirmek için uğraşın...
hatta sadece kendiniz için değil, dünya ve doğa için de dilekler tutun...ve onların da gerçekleşmesi için çalışın...
kendiniz sevdiğiniz kadar borçlu olduğunuz bu dünyayı ve diğer canlıları da sevin... basit, gelip geçici zevkleriniz, para hırsınız ve vahşi arzularınız için onları katletmeyin..."kendi derinizi koruduğunuz gibi onların da kürkünü ve derisini koruyun"...
daha fazla para kazanmak için yaktığınız ormanların yenisini yerine koyamazsınız. bu kağıt parçası için size hiçbir zararı olmayan bitkilere ve doğaya zarar vermektense benim ve benim gibi düşünenler için bir şey yapın ve bileklerinizi kesin!
okuyun...
haklarınıza sahip çıkın...diğer canlıların haklarına da...
lütfen ama lütfen bir kere outurp düşünün...
bunca sövdüğünüz bir yılın o kadar kötü geçmesinin sebebi ne diye?
ama dürüstçe...
 
şimdi bir dilek tutun...
söyleyin herkese...
ve gerçekleştirmek için çabalayın...
 
365 sayısına ve tanrıya da ikide bir bulaşmayın...
onların sizden haberi bile yok...
 

1 Kasım 2011 Salı

XX olmak!

XX olarak geldiysen dünyaya, zaten yenik başlıyorsun...her an şiddet görebilir, tecavüze uğrayabilirsin... adın çıkarılabilir, ölmüş dedenle akran bir adama satılabilirsin, oyuncak bebeklerle oynaman gerekirken kucağında canlı bir bebek bulabilirsin...

XX geldiysen hayata, en başından yenik başlıyorsun çocuk..
sırtından sopa karnından eşşekten olma bir sıpa eksik edilmez,
erkek köpeğe kuyruk sallamazsan, o senin peşinden gelmez,
baba kızını döverse dizini dövmez...
bil bunları...

recm de edilirsin, namus davasında alnından da vurular...
her küfürün öznesi olursun, her tokadın koordinatı, her dedikodunun baş kahramanı...

XX isen: dayak yediğinde eşinden, sakın devletten koruma isteme...
korumazlar!
bil ki sonun kurşunla ya da 26-30 belki de daha fazla bıçak darbesiyle olacaktır!

olurda tecavüze uğrarsan, sakın mahkemelerden adalet isteme...
tecavüz değildir o, ya tahrik etmişsindir,  ya rıza göstermişsindir...
hele ki birden fazla adam tecavüz etti dersen, olmaz!
 o senin fantezindir!

13 yaşina gelirsen şayet sakın adet olma!
yaşın geldi diye deden yaşında bir adama satılırsın...
sakın isyan edeyim deme.. seçeneğin yok müsteri her zaman haklıdır bu memlekette...

törelere kızma sakın...
namusun kirlendi diye alnından vurular...
amaç alnına sürülen kara lekeyi 'kan' kırmızısı ile temizlemektir...
kızma,
kırmızı güzel bir renktir...

25 Ekim 2011 Salı

o binalari yapanlar katil değil de ne?

göçük altında kalmak mı daha acıdır yoksa 'yuvası' bellediği o evin aslında mezarı olabileceğini hiçbir zaman düşünmemek mi?

birileri para kazanacak diye hayatlarımız ile kumar oynanıyor ve biz malesef aval aval bakmaktan öteye gidemiyoruz.. 

bir çok kez yaşadık! Depremlerin sıkça yaşandığı, her birinin vurucu olduğu, fay hattının üzerinde bir ülkeyiz..kelle koltukta deyimi ile yaşayan, ancak yaşadıklarından hiçbir zaman ders almayan bir ülke...

göçük altında kalan aslında vicdanlar..her deprem haberinde, her karede bunu bir kez daha görüyorum..

origami sanatının farklı bir biçimi ile ev yapan zihniyetlerin yaptığı, Allah'ın bile emanet olarak kabul etmeyeceği, görünüşte sağlam ancak hiç de göründüğü gibi olmayan yapılarda 'acaba ne zaman deprem olacak? deprem olursa bu eve n'olur?' soruları ile hatta bu soruları hiç sormadan yaşıyoruz...

dikey yerleşim elbette alandan tasarruf ve de daha fazla insanı barındıran bir yapılanma..inşaattır, mühendisliktir pek bilgim yok ancak her insan gibi bende bir evde yaşıyorum ve benim de bu yapılanma ile ilgili görüşlerim var.. sağlıksız bir inşa sektorü Türkiye'nin öncelik verilmesi gereken problemi bence. misal yaşadığım apartman..sadece meraktan dolayı duvar enini ölçtüm ve 18 cmlik karışım kadar.. şaka gibi...bir karış eninde duvarları olan, duvara vurduğunda kırılacakmış hissi veren, yan dairede hapşıran komşuma desibeli çok da yüksek olmayan bir seste 'çok yaşa' diyecek kadar ince bir duvar örme sisteminin uygulandığı kağıt misal bir apartmanda yaşıyorum. birçoğumuz yaşıyoruz...farkında mıyız? elbette ancak ne yapabiliriz ki?

zaten yapması gerekenler biz değiliz...bizi her türlü güven çerçevesinde yaşatmakla sorumlu olan insanlar koyduk o ceylan derisi koltuklara..konut denetleme sistemi de var..deprem yönetmeliği de.. kaliteli malzeme de var bu ülkede, kaliteli mühendisler, insan yaşamına değer veren yetkililer de...

neredeler? neden dikkat edilmesi gereken böyle ince bir hususta susuyorlar? neden salt çıkarları uğruna 5 ayda apartman diken, malzemeden çalan, araya binbir türlü hile, rüşvet sokup kendi işlerine geleni yaptıran bu insanlara gerekeni yapamıyorlar?

her türlü suç teşkil eden hareketin cezasının olduğu bir yasa sisteminde, neden bu katilleri yargılayacak bir madde yoktur ya da varsa neden bu madde veya maddeler uygulanmıyor?

biliminsanı A. Mete Işıkara diyor, 'deprem değil insanları öldüren, binalardır' diye...

e biz o çimento yığınlarını yargılayamayacağımıza göre, neden yapanları ve de yapılmasına göz yumanları o 'eşsiz adalet sistemimizin güven veren? kollarına' teslim etmiyoruz?

uyuyorlar mi bizi korumakla sorumlu olan yetkililer?

evet uyuyorlar, her bakımdan sapasağlam, mühendislik harikası evlerinde, huzurlu br şekilde her gece vicdanlarının sesine sağır olmuş bir umursamazlık ve görmezden geliş ile uyuyorlar...

cenaze işleri müdürlüğü ile ortak çalışma yapıyorlar sanki.. hani ÇGHB isimli tiyatroda bir karakter vardı, Tabutçu Recep diye.. onun gibi en öldüreninden çalışmalar, evler yapıyorlar, ölsün diye uğraşıyorlar sanki...

ben her deprem yaşandığında, o depremzedelerin gözlerine nasıl bakıyorlar merak ediyorum..
kaçak yapılanmaya göz yuman arsız belediyeler, onlara da göz yuman daha arsız hükümetler, kişiler, para kokan ihaleler...

her kullanmadığınız kaliteli malzeme, her çaldığınız ürün, her 'daha fazla' kazanacağınız para ceset kokuyor..

bu ülkede insanlar depremden ölmüyor, binalardan dolayı ölüyor...

o binaları yapan, yapılması için belgelere imza atan, denetleme işlemini engellemek için rüsvete göz yuman kişiler KATIL değil de ne??

cezaevlerinde daha suçları bile kesinleşmemiş onca insanı tutuklu olarak tutuyorsunuz..hükümlü değil tutuklu!!
peki bu denli katliam yapan katillere neden hala birşeyler yapmıyorsunuz? ev yapım izinleri veriyorsunuz????

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kuzgun-Edgar Allen Poe

KUZGUN

Yem olmamak için azgın fırtınaya, sığınmıştım bir ardıcın kovuğuna;
Sabırsızlıkla beklerken sabahı, ilişti gözlerime sıcak bir odanın
aydınlığı.
Gözlerimi diktim camlara, baktım içeride genç bir adam tek başına
oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine, başı önde derin derin düşünmekte
Kendi çilem yetmezmiş gibi bana, uçtum yüzü kederle güzelleşen bu
adama
Mezer taşını andıran bir koltukta oturan o yıkılmış adama.

Kasvetli bir gece yarısı, düşünürken zayıf, tasalı
Yabansı, tuhaf sesi üzerine eski, unutulmuş bilgilerin,
Uykunun eşiğinde düşerken başım öne, aniden bir tıkırtı geldi içeriye
Sanki biri usulca vurdu, vurdu kapısına odamın
"Bir ziyaretçi olmalı," diye mırıldandım, "bir ziyaretçi çalıyor kapısını
odamın
Yalnızca bu, başka bir şey değil."

Korkunca kanatlarımın sesinden, ürküttüm onu istemeden,
Başladı kendi kendine konuşmaya, belki de ihtiyacı vardı bir arkadaşa
Nasıl bir acıydı onu böyle içine döndüren, gözleri açıkken kabuslar
gördüren,
Keşke konuşacak kadar gelişmiş olsaydı dilim, bu düşküne hemen yardım
ederdim
O ise unuttu bile beni, unuttu odasının önündeki gölgemi.
Anlamsızca mırıldanıyor dudakları, yitik bir bakışı gizliyor
gözkapakları.


Ah, çok iyi anımsıyorun, solgun bir aralıktı
Ölen her kor bırakıyordu hayaletini döşemeye ayrı ayrı
Nasıl diledim nasıl, bir sabah olsa; -ödünç almak için aradım kitaplarımda
Acının ara verdiği anı boşuna -yitirdiğim Lenore'un verdiği acı-
O eşsiz, ay yüzlü masum kız, meleklerce konmuştu Lenore adı,
Sonsuzluğa karışan o yitik adı

Fısıldayınca böyle sevgilisinin adını, yaşayacak sanıyor yeniden o
tutkulu anları
Buruk bir sanrı salınıyor tüllerle, salınıyor tüllere bürünmüş bir
genç kız görünümünde
Salınıyor ışığın aydınlatmaya yetmediği bu alacakaranlık adamın
yüreğinde,
Bitmek tükenmek bilmeyen o uğursuz kış gecesinde,
Titrek bacaklarının üzerinde doğrularak, dinlemeye çalışıyor o tuhaf
hayali
En renkli düşlerin bile özlemini dindiremeyeceği o narin hayali

İpeksi mor perdelerin üzgün, kararsız sesi
Ürküttü beni, o güne kadar hissetmediğim bir dehşetti kaplayan içimi
Hızla çarparken yüreğim, sürekli yineledim
"Bir ziyaretçi," dedim, "içeri girmeyi diliyor kapısında odamın
Geç kalmış bir ziyaretçi, girmeyi diliyor kapısında odamın
Hepsi bu, başka bir şey değil"

Dikkatsiz bir kıpırdanış, fark ettirdi beni, fark ettirdi kara
gölgemi.
Yine de anlamış değil, benim yalnızca bir kuş olduğumu;
Ona yardım etmek için güvenli yuvamı bırakıp penceresine konduğumu.
O kendi cinnetini büyüterek içinde, savuruyor belleğini karanlık
rüzgarların önüne;
Gizli bir zevk de alıyor bundan, damarlarında dolaşan o katıksız
acıdan.
İşitiyorum korkusunu duvarların ardından, görüyorum sararmış yüzünü
pencerenin kenarından.

Ruhuma güç geldi aniden, artık ikircime düşmeden
"Bayım," dedim, "ya da bayan, diliyorum sizden affımı
Ancak şudur olan, uyukluyordum, çalındı kapım,
Çalındı belli belirsiz, kapımı tıkırdatan sizdiniz;
Öyle ki emin olamadım duyduğuma bir tıkırtı" - İşte açtım ardına dek kapımı;
- Yalnızca karanlık, başka bir şey değil

Yanlış yerde arıyor beni, bir insan sanıyor bu solgun sisler içinde
bekleyeni.
Çok genç sayılmasa da tanıyamamış daha insanoğlunu;
Umut diye onlara sesleniyor hala, hiç anlayamamış yaşamı bu zavallı
budala.
KAhrediyorum dilsizliğime, seslenmek isterdim bu talihsiz şaire;
Boşuna dikme gözlerini gecenin sisine, o genç kızın hayalini artık
bekleme,
O çoktan karıştı toprağın tenine, çoktan alıştı sessizliğin sesine.

Karanlığın derinliklerini gözledim, uzun süre orada korkuyla merakla bekledim
Şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün düşünmeye cesaret edemeyeceği düşler;
Ama sürekliydi sessizlik ve hiçbir yanıt vermedi
Söylenen tek sözcük, fısıldanan bu addı, "Lenore?"
Fısıldadım, yankı bana fısıldadı yeniden, "Lenore!"
Yalnızca bu, başka bir şey değil.

Odama döndüğümde, bütün ruhum yanıyordu bedenimde.
Yeniden duydum daha güçlü bir tıkırtı,
"Eminim," dedim, "eminim, bu bir şey penceremin kafesindeki;
Bakmalı ne ise oradaki, çözmeli bu sırrı;
Yalnızca rüzgar, başka bir şey değil!

Kepengi açınca, gördüm kanat çırpan telaşla,
Geçmişin kutsal günlerinden gelen heybetli bir kuzgun,
Aldırmadan hiç bana, durup dinlemeden bir dakika,
Bir lord ya da lady edasıyla, tündei odamın kapısına,
Tünedi Pallas büstüne, duran kapımın hemen üstünde;
Tünedi ve oturdu, hepsi bu.

Bu abanoz siyahı kuş takındığı sert, kara ifadeyle,
Döndürdü karamsarlığımı bir gülümsemeye.
Dedim: "Kesinlikle korkak değilsin, kırık olmasına rağmen sorgucun,
Gecenin kıyısından gelen, ölüye benzeyen antik kuzgun,
Söyle nedir gecenin ölüler kıyısındaki adın!"
Dedi: "Hiçbir zaman!"

Şaşırdım bu tuhaf kuşun konuşmasına, böyle açıkça,
Çok kısa ve ilgisiz olmasına rağmen yanıtı;
Katılmadan edemeyiz bu fikre kutsanmamıştır hiç kimse
oda kapısının üstünde bir kuş görmekle;
Kuş ya da canavar tüneyen kapısının üstündeki büste,
anılan "Hiçbir zaman" gibi bir isimle.

Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;
Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki ruhundan;
Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı ağzından.
Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer arkadaşları uçup gitti;
Yarın o da terk edecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım gibi,
Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"

Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,
"Kuşkusuz," dedim, "bildiği bu birkaç sözcüğü,
Öğrenmiş, insafsız belaların kovaldığı mutsuz bir sahipten;
Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz kişiden.
Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:
"Hiç-hiçbir zaman!"

Ama kuzgun hala döndürüyordu hayalimi gülümsemeye;
Oturdum kuşun, büstün, kapının önündeki koltuğun üstüne;
Gömüldükçe kadife yastığın içine, gömüldüm hayalden hayale,
Düşündüm geçmişten gelen bu uğursuz kuşu;
Geçmişten gelen bu zalim, tuhaf, korkunç, sıkıcı, uğursuz kuşu.
O tekrarladı ilençli sesiyle, "Hiçbir zaman!"

Oturup, tahmine koyuldum tek hece söylemeden kuşa,
Ateşli gözleri kalbimi dağlayan kuşa;
Tahminimi sürdürdüm yaslayarak başımı;
Lambadan süzülen ışığın aydınlattığı yastığın kadife kumaşına,
Lambanın aydınlattığı menekşe moru kadife şekilleniyordu ışıkla;
O hiç yaslanamayacak, ah! Hiçbir zaman, bir daha!

Sanki hava ağırlaştı gizli bir buhurun kokusuyla; sallandı yer,
Ayaksız meleklerin adımlarıyla, ayak sesleri dönüştü tüy kaplı zeminde
çıngırak seslerine.
"Zavallı," diye bağırdım kendime, "Tanrın gönderdi bu iksiri sana
melekleriyle,
Unutasın diye bir an Lenore'un anılarını.
İç, kana kana iç bu ilacı, unut artık şu yitik Lenore'un aşkını!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Bir kışkırtıcı mıydı seni gönderen, ya da fırtına mı bu kıyıya getiren,
Yine de çok cesursun bu ıssız, büyülenmiş yerde-
Korkunun terk etmediği bu evde -yalvarırım bana doğruyu söyle-
Var mı? Var mı umar Tur-i Sina'da? -söyle- yalvarırım söyle!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Üzerimizde uzanan cennet adına, ikimizin inandığı tanrı adına;
Söyle bu hüzün yüklü ruha, o uzak cennette,
Sarılabilecek miyim, meleklerin Lenore diye adlandırdığı o kutsal kıza?
Sarılabilecek miyim meleklerin Lenore diye andığı o eşsiz, ay yüzlü kıza?
Kuzgun dedi: "Hiç - hiçbir zaman!"

"Bu sözcük ayrılığımıza işaret olsun kuş ya da iblis!" diye bağırdım.
"Geri dön fırtınana, dön gecenin ölüler kıyısındaki diyarına!
Tek bir kara tüyünü bile bırakma, işareti olarak ruhunun söylediği o yalanın!
Yalnızlığımı bozma! Kapımın üstündeki büstü terk et!
Gaganı çıkar yüreğimden, bedenini kapıdan al git!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu,
Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas büstünde;
Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne,
Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık;
Kapalı kaldu ruhum bu kara gölgenin içinde,
Kurtulamayacak - Hiçbir zaman!

Başkomutan'ı Tanıma Rehberi-Emin Çölaşan

SEVGİLİ okuyucularım Çankaya da Mustafa Kemal Atatürk’ün makamında ikamet buyuran ve doğrusunu isterseniz o makama çok da yakışan (!) Bay Abdullah Gül, Hakkâri gezisine çıktı ve oradaki askeri birliklerimizi denetledi.
Mehmetçikle aynı masada yemek yiyip şirinlik gösterileri yaptı.
Devlet protokolünde yer alan kişilerin özellikle Ankara dışına yapacağı yurtiçi ve yurtdışı geziler, onlara bağlı birimler tarafından medyaya Önceden haber verilir. Örneğin “Sayın Cumhurbaşkanımız şu gün falanca yere gidecektir, program şöyledir” denir.
Bu son gezi hem medyadan, hem de kamuoyundan gizlendi. Niçin?
Çünkü vatanın belli bir yerine giden o şahsın bile can güvenliği yoktu! Başına her şey gelebilirdi.
Türkiye işte bu durumlara düşürüldü.
Demek ki Güneydoğu’ya gidişler önceden haber verilmiyor, gizli tutuluyor!
Bay Abdullah Gül’ün askeri birliklere yaptığı bu ziyaret dünkü AKP yandaşı gazetelerde yine manşete taşınmıştı ama bu kez biraz farklı ifadelerle!
Star gazetesinin manşeti:
“Başkomutandan Mehmetçiğe teşekkür”
Yeni Şafak gazetesinin manşeti:
“Başkomutan moral verdi.”
O bir başkomutan! Öyle diyorlar.
Peki, nerenin başkomutanı?
Türk Ordusu’nun!
Buradaki “Türk” sözcüğüne dikkat edelim.
Peki, kendisi geçmişte “Türklük” için ne diyordu? İşte kendi ağzından çıkıp belgelere giren sözlerinden bir bölüm:
“Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklînde alınmış ve bu ister istemez, aksini de bazı insanların aklına getirmiştir.”
Böyle bir şey yok. Bizler Atatürk milliyetçisi insanlarız. Irkçılık içeren Türkçülük gibi kavramlar bu ülkede asla geçerli değildir, olmamıştır. Bunları bilir ama söyleyemez.
Sonra sözlerini sürdürüyor:
“Mesela bunları açık söylemek zorundayım. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ lafını tutup her yere yaza yaza ve bunu özellikle hiç olmayacak yerlere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür…”
Atatürk’ün bu ünlü ve anlamlı sözünü İLKELLİK olarak tanımlayan kafa, şimdi Başkomutan!        Ak
Dahası var. Sözlerini sürdürüyor:
“Bu laflar aslında Türkiye’nin o bütünlüğünü, Türkiye’nin geçmişteki bütün insanları İSLAM KARDEŞLİĞİ etrafında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir.”
Bunları uluorta söylerken “Başkomutan (!)” değildi. Aradan yıllar geçti, şimdi Başkomutan oldu.
Kendisini bir gün görsem soracağım da, göremem ki:
“Sayın Başkomutanım, o sözlerinin şimdi de arkasında duruyor musun, durmuyor musun?.. Aynı görüşleri yine savunuyor musun, savunmuyor musun?”
***
Türk Ordusunun ilk başkomutanı, zaferler kazanan, ülkeyi yoktan var eden Mustafa Kemal Atatürk.
Şimdiki ise bu şahıs!
Peki, bugünkü muhterem başkomutanımız, ilk başkomutan için geçmişte neler diyordu? Şu sözler yine onun:
“Türkiye’nin Irak’a, Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden?.. Aynı TEK ADAM pozisyonu, Bugün gidin. Irak’ta da, Libya’da da, Suriye’de de tek insanın resimleri vardır. Her yerde tek insanın heykelleri vardır…”
İsim vermiyor, veremiyor ama Atatürk’ün heykelleri ile her yerde asılı olan resimlerini kastediyor…
Ve yine isim vermeden, Atatürk’ü Hafız Esad, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi gibi zalim diktatörlerle kıyaslamaya yelteniyor.
Şu sözler de o vakit başkomutan olmayan şimdiki başkomutana ait. Aynen yazıyorum:
Şu da bir gerçek, Tarih boyunca görülmüştür ki, en kalıcı ve birleştirici unsur DİN olmuştur. Ama bu, Türkiye’deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Moral değerler açısından yine Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en çok tahribatı (zararı) vermiş olan sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir. LAİKLİK olayıdır.
Burada kendisine çok ama çok basit bir soru sormak gerekir:
Madem en kalıcı ve birleştirici unsur tarih boyunca din olmuştur, bizim Arap ve öteki dindaş (!) ülkelerden hiçbiri niçin Müslümanlardan oluşan KKTC’yi tanımamakta direnmektedir? Hele sizin gibi Müslümanların iktidarı döneminde bile, o bizim dindaş ülkelerden niçin tık yoktur? Niçin hepsi de Hıristiyan Rum devletinin dostu ve müttefikidir?
Gördüğünüz gibi, sadece kafadan konuşuyor. Sözlerini ciddiye almaya gerek yok ama bugünkü konumu nedeniyle yazmak zorunda kalıyorum.
***
Bir sözü daha var:
Şimdi ne gariptir ki, seyahat ederseniz,  Doğu ve Orta Anadolu’ya geldikçe ‘Önce Vatan’ yazdığını (görürsünüz),Ankara ve İstanbul’a gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara…”
Son Hakkâri gezisinde belki dikkat etmiştir, belki etmemiştir… Ziyaret ettiği askeri birliklerin kapısında veya çeşitli yerlerinde, Mutlaka “Ne mutlu Türküm diyene, Önce vatan” gibi yazılar vardı.
Dahası, Irak, Suriye ve Libya diktatörleri ile kıyaslamaya yeltendiği Atatürk’ün büyük boy resimlerinden biri, bu son gezisinin dün yayınlanan fotoğraflarında, onun hemen arkasında yer alıyordu.
Acaba yanındaki komutanlara “Bu sözleri ve bu resimleri kaldırın” diyebildi mi?
Yoksa içinden “Dün dündür, bugün bugündür. Şimdi böyle bir istekte bulunsam ters olur, partimi yıpratırlar” diye mi düşündü?
Bu kafayı daha iyi tanımanız için, onun Özlerinden bir örnek daha vereyim. Bakınız ülkemizin bütünlüğünü neye bağlıyor:
“Dindar olan bir subaya siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, onu çeşitli yollarla eğer saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi onları ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü, bu ülkenin devamını nasıl temin edersiniz?’
Sevgili okuyucularım, işte size ağzından çıkıp belgelere giren sözleriyle bir siyasetçi portresi.
O şimdi Çankaya’da, Mustafa Kemal Atatürk’ün saygın makamında oturuyor.
O aynı zamanda Başkomutan!
Daha nice başarılar diler, eğer fırsat bulursa (!) bir açıklama göndermesini istirham ederim.

Sayın Emin Çölaşan'ın, www.kemalistler.org sitesinde 16 Ekim 2011'de yayınlanan, aynı başlıklı yazısından alıntılanmıştır.

Hıyarın Yükselişi-Bekir Coşkun

Zam; aslında bir şeyin ederinin arttırılması…
Dünkü rekor; hıyardı
Değerli oldu…
Daha doğrusu siz değer verdiğiniz için hıyar yükseldi…
Diyelim ki dönüp bakmasaydınız, önem vermeseydiniz, hıyar diye tutturmasaydınız, peşine düşmeseydiniz…
Öyle değerli olmayacaktı hıyar
Ekonomistler buna “arz – talep etkisi” diyorlar…
Hıyarın değerini siz arttırdınız yani…
O zaman ne yaptı?..
Zam
*
Ben size bu zamları anlatayım:
Bu zamlar ÖTV…
Özel Tüketim Vergisi…
Yani bir mala; üretim maliyeti, kalitesi, girdileri, ulaşım giderleri nedeniyle zam gelmiş değil… Bu zamlar, iktidarın yeni vergi gereksiniminden dolayı…
Nereye lazım vergi?..
Açığı kapatmaya…
*
Açık?..
Misal; Libya’yı kurtarmak için üç bavulla para gönderip, sonra dördüncü uçak olarak alınan Airbus A330 ile “Libya kurtuldu mu?” diye bakmaya gitmek gibi diyelim…
Ya da; çok çocuk başına altın ödülü, bayramlarda bedava otobüs, uzunluk yarışı iftar sofraları, seçimlerde nohut, kömür giderleri gibi…
Ya da ya da; devlete yıllık 3 milyar dolar geliri olan telefonu, 1.3 milyar dolar taksitle elin Arap’ına satmak gibi…
Açığın nedeni sayılacak gibi değil…
*
Zaten Bakan “zam değil güncelleme” dedi…
Neyse ki…
İnsan korkuyor ne de olsa, zam oldu sanki…
Söyleyen Bakan olduğuna göre…
Zamcık
*
“Hani hıyar bunun neresinde?” diyeceksiniz…
Ben de onu anlatmaya çalışıyorum…
Arz – talep meselesidir…
Hıyar” diye tutturursanız…
Alır başını gider, durduramazsınız…
Yine kalkıp da 
“ama zamlanan arabanın, şarabın, rakının, sigaranın, telefonun içinde hıyar yok” derseniz…
Onu da siz bulun…

Bekir Coşkun
15 Ekim 2011 – Cumhuriyet

Sayın Bekir Coşkun'un, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki 'Onuncu Köy' başlıklı köşesinde 15 Ekim 2011 tarihinde yayınlanan köşe yazısından alıntıdır...

13 Ekim 2011 Perşembe

çevremdeki insan görünümlü tanımlayamadığım yaratıklar..

insanların tipine bakıp da onları yargılayanlar yok mu? giyim kuşamın, karakterin önüne geçtiği, düzgün fiziksel özelliklerin sosyal ortamlarda belirleyici kriter olduğu bir zamanda yaşıyoruz..
işin kötüsü, etrafına 'arkadaş diye yerleştirdiğın insanların da bu görüşte olması..

missal oturduğun bir kafeye girmek isteyen kılığı pek de düzgün olmayan bir adam yüzünden rahatsız olmalar, vay efendim neden böyle tipleri içeri alıyormuşlar, yok efendim rahatsızlık verirmişler, kafe olur da ıçeri almazsa 'aman efendim ne güzel etmişler'...

ne kadar entellektüel, kültürlü, üstün insansınız efendim.. kendini nasıl da bu kadar yükseklerde görüyor, insan beğenmiyosunuz? insanları 'sahip olduğunuzu sandıgınız zekanızla(ki olduğunu düşünmüyorum) nasıl da hor görebiliyorsunuz..

nasılda kendinizi hemen üst kriterlere sokuyor, geri kalanı altlarda görüyorsunuz???

nasılda zamanı gelince insan olmaktan dem vuruyor, böyle zamanlarda ilkel bir metabolizmaya dönüyorsunuz?

kendinizi nasıl bu kadar çok beğenebiliyorsunuz efendim? 

nesiniz ki siz? kazandığınız paranın çokluğu, aldığınız giysinin markası, bindiğiniz arabanın modeli, oturduğunuz semtin ya da şehrin nezihliği, sürdüğünüz parfümün pahalılığı nasıl da hemen kendinizi 'üstün' bir insan sanmanıza sebep oluyor?

siz nasıl oluyor da insan beğenmiyor, herkesi kendinizden küçük görüyorsunuz efendim?

marka giymek, lüks arabaya binmek, ele bir kitap alıp entellektüel takılmak, iyi bir iş sahibi olmak adamı insan yapmaz, yapsaydı bunlar söylenmezdi efendim...

içimde daha çok sitem var size iletecek ama gelin görün ki sizin her zaman bahsettiğim 1400 gram çeken o harikaların harikası beyininiz malesef et parçası olmasından, benim söylediklerimi kavrayabilecek en ufak bir zeka zerresine sahip olamamanızdan otürü hem burada hem de yanınızda susuyorum efendim...

salak sohbetleriniz, kendini beğenmişlikleriniz, sosyalleşmek namına yaptığınız mallık gösterileri, karaktersiz ilişkileriniz, insan beğenmeyişleriniz, çok bilir havalarınız, entellektüel saçmalarınız, ezberden konuşmalarınız, humanist görünümlü düşman tavırlarınız, dedikodularınız riyakarlığınız ve insan bedenindeki ilkel karakterinizden dolayı sizlerden iğreniyorum efendim...

marka giysileriniz, alıp da okumadığınız biblo niyetine kitaplarınız, pahalı parfümleriniz, son model telefonlarınız, ortam kaygılarınız, kredi kartlarınız ile hava sahasını daraltmadan, beni bunaltmadan, kendi saksınızda yaşayınız ve bana dokunmayınız efendim..

siz kimsiniz ki?
insanları ekonomik gelirlerine, giysilerine, fiziksel görünümlerine, cinsel tercihlerine, tipine, boyuna,yaşına, yaşadığı ortama, arkadaşlarına, siyasi görüşüne, dini inancına ve daha birçok kritere göre yargılayacaksınız...
sizin de alt tarafı 46 kromozomunuz, kısıtlı bir ömrünüz var..sahip olduklarınız sizin değil, sizin olmayanlarla övünmek ne haddinize?

çok salaksınız ve ben buna katlanamıyorum...

kaplumbağanın hikayesi

zamanın birinde bir kaplumbağa yaşarmış yemyeşil ormanlarda.
hayvanlar aleminin her daim alay konusu olurmuş. kendi içinde ne kadar güçlü olsa da, dış alemde hep eziliyor, hor görülüyormuş.

bir gün dışını da içi gibi güclendirmek istemiş. ve kabuğunu olabildiğince sağlamlaştırmak için çabalamış. sonunda istediği olmuş kaplumbağanın, kabuğu artık sapasağlammış. sert kabuğunun içinde daha güvenli olacak, onla alay eden diğer hayvanlar ona zarar veremeyeceklermiş.

ancak bunu gören kötü hayvanlar, daha da sinirlenmiş. birgün aralarında sinsice bir plan yapıp, zavallı kaplumbağayı göle atmaya karar vermişler.. bizim kaplumbağa bundan habersiz gezerken ormanda, diğer hayvanların kurduğu pusuya düşmüş ve göle atılmış.

göle düşen zavallı kaplumbağanın, emekle güçlendirdiği kabuğu, suda yavaş yavaş parçalara ayrılmaya başlamış. çaresizce suyun içinde, zırhının eridiğini gören kaplumbağa, son bir gayret ile kopan parçalarını tekrardan birleştirmek için çabalamaya başlamış.

sonunda, çabası sonuç vermiş ve kopan tüm parçaları tekrardan birleştirmeyi başarmış. eskisi gibi pürüzsüz olmasa da, tekrardan bir sığınak yaratmayı başarmış kendine kaplumbağa. ve onca eziyete rağmen, yeni kabuğu ile yaşamaya devam etmiş...

kabuğundaki desenlerin nedeni budur. işte böyledir kaplumbağanın hikayesi...

7 Ekim 2011 Cuma

başı ve sonu olmayan yazı..


Belli bir sistematiğe oturtulmuş yollar. Kısa dönüşler, gerekli-gereksiz seçimler, rutin haller, sınırlı zaman çizelgesi…

“normal insan” mottosunun tanımı ve gereklerini yerine getirme çabaları.

Daha küçükken başlayan koşuşturmalar, zamana karşı verilen mücadele, ‘toplum’ yaratıp, yarattığı toplumun parçası olma çabası.

‘24 saat - 1 gun - 1 ay - 1 yil - 1 ömür’ diye nitelenen ve belirlenen zaman çizelgesi. Bu çizelge içinde verilen ‘var olma’ mücadelesi.
‘varolmak’ denen kavram..

yaşamak ve varolmak arasındaki ayrımı yapamamak.
Yaptığını ‘yaşamak’ sanmak..

Istekler, beklentiler, hayal kırıklıkları, gerilen sinirler, yapmacık nezaket cümleleri, zoraki gülümsemeler, ikiyüzlülük, bencillik, yalan, yalnız kalma korkusu ile yılana sarılmalar, ‘doğru-yanlış’ seçimler…

Küfürler, stress, üzüntüler-iltifatlar, huzur, sevinçler…

Sıfatlar ve zamirler..yüklemler…

Tanımlama cümleleri, tanışma istekleri..

Kesişmeler, anlık flörtler, hoşlanmalar, birliktelikler—kıskançlık, zamanla sıkılmalar, katlanamama halleri, ayrılıklar….

Sevgi sözcükleri-nefret kokan hakaretler..barışlar savaşlar, doğru-yanlışlar, kime göre neye göreler…..

Bilinmeyen bir organizatörün duzene koyduğu, birbirinin aynı ‘varoluşlar’.

Okula başlamalar, pekiyi notlar, sonu gelmeyen bilgi yüklemeleri..
Okulu bitirmeler, iş ilanları, “hayatını kazan” ile başlayan cümleler.
‘hayatını kazan’ aforizması..

Fikri alınmadan ‘verilen’ hayatlar, ormanda bir başına bırakılmak gibi ‘sosyal ormana’ salınan ruhlar. Ne edeceğini bilememek, biliyormuş gibi yapmak…

Iş bulmak, sabah 7’de kalkmak, akşam 6 paydosu..hergünün aynı olmak. Arada mesailer…

Aslında bir versiyonun kopyalarını ömü® boyu yaşamak.

Parayı icat etmek…kendi icadını yönetememek, ona bağımlı olmak, tutsak olmak…’kendi’ için yaşamayı unutmak..

‘elalem ne der’ ile başalayan cümleler, sonuna nokta koyamamak..

ast-üst kavramı.ast olup üste yapılan yakalık, saçma nezaket gösterileri, emir-itaat komutası..
boşa çekilen kürekler..

Kriterlere uygun olma çabaları, onu gelmeyen kriterler..
Okul-iş-ev-aile-eş-sevgili-şehir-stil-arkadaş-yemek-ekonomik-evlat-işçi-fizik-giysi bedeni….

krokisi belli yaşamlar.

“doğ-yemek ye-büyü-yemek ye-oku-diplama al-yemek ye-işbul-çalış-sevgili bul-diyet yap-evlen-çalış-çocuk yap-daha çok çalış-yaşlan-emekli ol-miras bırak-öl”
taslağında hayatlar.
Arada “ekstralar”

Tatminsiz hareketler, tatmin oluyor rolü yapmak, doğuştan oyunculuk eğilimi,, aynı rutini paylaşmak..herkesin aynı olması..sosyal düzlemin kuklası olarak “varolmak”.

Buna “yaşamak” diyecek kadar yaptığının farkında olmamak.

Isyanlar, tatminsizlikler ama birşey yapmamak.

Kendi eli ve beyni ile şekillendirdiği kavramların karşısında eli kolu bağlanmak, aciz olmak, tutsak olmak..

‘Hayatım” denen cam fanusta Japon balığı yaşantısı/
özgürüm deyip, kendine pranga vurmak..
pranga ve kelepçenin icadı..

cinayet işlemek, işleyeni lanetlemek,tutuklamak.
Silahın icadı…